ahmed's profileahmeds...Güzellikler Rab...PhotosBlogListsMore Tools Help

ahmeds...Güzellikler Rabbimizden,kusurlar nefsimizdendir...

"Fânîyim, fânî olanı istemem; âcizim, âciz olanı istemem.Rûhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayr istemem.İsterim, fakat bir yâr-ı bâkî isterim.Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim.Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudâtı birden isterim." Bediüzzamana hz.

ahmed ak

Location
Interests

Windows Media Player

June 28

...Ve sen..Ellerimden tutsan….Yeniden “sabret” desen ve sabredecek kadar sadrıma huzur versen…

Sen ve Ben

Ellerimden tutsan…

Yeniden “bekle” desen ve bekleyecek kadar yüreğime su serpsen..

Susuzluğumu da sende fark ederim, suyu da… Nedir bu “ben”liğimdeki “ben” sevdası bana yol göster.

Terk etme beni, lâyık olmasam da, aç bana yüreğini ve denizlerini…

* * *

Yüzüm yok! Bu çırpınışlarda daralır yüreğim.

Yüzüm yok! Yine de sevmeni beklerim.

Yüzüm yok! Ben umudu senden öğrendim.

* * *

Sanmayın yüreğim durgun deniz, içimde bir Mûsa ve bir Firavun yaşar, benden çok ev sahibi…

Damarlarımdaki kan kadar kırmızıdır sevdam ve yüreğim bu sevdaya yanar.

Çelişkili ömrün son demlerinde koysam da bu savaşın adını, yine de ararım yalnızlığımda dostun kapısını…

Bir sır mıdır bu insanın içine akıtılan? Ve bu sırrın doğum sancısı mıdır bendeki başlayan?

Doğrulmak ve yeniden Mevlâ’ya ulaşmak için mi bu buram buram hüzün?

Ve sen..

Ellerimden tutsan….

Yeniden “sabret” desen ve sabredecek kadar sadrıma huzur versen…

Sonra ağlasam… Bu çaresiz ateşlenmelerimin ilacını sende bulsam… Bir yangın makamı bu kadar mı öfkeli eritir içimi? Bir sevda bu kadar mı özlenir?

Tövbeler ve tövbeler… Bu dönüşler korkarım kolay olmayacaktır… Puslu yılların ardından ölsem ve yeniden senin yolunda dirilsem…

Söyleme, lâyık olmadığımı n’olur söyleme…

Yokluğunda çok yandı, belki adam olur bu yürek şimdi seninle ...

Ardından attığım adımlar kadar yol gitmişim hayatta… Senin ismini duyduğum kadar sesler kıymetlenmiş… Ve seni andığım kadar zaman günahlara “dur” demiş…

Karanlıklar vadisisinde kalbim, bir kibrit yakmanı beklerim.

Neresindeyim bu hayatın ve senin kalbinde miyim?

Alır beni bu esen düşünce rüzgarı ve iklimlerim yokluğunda acıtır ve üşütür içimi…

Yalnız sende var yüreğimin nefesi…

Bil ki, ben âcizim; bil ki hatalarımla dolu yüreğim ve çaresizim…

* * *

Sen…

Tutsan ellerimden…

Yine içime baksan ve titrese tüm benliğim taa ki son nefesime kadar…

Sonra değişse tebessümlerim... Bir hikayesi olsa çilelerimin..

Seni anlatsam… Anlatsam… Anlatsam..

Yer-gök beni arasına alsa… Kâinatı okusam...

Açsan ellerinle perdelerimi ve şereflensem dost cemali ile…

Bir yangın bu kadar mı güzel olur şimdi?

Ruhlar hapishânesiymiş ya dünya, sen beni kurtarsan…

Kalbimin kilidini tek bakışınla kırsan!..

Sevginin derinlerinde yalnız seninle kaybolsam…

Bir ömür bu, bitmeye adanan… Bir insanım ben, kendini tanımayan!

N’olur… Söyleme layık olmadığımı!. Sen de beni bırakıp gitme…

* * *

Sevgim, tek gerçeğim!..

Bu yolda imanımın derdindeyim ve yine tek senin izindeyim, tek senin kapında dizüstü çökmekteyim ve yalnızca “gel” demeni beklerim…

Fatma ALADAĞ

www.sebnem.org

June 20

...Rabbimin o en güzel isimlerini gör ve göster bir bir. Biteni, söneni, gideni, geçeni değil, bitmeyeni gör, batmayanı gör… Gitmeyeni, geçmeyeni ebediyen ölmeyeni, sönmeyeni bil ve bildir...

.

Sevemez kimse beni, Senin sevdiğin kadar

ZİKİR title=

Bir düşün…

Çok değil sadece birkaç dakika…

Şöyle sıyrıl şu günlük ve gündelik işlerden, şu gölgeler ve sahteler dünyasından.

Sonra düşün bir an…

Adam gibi düşün, ama ‘düşünen adam’ gibi değil.

İnsanca, mü’mince düşün…

Şimdi seni sevenler var ya…

Şu seni seviyorum diyenler…

Rüzgâr gibi peşinden koşturanlar var ya…

Onlar neredeydi bir zamanlar?

Bir düşün…

Onlar seni, ancak sen var olduktan, yani sen yaratıldıktan sonra bildiler ve çok sonra sevdiler. Öyle değil mi?

Seni seviyorum diyenler için; önce senin ve sonra da sevgi denen şeyin var olması gerekliydi. Öyle değil mi?

Eğer sen olmasaydın ve yaratılmasaydın kim bilecekti seni? Kim haberdar olacaktı senden?

Nasıl sevebilir, nasıl “Seni seviyorum” diyebilirdi, şimdi çevrende dönüp duran insanlar.

Seni, yani henüz olmayanı, yok olanı kim bilebilir, kim sevebilirdi ki?

Hatırlamaya çalış!

Sınırlı da olsa, hayal ve hafızanın izini sür. Seni götürebildiği yere kadar git.

Hatırlamaya çalış!

Bir yerde durman gerekir ama işte tam orada dur:

Sen yoktun, dünya da yoktu, hiçbir şey yoktu bir zamanlar. Ama her şeyi bir Bilen, seni bir Bilen vardı. O bir olan Allah’tı (cc). Ve sadece O vardı.

O en sevgili, O en şefkatli ve O en merhametli Rabbin vardı. O’ndan başka hiçbir şey yoktu.

İşte O bütün Âlemlerin Rabbi’dir. Kur’ân bize O’nu şöyle tanıtır:

“O, göklerin, yerin ve bunlar arasındaki her şeyin Rabbi’dir.” (Şuarâ Sûresi, 24)

O’nun rahmeti ve sevgisi her şeyin önündedir ve üstündedir.

  

Evet, seni sevenler de yoktu bir zamanlar. Ne annen, ne baban ve ne de en yakınların. Hiçbir şey yoktu. Ve sen bu uzun yolculuğun hiçbirinin farkında bile değilken, sadece Rabbin için yok, yoktu. Dilediği vakit, saat geldiğinde seni yokluktan varlığa, karanlıktan aydınlığa çıkardı.

Rabbin seni, sen yokken de biliyordu ve O’nun sonsuz ilminde hep vardın. Seni sen yokken sadece O biliyor, O seviyordu. Ve sevdiği için de seni var etti. O’nu bilmen ve O’nu tanıyıp sevmen için seni bu dünyaya gönderdi. Başkaları seni var olduğun için sevdiler. Anlayacağın onlar seni şartlı sevdiler.

Oysa Yüce Rabbin seni şartsız sevdi. Hatta seni sevmesi için var olman bile gerekmezdi. O seni yaratınca bilmedi. Yaratmadan önce de biliyordu. O sonsuz ilmiyle ve sonsuz kudretiyle seni yaratmayı diledi ve var etti. Unutma, sen O’nun, o sonsuz ilminde hep vardın…

Seni yaratmakla, kendini sana bildirdi, seni senden ve kendi varlığından haberdar etti.

Bu müthiş ânı kaçırma hayatından. Çıkarma hiç aklından. Hatırla zaman zaman.

Hatırla ki, yanlışlara düşmekten ve korkulara kapılmaktan kurtulasın.

Seni O’ndan başka hiç kimse böyle güzel sevmedi; sevemez de. Sevemezdi de, sevemeyecek de.

O’nun sevgisi hep en başta ve hep en önde…

Sevenler, “Seni seviyorum” diyenler, hepsi bir bir çekip gidecekler bir gün. Sadece O’nun sevgisi kalacak seninle…

Onun için dinleme içi boş sözleri, gerçek sevgiden nasipsizleri dinleme. Dinleme o palavra şarkıları, o bomboş lâfları. Dinleme...

“Sevemez kimse seni, benim sevdiğim kadar” diyenlere. Sen, “Sevemez kimse beni, Rabbimin sevdiği kadar” de…

Gerçek sevginin yolunu bil ve bul. Bulamayanlara da göster.

Ben bir aynayım. “Aynayı değil, siz aynadaki görüntünün, o tecellînin, o bir anlık cilvenin kaynağını sevin asıl,” de ve doğru adresi göster onlara… Bir ayna tut yüzlerine. Bir ışık ol karanlık bakışlara, sevgide adresi şaşırmışlara.

Rabbimin o en güzel isimlerini gör ve göster bir bir. Biteni, söneni, gideni, geçeni değil, bitmeyeni gör, batmayanı gör… Gitmeyeni, geçmeyeni ebediyen ölmeyeni, sönmeyeni bil ve bildir.

Kim sevebilir seni O’ndan başka, kim bilebilir seni O’ndan başka. Gerçek sevginin yolunu kaybedenlere, ışık parmağınla doğru adresi göster: Ve konuş: Parmağım güneşi gösterirken, parmağıma değil, güneşe bakın. Bana takılmayın.

Yanılmayın, bir zerrede, bir tecellîde boğulup aldanmayın.

Bu makamda söz senin; konuş, sözün yettiği kadar. Konuş konuşabildiğin kadar.

Melekler bile bu şahitliğine hayran kalsınlar. Ve de ki; “Sevemez kimse beni ‘Senin’ sevdiğin kadar Allah’ım!”

Sevemezler, sevseler de yalan severler. Yok öyle kimseler. Sende seni sevenler, hakikati halde seni değil kendilerini seviyorlar. Aldanma, inanma, yanma. Bir tek senin sevgindir bu dünyada gerçek olan Canım Allah’ım.

Bir tek Senin sevgin…

O sevginin bir katresi, bir zerresi bile yeter bize…

Bunu da anlamayanlara “Sözler”i aç, nurlardan şu cümleyi oku:

“…Her bir isminde mânevî çok hazine-i ihsan ve kerem bulunan bir Mahbub-u Ezelinin,

elbette bir zerre muhabbeti, kâinata bedel olabilir. Kâinat, O’nun bir cüz’î tecelli-i muhabbetine bedel olamaz.”

(Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, 24. söz) http://www.yeniasya.com.tr

Selim GÜNDÜZALP

Duaların en güzeli Fatiha title=

June 14

...Ve zaman geldi canan için canı hiçe saydılar; aşkın kutsal alevlerine pervasız daldılar ve tertemiz ruhlarını rahmet meleklerinin avuçlarında Sevgili’ye sundular...

Cevheri közdür aşkın‏

Bir sevdaya tutulup bir deryaya atılmışsak; bu derya ateş ummanıdır bilesin ey nefis!
Gafletin koynunda har vurup harman savurmak da neymiş? Çile kazanlarında yanmaya geldik.


Gâh mecnun gibi çöller olur vatanımız, sürgünlerden sürgünlere… Gâh Yunus gibi hicret olur kârımız ilden ile… Gâh kuytu bir mağaradır mekânımız, inziva inziva ağırlar bizi… Belki bir kara zindandır uğruna Sevgili'nin, yıllarca katlandığımız. Kim bilir, belki boylu boyunca bir şehadettir aşk maratonunda mükâfatımız.


Düşün ey nefis! Sen yoktun; adın sanın yoktu; varlık dahi yoktu. Sonra ALLAH (cc) varlığı yarattı ve aşkı nakşetti varlığa. Varlık ceset oldu; aşk ise o cesedin ruhu…

Ve sonra Âdem(as)'i yarattı; ruh ile ceset destanını okusun diye… O da isim isim okudu aşkı; tüm melekler aşka gelip secdeye dursun diye.

Hani ya işte, yazgımız aşktır bizim Âdem(as)'den bu yana. Hz. Vedud(cc)'un kendi kudret eliyle yarattığı Âdem(as)'in çocuklarıyız biz. O'nun için mayamız aşktır bizim; mazimiz aşktır, istikbalimiz aşk; feryadımız aşktır, suskunluğumuz aşk; seyr-u seferimiz aşktır, pervane pervane dönüşümüz aşk; bizi yataklara düşüren yaramız aşktır, her derdin dermanı merhemimiz aşk. Ve işte tüm sözümüz aşktır, baştan sona yazımız aşk.
Aşk demek sevgili demektir. Aşk meydanında zafer kazanmak demek sevgiliyi kendine razı etmek demektir.

Ama bu meydan er meydanıdır ey nefis! Uyuklayarak ayakta kalamazsın bu meydanın handikaplarında. Çünkü en amansız düşmanlar seni tarumar etmek için diş bilemektedirler bu meydanın köşe-bucaklarında.
Sen bu meydana atılalı, aşkını ispat ile mükellef kılındın ey nefis! Sevgili'ye olan sadakatini göstermek boynunun borcudur bilesin!
Biz biliriz ki bu imtihan dünyasında aşk, bela demektir aslında. Azgın dalgaları arasında boğuştuğumuz deniz, bela denizidir aşk yolculuğunda.
Âşık, kendini İbrahimi ateşlerin, Yusufi zindanların, Eyyubi belaların ortasında bulur. Sonra bütün yolları cennetle kesişen Hüseyni bir sülûk tutar aşığı, sevgili uğruna.

Sevgilin aşk sarayına konuk olmak öyle kolay değildir ey nefis! Evlad u iyalden geçmelisin bu uğurda… Mal-u mülkten geçmelisin, hanumandan geçmeli ve daha kendi varlığından geçmeli, öyle varmalısın Sevgili'nin dergâhına.

Sevgili'nin dışında bir şeye bağlanırsan eğer; kalbin masivaya meylederse ey nefis! O zaman ruhunu da bedenini de yakar Nemrudi ateşler. Ama aşk yeminine sadık kalırsan, İbrahimi cennetlerde rahmet rüzgârları okşar, ruhunu da bedenini de Sevgili'nin yanı başında.
Ezeli aşka tutulmanın bedelini oku, âşıkların bin bir türlü belaya düçar olmuş alın kırışıklıklarında…

Yangına düşmüş kelebekler gibi çırpınışlarını seyredersin cezbe dolu çilehanelerde. Zaten aşk ateştir ve âşık da o ateşe koşan kelebek.
Cevheri közdür aşkın; içine düşeni yaktıkça yakar; ama bu yakma ona zarar vermez. Aksine madeni yakan ateş gibi yaktıkça arındırır, saflaştırır. Onun için safidir âşık; yani arıdır, durudur. Çünkü kor alevde yanmış ve bütün kirlerinden arınıp saflaşmıştır.

İşte aşkın piri Mevlana'dan aşkın esrarını çözen marifet desturu: "Bütün ömrüm şu üç söz; hamdım, piştim, yandım."
Ve yangınında aşkın bir ömür boyu yananlar bela, dert ve çileyi bir ab-ı hayat gibi yudumladılar. Zaman geldi, günlerce aç kalmayı en mükellef leziz sofralar gibi zevkle karşıladılar. Zaman geldi, şa'şaalı sarayları yalın ayak terk edip çöllere düştüler sevgili uğruna. Zaman geldi aşk kervanının mestane yolcuları dünyada kendilerine verilen ev-bar, mal, çocuk, vatan ne varsa her şeyi sevgili uğruna terk edip kendilerini aşk nehrinin akıntısına bıraktılar.
Ve zaman geldi canan için canı hiçe saydılar; aşkın kutsal alevlerine pervasız daldılar ve tertemiz ruhlarını rahmet meleklerinin avuçlarında Sevgili'ye sundular.

Aşkın dünya serüveni budur ey nefis! Her zaman gerçek âşıklar, imtihan dünyasını aşkın doruğuna ulaşmak için ve zamanın büyük bir bölümünde de uzlethaneleri, zindanları, sürgünleri, hicretleri yalınayak, bağrı açık ve yanık; ama şen ve şadan bir eda ile karşılamışlardır.
Çünkü âşık, sevgilinin yangınını da bengisu asudeliğiyle karşılar ve bilir ki cevheri közdür aşkın…

NURULLAH GÜLSEVER
June 09

...Her sabah kalkıldığında yeniden diriliş hatırlanmıyor, her gecenin hayatı örttüğü düşünülmüyor…Kelebekler kalplere tefekkürle konmuyor… Güllerin gösterdiği güzelliği görmüyor gözler, bülbülün güller adına tesbihatını duymuyor kulaklar…

Solgun sokaklar

8913491371c67jvkmg9121wwi2.jpg

ÖLÜMSÜZ SOKAKLAR sefahat solukluyor. Yüzünü yaza dönen günlerde bedenler hayasızlığı haykırıyor… Elbiseler renkli ve parlak fakat suratlar solgun ve mutsuz…Yaralardan ağlayan yüreklerin yansıması yüzler, huzursuz gülüyor…

Haz hoyratçılığı güzelliği,zarafeti, inceliği eritiyor. Halbuki haya, hayatın elbisesi, örtüsü…Sadece beze bezenmek değil, duyguları kılıflamak, haddi tayin etmektir tesettür…

Ölüm de hayatın siyahi örtüsü…Unutulmayan ölümle dizginlenir duygular… Nefeslerin sonunu gören nefis, perde olmaktan çekinir ve çekilir kalbin önünden.

Sefahat şehirleri işgal ediyor, şehirler ölümsüzlüğe teslim… “Hikmetin başı Allah korkusu” bilen bir medeniyetin çocukları hayasız saldırılara maruz…İman hedef alınmış, ebediyet tehlikede…Değişen devirlerde, değerler devriliyor…

Her sabah kalkıldığında yeniden diriliş hatırlanmıyor, her gecenin hayatı örttüğü düşünülmüyor…Kelebekler kalplere tefekkürle konmuyor… Güllerin gösterdiği güzelliği görmüyor gözler, bülbülün güller adına tesbihatını duymuyor kulaklar…

Zihin kıvrımları tıkalı, tefekkür akmıyor…Tezekkür kanı dolaşmıyor bedende…Vicdanlar hapsedilmiş veya uyutulmuş…Sanki acizlik bitmiş, fakr yok olmuş, dertler devalara dönmüş, hastalıklar hapsolunmuş… Sanki ölüm öldürülmüş, kabir kapısı kapanmış…


 

 

Ölümün hatırlattığı hayatı düşünen hayatını heder eder mi? Zaman rüzgarlarının önünde onu çıplak bırakır mı?

Elbisesini tefekkür ipliği ile diker, tezekkür düğmeleriyle düğmeler…Üşümez sefahat rüzgarlarında… Ölümle kefenlenecek hayatı,

ölmeden önce edeple örter…

Güllerin göz kırptığı, bülbüllerin şakıdığı mevsimde kör ve sağır olmak ne kadar da kalın bir gaflet örtüsü…

 Bülbülün kanatlarından kainata açılmak, yıldızların kokusunu duymak varken yerin sefahatinde hapsolmak,

hayatın anlam örtüsünü açmamak demek.

Her birimiz benliğimize ikna etmeli… Gitmek için geldiğimiz bu beldeye bağlılığımızı azaltmamızı gerektiğini,

ukbaya hazırlığımıza hız vermemizi… İmanın ölüm zindeliği, tefekkür diriliği ile devam edeceğini…

Bunları yaptığımızda imanın yarısı hayanın tamamlanacağını…

Her günde, her anda bu hatırlatmaya ihtiyaç var. İhtiyaçlarımız erteleyemeyiz, biz ötelerin yolcusuyuz.

Yol uzun, ömür kısa…Bizi ateşten koruyacak iman elbisesini sağlam dikmeliyiz.

Kavurucu sefahat ateşinden kurtulmamız İbrahimi (a.s.) tefekkür ve tevekkülle mümkün…

Sefih Nemrut ateşi İbrahim (a.s.)mesleğinden gidenleri yakmaz. Ateşe odun atanlardan olmak istemiyorsak,

 su taşıyan karıncalar gibi himmet adımlarla ilerlemeliyiz.

Şehirler haya sütunları ile yeniden sağlam zemine oturtulmalı, bunu için de biz oturmamalıyız.

Elbisemizin yırtıklarını ölüm tefekkürü ile dikip yeniden hücuma geçmeliyiz.

Solan sokaklar güllerle gülecek, bülbüllerle bezenecek haya ile kaplanacaksa,sefahat

seline dur diyebilecek ordulara ihtiyaç var.

Biz ölümlülerin ölümsüz vazifesi bu… İbrahimi askerlerin silahını kuşanıp kıtalara kaplama vazifesi…

Nurun narı söndürme mesleği…Sonluluğu sonsuzluğa dönüştürme meşrebi…

Ölüm şerbetini içmeden kana kana içmemiz gereken ab-ı hayat iksiri…

Susuzluktan solan suratlar ve sokakların bu iksire ihtiyacını bilerek yaşamak…Hayatın hayrı hayada olduğunu haykırmak…

Hüseyin EREN 

www.karakalem.net

 

June 08

“Allah’ım, beni bana bırakma,Adını dilimden uzak tutma,”...

ALLAH'IM BENİ BANA BIRAKMA!
 
Gün, nasıl başlarsa öyle gidermiş. Ruhumuzda uyuyan nice güzellikler gizli. Hepsi de uyandırılmayı bekliyor. Bunun için güneşin doğması, saatlerin çalması yetmiyor. Bu güzellikleri uyandırmaya, bazen hiçbir şey yetmiyor. Şükür ki, yarınlara dair emellerimiz yine de bitmiyor, tükenmiyor. Onlar da olmasa ne yapardık, nasıl yaşardık? Allah’tan ki, bu ümit bazen bir söz, bazen de bir dua olup, içimize akıyor, ruhumuzu uyandırıyor. O anlardan birini bugün yaşadım. “Allah’ım, beni bana bırakma

Adını dilimden uzak tutma,”

Diye diye, güne Allah ile, bu dualı sözle başladım.

İçimin güneşi doğmuştu artık. Açıldıkça açıldı, ruhu kat kat saran perdeler. Ve ardından Hira’nın sorusu geldi:

“Ömür nedir?” diye soruyordu.

“Ömür, bu gündür,” dedim.

Hira, bu defa, “gün nedir?” dedi.

“Gün mü” dedim, “o, upuzun bir ömürdür.”

“Bir cümleyle açar mısın?” dedi.

“Bir cümleyle,” dedim, “bir gün, Allah için yaşanmışsa eğer, işte o gün, Allah için yaşanmamış bir ömürden bile daha uzundur, daha değerlidir.”

Hz. Ali’nin sözünü hatırlamanın tam sırası:

“Bir insanın öldükten sonra cennete girmesine hayret etmem. Benim asıl hayret ettiğim şey; o insanın dünyadayken de cennet gibi bir hayat yaşamasıdır.”

Büyük insanın işaret ettiği şey, son derece yüksek bir iman nimetine erişmek olsa gerek. Çünkü, hidayet ruhun cennetidir. Rabbim, hepimize bu güzel iman yolunu ve nimetini nasip eylesin...

Bediüzzaman’ın Mesnevi’sinde geçen bir cümle yıllardır aklımdan çıkmaz:

“Ülfet ve âdet ve yeknesaklık perdeleri altında çok harika hakikatler gizleniyor.”

Yahya Kemal de aynı dertten mustarip; “ülfet belâlı şey,” diyor şairimiz. Hem de ne belâ... Dünyada da, ahirette de baş belâsı, püsküllü belâ...

ALIŞTIĞIMIZ bir şey olunca yaşamak, hayat denen o büyük mucize, basitleşiyor âdeta. Bir sabun köpüğü gibi sönüyor, elimizden kayıp gidiyor. Nasıl bir şefkatle ve merhametle beslenip büyütüldüğümüz unutulunca böyle oluyor. En büyük nimet bile küçülüyor. Allah akla gelmeyince, her şey O’nun bize bir nimeti, bir ikramıdır diye bakılmayınca, sıradanlaşıyor ne varsa. Bir değil, milyar değil, 100 trilyon hücreden ibaret olan insan vücudundaki, o ilâhi sistemi bir düşünelim. Sadece tek bir insanın vücudunda yürütülen bu faaliyetler bile, akılları durduracak kadar harika değil midir? Yüz trilyon hücremizin diliyle Rabbimize hamd ederiz...

Evet, hayatı bu kadar hikmetli ve harika bir şekilde yaratan Allah (c.c.), bu hayatın her ânı için her şeyden evvel ismiyle, sıfatıyla anılmaya lâyıktır. Rahmetli Cahit Zarifoğlu bir şiirinde bunu ne güzel ifade eder:

“Önce besmele, / en güzel kelime. / Allah’ım, / yol boyunca / bırakma elimi / düşerim sonra. / Allah’ım, / niçin halkettinse beni / kalbime söyle iyice / engellerden arınsın yolum. / Allah’ım, / nasıl pırıl pırılsa / güzelse sevdiğin kulların / öyle güzel kıl beni. / Allah’ım, / O güzeller güzeli / hangi iyilik diledi senden / dilerim ben de öylelerini. / Allah’ım, / Peygamber Efendimiz (s.a.v.) / hangi şerlerden sığındıysa sana / upuzak tut benden de onları. / Allah’ım, / yol boyunca / tarih boyunca / başıboş bırakma bizi.”

EĞER bu ince mânâları ve besmelenin esrarını Bediüzzaman’ın eserinden ve özellikle ‘Birinci Söz’den öğrenmese, okumasa ve görmese idik, gerçekten de işte o zaman cahil kalacaktık; gerinin de gerisinde işte o zaman olacaktık. Şükür ki, Rabbimizi bildik, tanıdık ve sevdik. Böyle bir Allah’ın adını anmayı şeref bildik, nimet bildik. Sonsuza kadar Rabbimin her nimeti için elhamdülillah...

Hz. Peygamberin (s.a.v.) her daim, “Hayretimi artır, Yârabbi!” duasına bütün hücre ve zerrelerimle “âmin” diyorum.

Allah’ım, hayretimizle beraber imanımızı da artır. Âmin.

İMANIN önemine işaret eden tarihî bir öykü ile yazımıza devam edelim:

Fatih Sultan Mehmet, bir gün Kur'an okurken şu âyetin mânâsına takılmış:

“Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitaba ve daha önce indirdiği kitaplara iman(da sebat) edin!” (Nisa,136)

Fatih:

“Âyet, zaten iman edenlere sesleniyor. Ardından tekrar imanı emretmesi acaba neden?”diye düşünmüş.

Alimlerle sohbeti esnasında konuyu kendileriyle paylaşmış. “Ne düşünüyorsunuz?” diye sırmuş.

Âlimlerin arasından Akşemseddin, “Sultanım,” demiş. “Dışardan gelen seslere kulak verin, cevabınızı alın.”

Dışarıdan o sırada mehteranın kös sesleri geliyormuş. Fatih, “Efendim, biraz açar mısınız?” demiş. Bunun üzerine Akşemseddin şöyle izah etmiş:

“Sultanım, mehteranın davullarından ‘düm, düm’ sesleri geliyor. ‘Düm’ kelimesi sizin de bildiğiniz gibi Arapça’da ‘devam et’ anlamına geliyor. Âyetin de mânâsı bu olsa gerektir. Bu âyet, ‘Ey iman edenler! Allah’a, Peygambere, Kitaba olan imanınızda her daim devam edin!’ mesajı vermektedir.”

İnsanın elbisesi eskidiği gibi, imanı da eskiyebilir. Elbise gibi, imanı da yenilemek gerekir. Öte yandan, âyetin yorumunda şöyle bir incelik de düşünülebilir:

“Ey iman edenler! İmanınızı kontrol ediniz. ‘Allah’a inandım’ diyor, ama O’na itaat etmiyorsanız, ‘Peygambere inandım’ diyor, ama onun yolundan gitmiyorsanız, ‘Kitaba inandım’ diyor, ama Kitaba göre yaşamıyorsanız, gelin imanınızı kontrol edin. Belki tam inanmadınız, inandığınızı sandınız. Zira Allah’a iman, O’na itaati gerektirir. Peygambere iman, O’nu rehber kabul etmeyi icap ettirir. Kitaba iman, Kitaba göre bir hayatı netice vermelidir.”

Kışın geleceğine inanan insanlar, yazın sıcak günlerinde, odun ve kömür telâşına başlarlar. Çünkü sıcak günlerden sonra, soğuk günlerin geleceğine tereddütsüz inanmaktadırlar. Benzeri bir şekilde, âhiretin geleceğine inanan biri, elbette ve elbette oraya hazırlık yapar. Orada işine yarayacak şeylerle ömrünü değerlendirir. Demek ki, gerçek anlamda iman etmek ayrı bir olay, kendini “iman etti zannetmek” daha ayrı bir olaydır.

ALLAH’IM! Sana karşı günah işleyenlere bile ne kadar bağışlayıcı ve lâtifsin. Seni arayana ne kadar yakınsın; sana el açıp yalvarana ne kadar müşfiksin. Ümidi sende olanlara ne kadar iyisin, merhametlisin. Kim, senden yardım istemiş de reddedilmiştir. Kim, sana sığınmış da ihanete uğramıştır. Kim, sana yaklaşmış da sen ondan uzak durmuşsundur. Kim, sana kaçmış, sığınmış da sen onu kapından kovmuşsundur!..

Rabbim her şey senindir. Yaratan sensin ve hüküm senindir. İsimlerinde gizlenenler ile ve nurunu örten perdeler ile bu huzursuz ruhu, bu ıstıraplı yüreği bağışla.

Allahım, bütün alçaklıklardan korunmak için sana sığınırız; senden başka bütün korkulardan; senden başka bütün yoksulluklardan...

Allahım, yüzümüzü senden başka kimseye çevirmeyiz, secde ettirmeyiz. Öyleyse ellerimizin de senden başka bir şeye uzanmasını engelle ne olur!

Senden başka ilâh yoktur. Doğrusu ben de nefsine zulmeden zalimlerdendim. Ama şükürler olsun Allahıma, âlemlerin Rabbine.

“Allah’ım, beni bana bırakma

Adını dilimden uzak tutma,”

Selim GÜNDÜZALP

 

Hammadesi makbul fakat adresini yitirmiş birini

gördüğünde,'bundan ne güzel müslüman olur' demeli ve tüm yüreğinle hidayeti için dua etmelisin...

                       
 

 çok değerli gönül dostlarım konuk defterimiz bir süre kapalı olacak,blog yazılarını ve listeleri okumak adına hemde o güzelim yazıların kıymetinin anlaşılması istifade edilmesi adına bir süre kapalı kalması daha iyi olur kanaatindeyim.ve yorum eklemek sadece konuk defterine eklemekle de sınırlı değil,blog yazılarını okuyup onlar hakkında ekleyeceğiniz bir iki satır yazı bile o resimli yorumlardan çok daha makbuldür...ve dostlar her zaman aklınızda bulunsun dünya ahirzamanı yaşıyor siz siz olun bencilleşmeyin ne yaparsanız beklentisiz yapmaya Allah rızası için yapmaya gayret edin ve ahdinize ahidlerinize vefa edin...hoşça bakın zatlarınıza baki selamlar sevgiler dua ile...aciz ahmed

blog sayfamıza bekliyoruz inşallah...bloga giriş için aşağıdaki resme tıklayabilirsiniz...

Can Ahmedims.a.v.sayfasına gitmek için tıklayınız 

Rabbimiz buyuruyor:

Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa, gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz. (Hucurat Suresi, 6)

sevgili gönül dostlarım 2007 Eylül'de mütevazi bir şekilde başlamış olduğumuz kişisel space sayfamız yine aynı şekilde yoluna devam edip bugün yani 2009 yılı 3 mayıs itibari ile  yüzbin ziyaretçiyi aşmış bulunmaktadır.maşallah barekallah.bu süreçte destekleri ile her zaman manen yanımızda olan tüm gönül dostlarına teşekkür ediyoruz.Rabbim iki cihanda da gönlü pak alnı ak olanlardan eylesin.Gayemiz hep Rabbimizin rızası için hayata dair bir nebze de olsa güzellikler sunmak oldu ve bu gayemiz aynı istikamette devam edecek inşallah Rabbim izin verdiği nasip ettiği sürece devam edeceğiz imkanlar ölçüsünde...daim dua ile hayırla kalın....aciz ahmed  

Sayfanın toplam görüntülenme sayısı: 100081       Sayfanın bugün görüntülenme sayısı: 24       Sayfanın bu hafta görüntülenme sayısı: 24      
Sayfanın son bir saat içinde görüntülenme sayısı: 1

 

Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
ahmed akwrote:

YA MUKALLİBE’L- KULUB

Allah’ım (c.c.)..
Kalbin değişken, devingen hatta dönek olduğunu biliyoruz…

Kalbimizi sakinleştirecek olan Sen’sin… Sabitleştirecek olan Sen’sin…. Safileştirecek olan Sen’sin… Sağlamlaştıracak olan Sen’sin…. Selimleştirecek olan Sen’sin…
“Ey kalbleri döndüren Allah’ım! Kalblerimizi dinin ve taatın üzerinde sabit kıl.” (Müslim)
Kalbimizin üzerinde sebat edeceği bir çizgisi olsun!.. Allah ve Rasulüne teslimiyet çizgisinden sapmasın!
Rasulün (sav) buyuruyor ki: “Kalp, bomboş bir arazide rüzgârların oraya buraya savurduğu bir kuş tüyüne benzer.” (İbn-i Mace)
Efendimizin buyurduğu gibi: “Allah’ım, Kur’an-ı kalblerimizin bahar yağmuru ve gönüllerimizin nuru kıl!”Ya Fettah! Kalblerimizi sonsuza dek nuruna aç! Çünkü Sen Açansın!.. Kilitli, kılıflı, küflü, kasvetli kalblerimizi İslam’ın güzelliklerine açıver!
Zulmetten nura, dalaletten hidayete aç ya müfettiha’l-kulub!
“Evet gerçek şu ki kalbler Allahu Tealanın iki parmağı arasındadır; onları istediği gibi evirip çevirir.” (Tirmizi) gerçeğinden Peygamberimiz bizi haberdar kıldı. Şimdi dağınık kalblerimizi kendine döndürmeyecek misin? Bizi kime bırakıyorsun? Biz duamızla Sen’i kalbimize misafir kılmak istiyoruz, kabul etmez misin? Ya Rabbi! Duâmızla aczimizi sana arz ediyoruz. Gidermez misin? Allah’ım!
“Duanız olmasa Rabbim sizleri ne yapsın” diyen Sen’sin Rabbim… Bundan cesaret alarak kapına geldik… Rahman ve Rahim sıfatlarını idraklerimize ve yüreklerimize yazan Sen’sin, istiyoruz ki hiç silinmesin… Bize seni sevdirecek gönüller ver!
Hz. Musa (as)ın duası ile yalvarıyoruz… “Rabbim göğsüme genişlik ver!” (Taha–25) Allah’ım ruhumuzun bendini, kalbimizin kemendini çöz ki, özgür olabilelim.
Kalbimize itminan, gönlümüze inşirah, ruhumuza sekinet, yüreğimize metanet ver ki ayakta kalabilelim…
Hz. Muhammed (sav) in dili ile taleplerimizi sana arz ediyoruz, duamızın kabulünü diliyoruz:
“Allah’ım, senden, dinde sebat isterim. Doğru söyleyen dil ve kalb-i selim isterim.” (Tirmizi)
Allah’ım kalbimize kuvvet ihsan eyle! Yardım et ki, söylerimizi yürekten söyleyebilelim! Yaptıklarımıza yüreğimizi katabilelim… Kalblerimiz kin ve kirden dolayı kriz riski altında;

“Allahım! Kalbimi kar ve dolu suyu ile yıkayıp temizle!
Beyaz elbiseyi kirden arındırdığın gibi kalbimi de günahlar­dan arındır.”
(Buhari)

Nebevi yakarış ile arınmak istiyoruz… Bize hastalıksız kalbler ver ki; müminlere karşı gönüllerimizde nefret ve öfke kalmasın… Bize öğrettiğin duâyı sürdürebilelim:
“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalblerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki Sen çok şefkatli, çok merhamelisin” (Haşr-10)
Rahmetinle kardeşliğimize ruh ver! Şefkatinle kalblerimizde ülfet ve ünsiyet yeşert… Gönüller çorak kalmasın….
Ya Rabbi başka gücümüz kalmadı… Yalnızca sana açılan ellerimiz; çırpınan, sızlayan, inanan bir yüreğimiz var…
“Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalblerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfü en bol olan Sen’sin.” (Al-i İmran -8)
Sen yüreğimizi okuyansın, sinelerimizdeki gizlilikleri bilensin, günahlarımızdan dolayı bizi faş etme, affet!
Allah’ım, nefsimize celalinle, kalbimize cemalinle, hayatımıza hikmetinle, hatalarımıza rahmetinle müdahale eyle!
Ya Rabbi korkuyoruz, endişeliyiz… Kalbimizi ihmal etmekten, kalbin de bize ihanet etmesinden….
Ve Efendimizin (SAV) duasına iştirak ediyoruz:
“Allah’ım, ürpermeyen kalbten, doymayan nefisten, faydasız ilimden ve kabul olmayacak duâdan sana sığınırım.” (Tirmizi)
Ya Rabb! Kalbimizi Kitab’ına râm eyle!
Amin!
 
Seksen küsur sene bir ömr-ü manevîyi sizlere kazandıracak olan şuhur-u selâse-i mübarekeyi ve bilhassa bu geceki Leyle-i Regaib'i tebrik ediyoruz selam ve dua ile gönül dostlarım
June 25
ahmed akwrote:

Dertler renk renk, acılar çeşit çeşit… İçinden çıkılmaz çileler, solduran sancılar, inleten elemler, imbik imbik süzülen üzüntüler, üzerinden silindir gibi geçen gamlar… Yük ağır, yalnızlık daha ağır…

Yalnızlık ağırlığıyla yürümek yoruyor, keder kelimeleri kalbi kanatıyor… Kanatlar kırık, rüzgâr esmiyor, neşe yağmıyor… Umut bulutlar uzakta, eller boş, yürek sızı dolu… Çağlayan acılar ağlatıyor…

Yalın ayak koşturuyor; yetişemediği serap sevgilerin peşinde… Ayağı kanıyor, yüreği yanıyor… Yağmurlar nerdesin?

Buzdan canlar, camdan evlerde yaşıyor ruhunun üşümüşlüğünde… Toprak cana, canın toprağına sığınmak, sancılarını dindirmek diliyor; dil suskun, gönül suskun, gül solgun…

Sokaklar sıkıyor, caddeler cezp etmiyor, şehir neşe vermiyor… Dertlerin daralttığı, kederlerin kapattığı dar geçitler geçit vermiyor… Yüzü yırtık, yüreği yırtık, yürüyor yine de…

Kabuk bağlamış kederler, düğüm olmuş dertler, dönmeyen çare çarklar, açılmayı bekleyen kapılar, akmayı bekleyen bereket nehirler… Bekletip de gelmeyen vefa, yanından ayrılmayan cefa, “canım” diyen cansız sözler, canım; bu kafes dar mı geldi sana?

Dertlerden dertlere sığınmak, cefalardan cefalara bürünmek, çaresizliği çare diye içmek, kurumuş umutları dişlemek, düşleri gerçek gerçekleri düşmek görmek, düşmeye göresin; elinden tutan kim?

Kimsesizlikte kendine konuşmak, kar etmeyen kalabalıklardan kendine koşmak, suskunlukla söylemek; teli kopuk saz başka ne yapsın ki?

Gece suskun, ay renk vermiyor, yıldızlar yar değil, yollar kıvrım kıvrım, yalnızlık yanı başında; yürü yürü yürü, yol bitmiyor… İstersen bir türkü tuttur: “ uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece” “ bilmiyorum ne haldeyim, gidiyorum gündüz gece” ne çare… Duran ve dinleyen olmadıktan sonra… Dur ve dinle öyleyse; sessizliğin sesini, kederin kalbini, elemlerin inlettiğini, gecenin dillendirdiğini, rüzgârın söylediğini, yıldızların yaldızlı sözlerini; diyecekler ki : “ benim sadık dostum kara topraktır”…

Dinleyemiyorsan, ömür perdeleri kapanırken; “biz dünyadan gider olduk, kalanlara selam olsun” diyemez, sonsuzluk sabahında selamla dirilemezsin… Dileklerin dirildiği, duaların cevap verildiği diyarda, melek kanatlarla uçamazsın… Saf sevgiyi, sınırsız şefkati, perdesiz güzellikleri, gecesiz gündüzleri, güneşin sönük kaldığı aydınlığı, sevincin çağlayışını, coşkunun parlayışını, yalnızlığın uzaklaşması yârin yakınlığını, elemsiz lezzetleri, kedersiz kavuşmaları, gönlün gönüllü gülüşünü hissedemezsin…

Hislerin perişanlığını, zihninin karanlığını, düşüncelerinin donukluğunu yırt; altından ümit filizlerin çıkışını seyret… Sonsuz süruru düşün; düşlerinin derinliğinde, hislerinin enginliğinde… Karanlığın kara toprakta kayboluşu doğsun zihninde, fikrin fezaların üstünü seyretsin…

Anla ki her şey seyirlik ve geçici… Geçtiğin dikenli yolları, aldığın elemli nefesleri boş sanma; bir sabah doğduğunda, her şeyin dili çözülecek, şifreler açılacak, kapılar kalkacak, duvarlar yıkılacak, her şeyin anlamını anlayacaksın…

Can evinden, canlar cananına kirli kanatlarla uçamazsın… Anla ki kader, kederi, kirli kanatları temizleyesin diye veriyor; bana çabuk, bana rahat gelesin diye…

Ey kaderin sahibi… Kolaylaştır, güç ver güçsüzlüğüme… Elimden tut yalnızlığımın…
Şefkatinle okşa kalbimi, rahmetinle sar yaralarımı… Sevginle sık ruhumu, sana sevgim çıksın… Çıkılmazlıklardan çıkaracak, düşkünlükten yüceltecek, perişaniyetimi giderecek yalnız sensin… Kanatlarımı kuvvetli kıl ki kolay kavuşayım sana… Gurbet gülünün dikenleri kalbimi kanatıyor, kalbim sana emanet, ey kalbimin sahibi.
Selam ve dua ile hayırlı cumalar gönül dostlarım
May 28
ahmed akwrote:

Hayat bir imtihandır.



Dünya dershanesinin en şuurlu talebesi insandır. Beşikten mezara kadar ilim okuyup öğrenmeye muhtaç olan insamn hayat kitabı Kur'ân-ı Azîmüşşan'dır. İnsan onu okumaya, emir ve yasaklanna göre hayatını düzenlemeye mecburdur. Zira bu dershanenin yegâne kitabı odur. Kabir kapısından içeri girince bütün sorular ondan çıkacaktır. Kur'ân'ı bilmeyen ve yaşamayan, imtihanda başarılı olamaz; geçer not alamaz!

Dünya mektebinin ebedî muallimi Hz. Muhammed'dir (sav). O'nu tanımayan, sevmeyen, Sünnet-i Seniyye'sine uymayan, îman diplomasını sağlam elde edemez! Herkes Allah Resülü'nü dinleyip O'na itaat etmeye muhtaçtır. Bu imtihan salonu olan dünyaya gelen herkes Kur'ân'ı okuyacak, O muallim-i ekberi dinleyecek, O'nun hakîkî varisleri olan âlimlerden bilmediklerini sorup öğrenecek, geçer not almaya çalışacaktır.

Emrimize verilen, hizmetimize sunulan herşey imtihanda faydalanacağımız birer malzemedir. Mal, mülk, çoluk, çocuk, varlık, yokluk, güzellik, çirkinlik hep imtihan içindir. Bu hakikate işaret eden Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurur: "Va'lemû ennemâ emvâlüküm ve evlâdüküm fitneh." Yâni: "Biliniz ki, mallarınız da, evlâtlarınız da ancak birer imtihandır."

Aziz mü'minler! "İnsan bu dünyaya yalnız güzel yaşamak, rahat ve safa ile ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm bir sermaye elinde bulunan insan, burada ticaretle ebedî, daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gönderilmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür,"

"İnsan bir yolcudur. Sahavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder."

Her iki hayatın levazımatı Mâlikü'l-Mülk tarafından verilmiştir. Fakat insan o levazımatı cehlinden dolayı tamamen bu fânî hayata sarfediyor. Halbuki ömür sermayesinden en az onda birini dünya hayatına, onda dokuzunu sonsuz hayata sarfetmek gerektir. Aldanmakta fayda yoktur.

"Dünya madem fânîdir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Halân ve Kerîm bir müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır. Hem madem '"Lâ yükellifullâhu nefsen illâ vüs'ahâ' sınınca teklif-i mâlâyutak yoktur. Hem madem zararsız yol zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır.

Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın. Âhiretini dünyaya feda etmesin. Hayat-ı ebediyyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın. Mâlâyânî şeylerle ömrünü telef etmesin. Kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin. Selâmetle kabir kapısını açıp saâdet-i ebediyeye girsin."

Aziz mü'minler! "Hayatın zevkini ve lezzetini isterseniz, hayatınızı îman ile hayatlandınnız ve ferâizle zînetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz."

Unutmayınız ki: Hayatı veren Allah'tır ve hayatı rızıkla idame eden de O'dur ve levazımat-ı hayatı ihzar eden yine O'dur ve hayatın âlî gayeleri O'na aittir ve mühim neticeleri O'na bakar. Yüzde 99 meyvesi O'nundur. İnsan vazifesini istikametle yaparsa bu fânî hayatta bakî bir hayatı kazanır. Zira kâinatın ruhu, nuru, mâyesi, esası, neticesi, hülâsası hayattır. Hayatın hayatı da dindir, îmandır. Din bir imtihandır. "Ticaret ve memuriyet için mühim vazifelerle bu dâr-ı imtihan olan dünyaya gönderilen insanlar, ticaretlerini yapıp vazifelerini bitirip ve hizmetlerini itmam ettikten sonra yine onları gönderen Hâlık-ı Zülcelâl'ine dönecekler ve Mevlâ-yı Kerîm'lerine kavuşacaklar. Yâni: Esbap dağdağasından ve vasıtaların karanlık perdelerinden kurtulup Rabb-i Rahîm'lerine makarr-ı saltanat-ı ebedîsinde perdesiz kavuşacaklar. Doğrudan doğruya herkes kendi Hâlık'ı ve Mâbud'u ve Rabb'i ve Seyyid'i ve Mâlik'i kim olduğunu bilecek ve bulacaklar."

İnsanın ebede uzanmış emelleri ve kâinatı ihata etmiş fikirleri ve ebedî saadetlerinin nevilerine yayılmış arzulan gösterir ki: Bu insan ebed için yaratılmıştır ve ebede gidecektir. Bu dünya ona bir misafirhanedir, bir diyar-ı gurbettir. Ve âhiretine bir bekleme salonudur.

Ey insan! Senin iktidarın kısa, bekan az... Yâni burada az duracaksın! Hayatın mahdut, ömrünün günleri mâdud ve herşeyin fânîdir. Öyleyse şu kısa, fânî Ömrünü fânî şeylere sarfetme ki fânî olmasın! Bakî şeylere sarfet ki bakî kalsın!

"Ayâ bu insan zanneder mi ki başıboş kalacak? Hâşâ! Belki insan ebede meb'ustur ve saâdet-i ebedîyeye ve şekavet-i daimeye namzettir. Küçük büyük, az çok her amelinden muhasebe görecek! Ya taltif veya tokat yiyecek!"

Fahr-i Cihan Efendimiz îkaz ediyor "Her kul hangi amel, iş ve hayat üzere ölürse o amel üzerine dirilir." Veyahut, "Yaşadığınız gibi ölür, öldüğünüz gibi dirilir, haşrolursunuz!"

Rabbim cümlemizi hayat imtihanında muvaffak eylesin, âmin.
May 22
ahmed akwrote:



Göz, neyi görürse, akıl onun derdine düşüp onunla meşgul oluyor..
Öyleyse, ey göz, güzel bak !..
Sen güzel baktıkça, güzeli gördükçe, kainatın sayfaları açılacak bir bir önüne..
Sen bakmaman gerekenlere baktığında, yorulacak akıl ve kalp.

Gayenin önünü toz kaplayacak..

Kulak, işittiği sözleri tekrarlıyor..

İşitilenlerden akla bir yol gidiyor sanki ve gereksiz her söz,

o yolda ilerleyip, beyin kıvrımlarında yerini alıyor..
Öyleyse, ey kulağım, kötü şeyler işiteceğini bildiğin yerden kaç..

Gıybet ve dedikoduya kapan..

Eller ve ayaklar, her gün türlü işte çalışıyor..
Gidilmesi yere götürmeyip uzanıveriyor bazen ayaklar bir yerlere..

Bazen, eller, vermesi gereken yere uzanmıyor..Geri çekiliyor..
Öyleyse, ey el, “veren” ol..Ve ey ayak, en güzel yerlere taşı bu bedeni..


Kalp, neyle doluysa, ameller de o yönde oluyor..Kalbin ne kadar kısmını boş sevgiler kaplıyor?..Sevgilerin esas sahibine yönelmeyince, bir yük oluyor kalp..
Ey kalp, seni Yaratan’dan çok sevebileceğin kimse var mı?..

Akıl…Güzelliklerin de, kötülüklerin de gerçekleşmesinin önceki durağı..

İradeyle yönlendirilen, niyetlerle anlamlanan ameller…
İşte ey aklım, düşünmektir mesleğin..Tefekkürdür emelin..

Hayrı ve iyiyi hayal etmekte, hayra karar vermekte, iradene hakim olmakta, yani senin işleyişinde belirleniyor her şey..Çizgiler böylece çiziliyor..

Dil, türlü tatlarla mütelezziz..Türlü kelamlarla müteellim..
Bazen, dökülen kelamın her biri ayrı bir tohum, ayrı çınarlar yetiştirecek..
Bazen, ağır bir yük olarak inecek insanların kalbine kırıcı sözler..
İşte, ey dil!... Sarf ettiğin sözleri koru…Hayra dön, şerde tutul..

İyi tad..Fabrikanın yasakçısı hükmünü koru..

 

R.Nazik Kaya

selam ve dua ile dostlarım

May 15
ahmed akwrote:

Ölüm düşüncesi



"İnsan bur yolcudur. Bu yolculuk ise âlem-i ervahtan, rahm-i mâderden, sahavetten, gençlikten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, sırattan geçer bir uzun sefer-i imtihandır."

Önümüzde çok korkunç ve büyük meseleler vardır. Hayat yolunda dikkatli ve ihtiyatlı yürümek mecburiyetindeyiz.

Bir lokmada, bir kelimede, bir işarette, yanlış atılan bir adımda batmak tehlikesi var.

Yolumuzda ölüm var. Ecel gizli olduğundan her vakit gelebilir. Genç, ihtiyar farkı yoktur.

Kabir var, hiç kimse inkâr edemez.

Ölümü öldürüp kabir kapısını kapatamaz. Herkes ister istemez oraya girecek.

Dünyadan ve dünyadaki bütün sevdiklerinden ayrılacak. İyi kötü ne yapmışsa onunla başbaşa kalacak.

Vücudumuz kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor. Ömür binasından hergün bir taş düşüyor. Dünyayla bizi bağlayan ümitler, temeller birer birer kopuyor.

Dünyadaki dost ve ahbaplardan ayrılmak zamanı gün geçtikçe yaklaşıyor. Hergün dünyadan uzaklaşıp âhirete yaklaşıyoruz.

Rabb-i Rahîm'imiz Kur'ân-ı Kerîm'inde, "Küllü nefsin zâikatül-mevt" âyetiyle bizleri ikaz ediyor, gaflet uykusundan uyarıyor. Yâni: "Nev'-i insanî bir nefistir, dirilmek üzere ölecek ve küre-i arz dahi pir nefistir, bakî bir surete girmek için o da ölecek. Dünya dahi bir nefistir, âhiret suretine girmek için o da ölecek."

Her nefis ölümü tadıp Allah'a dönecek. Ticaret ve memuriyet için mühim vazifelerle bu dâr-ı imtihan olan dünyaya gönderilen insanlar, ticaretlerini yapıp vazifelerini bitirip ve hizmetlerini itmam ettikten sonra yine onları gönderen Hâlık-ı Zülcelâl'ine dönecekler ve Mevlâyı Kerîm'lerine kavuşacaklar.

Biz gidiyoruz, aldanmakta fayda yok. Gözümüzü kapamakla, dünyayı hoş görüp âhireti unutmakla, kabri ve Ölümü hatıra getirmemekle bizi burada durdurmazlar. Sevkiyat var.

Aziz mü'minler!

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Efendimiz hadîs-i şerîfleriyle bizlere rabıta-i mevti ders verip şöyle buyuruyorlar:

"Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz."

"Ölümü çokça hatırlayınız. Çünkü ölümü düşünmek günahları temizler."

"Nasihatçı, vaiz olarak ölüm yeter. Zenginlik olarak kuvvetli îman yeter."

"İhlâsı kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebi, râbıta-i mevttir. İhlâsı zedeleyen ve riyaya ve dünyaya sevkeden tûl-i emel olduğu gibi, riyadan nefret veren ve ihlâsı kazandıran rabıta-i mevttir. Yâni ölümünü düşünüp dünyanın fânî olduğunu mülâhaza edip nefsin desiselerinden kurtulmaktır.

Evet, ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat Kur'ân-ı Hakîm'in 'Küllü nefsin zâikatülmevt", "İnneke meyyitün ve innehum meyyitûn" gibi âyetlerinden aldığı dersle râbıta-i mevti (ölümü düşünmeyi) sülûklarında esas tutmuşlar. Tûl-i emelin menşei olan tevehhüm-ü ebediyeti o rabıta ile izale etmişler.

Onlar farazî ve hayalî bir surette kendilerini ölmüş tasavvur ve tahayyül edip ve 'Yıkanıyor, kabre konuyor' farzedip düşüne düşüne nefs-i emmâre o tahayyül ve tasavvurdan müteessir olup uzun emellerinden bir derece vazgeçer."

Ölümü düşünmenin faydalan pek çoktur. Dillerde dolaşan güzel bir söz var: "Nasihat istersen, ölüm yeter."

Evet, "Ölümü düşünen hubb-u dünyadan kurtulur ve âhiretine ciddî çalışır."

Mektubat'ta izah edildiği gibi, "Dünya madem fânîdir, hem madem ömür kısadır, hem madem lüzumlu vazifeler çoktur, hem madem hayat-ı ebediyye burada kazanılacaktır, hem madem dünya sahipsiz değil, hem madem şu misafirhâne-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri var, hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır, hem madem 'Lâ yükellifullahu nefsen illâ vüs'ahâ' sırrınca teklif-i mâlâyütak yoktur, hem madem zararsız yol zararlı yola müreccahtır, hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır.

Elbette en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyânî şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saâdet-i ebediyeye girsin."

Aziz kardeşlerim!

Bizlere ölümü ve âhireti hatırlatan çok şey vardır. Gelenlerin gitmesi, gençlerin ihtiyarlaşması, saçlarımızın ağarması, ölümün keşif kolları olan türlü hastalıkların insanları sarması, bâzı hesaplara göre hergün yanm milyondan fazla insanın dünyadan âhirete göçmesi bize ölümü hatırlattığı gibi gelenler gidiyor, gidenler gelmiyor!

Etrafımızda hemen hergün vefat hadiseleri, trafik kazaları, zelzele ve harpler yolculuğu hızlandırıyor, ölümü yaklaştırıyor. İnsanların zulmünü, Allah'ın adaletini gözler önüne seriyor.

Bütün bunlar yine de ölümü hatırlamak için bize az geliyor.

Dünyayı hoş görüp, âhireti unutup, kabri ve ölümü hatırlamamak için kafasını gaflete sokanlar oluyor.

Halbuki ölümden kaçmak, Allah'ın yakalamasından kurtulmak mümkün değildir.

Şunu da büyük bir müjde olarak arzedeyim kî:

Ölümün peçesi gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de, mü'min için asıl siması nurânîdir, güzeldir, idam değil, firak değil, ebedî hayatın başlamasıdır.

Vazife-i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil-i mekândır.

Öteki âleme gitmiş eski dost ve ahbaplarına kavuşmaya vesiledir.

Hakikî vatanlarına ve ebedî makam-ı saadetlerine girmeye vasıtadır.

Ölüm ehl-i îman için âhirete bir doğumdur. Dünya zindanından çenet bostanlarına bir davettir.

Ölümü düşünüp günahlardan sakınarak kulluk vazifesini yapan hakikî mü'minlere ölüm yoktur, ebedî hayat vardır.

Ölüm bir terhistir. İnsanı huzur-u Rahman'a götüren bir uçaktır.

Kabir, cennete açılan bir kapıdır.

Ne mutlu îman edip inandığı gibi yaşayan mü'minlere

selam ve dua ile hayırlı cumalar gönül dostlarım
May 15