ahmed's profileahmeds...Güzellikler Rab...PhotosBlogListsMore Tools Help

ahmeds...Güzellikler Rabbimizden,kusurlar nefsimizdendir...

"Fânîyim, fânî olanı istemem; âcizim, âciz olanı istemem.Rûhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayr istemem.İsterim, fakat bir yâr-ı bâkî isterim.Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim.Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudâtı birden isterim." Bediüzzamana hz.

ahmed ak

Location
Interests

Windows Media Player

February 03

“Ne yapayım acele ettim, kışta geldim. Sizler cennet-asa bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır.”...

Kürsüye çıktı. Gözlerini camiyi dolduran kalabalığa çevirdi. Öyle bir bakıyordu ki herkes onun kendisiyle göz göze geldiğini hissediyordu. Uzun uzun seyretti. Kalabalığın üzerine çökmüş bir yeis, bir ümitsizlik gördü. Oysa o ümidini hiç bir zaman yitirmeyenlerdendi. Kelimeleri tek tek seçerek, ağır ağır, tane tane konuşmaya başladı:

“Zaman durmadan deveran ediyor, dönüyor. Gündüzler geceleri takip ediyor. Geceler gündüzlerin arkasından süratle geçiyor. Ve zaman müstakim bir hat gibi gitmiyor. Bugün birilerine bayram yarın başkalarına bayram. Bugün birilerine sevinç yarın başkalarına sevinç. Bugün derenin dibinde emekleyenler yarın zirvelerde gezmeye namzet. Zaman kurak ve çorak olabilir, ama bu zamanın bağrına ekilen cennetlerden daha kutsi gözyaşları yarını cennetlere çevirecektir.”

“Ne yapayım acele ettim, kışta geldim. Sizler cennet-asa bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır.”

Bediüzzaman Said Nursi Hz.
January 25

...Sen de yeter ki onu an ,çünkü İnşallah derse yakaran inşa eder Yaradan...

İNŞALLAH DESE YAKARAN, İNŞA EDER YARADAN

“...Birileri buna izin vermedi
Buralarda yaşamak izne tabi”


Can çekişiyorum zamanın kıskacında,sancılarım bana unutturuyor kendimi
Kayboluyorum ağrılarım içinde,etime bıçak gibi saplanıyor sızılarım.
Ne gelecek hayallerim aklımda ne bitmez telaşlarım…
Bazen sadece bir baş ağrısı yenik düştüğüm,bazen bir kaç derece fazlalık;ateş…
Bu kadar yeter çok önemli planlarımı (!) alt üst etmeye
Sonrasını geç !

Kıvranırken,ellerimi sıkıca bağlamışım kendime.
Elim uzanmıyor sevdiklerimin ellerine,onların ellerinde tutunamıyor.
Kendime anlatıyorum dertlerimi.Yalnız kendim anlıyorum kendimi.

Ruhumda el çekmiş bel bağladıklarından.
Şimdiden devriliyor gibi “sarsılmaz” fikirleri
Boşuna yük etmişim aklıma bu zifirleri
Yeni yeni anlıyorum neden bu denli inlediğimi:

Baş ucunda beklerken hastalığın,farkettim de bir kaç şeyi:
Sahi! Nerdeler hayallerim ? Nereye kaçtılar sicim gibi ?
Hele o ! O rutin işlerim. Hani olmazsa olmazlarımdandı.
İtiraf etsin hadi , gitti , gitti işte hepsi !
Umutlarım bile mi ? Ah evet ! Onlar yiteli çok olmuştu zaten.

Ve nihayet yalnızım işte !
Şimdi ne altında ezildiğim o bitmez telaşlarım
Ne kendisi gelmeden yorulduğum “gelecek hayallerim” yanımda.
Sadece ben varım hayatta.
Pek de yalnızlık değil aslında,”yalınlaşmak” denir buna.
Ve kendime geliyorum yakınlaştıkça aslıma.

Benimle olduğunu zannettiklerim…
Benden izin almadılar ki hayatıma girerken,izin alarak çıksınlar…
İzin alarak sahiplenmedim ki izin vererek bırakayım.
Kıtlıktan çıkmış ırgat gibi saldırırken tarlaya
Düşünmeliydim,bunların bir sahibi olacaktı aslında.
Gelip el koyacaktı tarlasına.Ki ben kim olduğumu hatırlayayım.
Ve böylece tarladan çıkıp kalakalınca ortada
Aslıma dönüp kendime geldim haddimi bildim.
Her olayın merkezi sandığım ,başrol oynadığıma kandığımdan beri
İşsiz güçsüz bir ırgattan pek de farklı değilmişim meğer.
Gözümde büyütüp kendimi işe yarar bildiğim ben
O ahmak adamın yaptığını yapmışım yıllarca.
Hani gemiye binmiş yüküyle de yol boyunca sırtından indirmemiş..
Benim yaptıklarım da o kadar ahmakçaymış aslında.
Dert edindiklerim,yük bildiklerim bırakıversem kendi hallerine gideceklermiş.
Sahiplenmeseymiş onları,sadece “emanet bırakıldıklarını” hatırlasaymışım.
Bu kadar yükün altında ezilmeyecekmişim.

Aciz olan benim,
Bir kollayanım olacaktı elbet kendimi dev sanmasaydım.
Emanet ağır yük! Değil ki sahiplik…
Bu yüzden ezildim işte,bir düzine cahillik
Kaldıracağım kadar verildi bana.
Daha fazlasına karışarak kendime eziyet eden benim.

Bunca şeyi anlayınca,”inşaallah”,
Çoktan dilimin en zarif duası oldu bile.
Yeniden kabul edilmenin beklentisiyle “inşallah” derken içten içe
Ne sunulan tarlalara baktım ne de başka bir şeye.

Zaten iyisinden bir tevekkül borçluyum rabbime

“inşaallah” dedikten sonra başlayan işe
Ruhum uyanıverdi,hani o yıllardır durmadan kıvranan
Sen de yeter ki onu an ,çünkü
İnşallah derse yakaran inşa eder Yaradan.

Meryem Betül Yıldırım


January 21

Âlemde herşey helâk olup dururken, güzel de çirkin de yok olacakken, bâkî bir âlemle, el-Bâkî olan Rab ile irtibatı bulunmayan şeylerin ne kıymeti vardır?...

Helaktan Korkar insan

HELÂKTAN KORKAR insan, yok olmaktan.

Yok olmak bilinmez birşeydir, ve bilinmezlik korku vericidir çoğu zaman.

Herşey değişmekte, herşey yitip gitmekteyken, güzelliklere sımsıkı sarılmak istenir. Mutluluk verilen şeyler kaydedilir.

Bir ânın güzelliğinin kaydını yapmak isteyen kimse, varsa elinde bir fotoğraf makinesi, deklanşöre basar durmadan. Dijital kamera ekranında, güzel çıkmayan resimler özenle yok edilir. En güzel olanlar bâki kalsın istenir.

Çizilen resimlerin, yazılan şiirlerin en güzelleri saklanır hep ve en güzelleri başkalarıyla paylaşılır.

Güzelliğe hayran olduğu kadar, bu güzelliklerin kendisi üzerindeki yansımalarına da meftûndur insan. Kendi güzelliğinin, başkaları üzerinde yansımasının teveccüh, takdir ve tebrik olarak geri dönmesine de müştâktır.

İnsan nasıl olmak isterse, insanların hâfızalarında da öyle yer almak ister. Kusursuz, takdire şâyan, farklı, başarılı... İmzasını böyle atmak ister gittiği, yaşadığı yerlere...

İmzalarını takip eder özenle, görülmeyenleri görünür kılmaya gayret eder..

Bir kağıt üzerinde oyalanan kalemin ilkin kalem sahibinin ismini yazması düşündürür beni.

Bu bilinçaltından gelen bir şey olabilir, yahut nefsin benlik özelliğinden bir işaret olabilir...

Kırtasiyelerde kalemleri denemek için koyulan kağıtların üzerlerinde insanların isimleri yazılıdır. Kazınmış ağaçların, bankların, masaların, koltukların üzerlerinde de... Boş kağıtlarda da...

Beğeni toplamış bir çalışmanın sahibi ister istemez o çalışmayı kendisinin yaptığını ifade eder. Şevk için, gayret için takdir edilme duygusu gerekiyordur muhakkak; hem bu belki de fıtrî bir duygudur.

Ancak herşeyin bir dozu-derecesi olduğu gibi, bu duygunun da narsistliğe çevrilmemesi gerektiğini düşünüyorum.

İnsanların takdir edilmek, onaylanmak için çaba sarfetmeleri, imzalar, hayranlıklar, hevesler, beğeniler.. fotoğraf çekmeyi çağrıştırıyor bana.

Fotoğrafçılar üç şeyin peşindedirler bana göre; güzel’i çekmek, farklı’yı çekmek, ‘güzel’ çekmek..

Çekilen fotoğrafın ilgi uyandırıp beğenilmesi için ya sahiden güzel birşey olması ya da her zaman görülenlerden farklı olması gerekir. Yahut, her zaman görüldüğü halde hiç ‘böylesi’ görülmemiş, fotoğrafçı tarafından ustaca bir kompozisyon ve teknik kullanımı sonucu ortaya çıkmış olmalıdır.

Demek ki, insanın dikkatini çeken ‘farklı’ veya ‘güzel’ olmak. Böylece başkalarının hayranlığını celbetmek mümkün demek.

Bunun için pek çok kimse güzel olmaya çalışıyor; eğer güzel olmaya, iyi olmaya gücü yetmiyor ise ‘farklı’ olmaya çalışıyor sanırım.

İşte bahsettiğimiz doz-derece kavramı bu noktada da kendini hatırlatıyor. Geçenlerde okuduğum bir anket sonucunda, bir yıl içerisinde Amerika’da toplam nüfusun yüzde yetmişinin depresyon ilacı kullandığını okumuştum. Depresyon nedenlerinin biri de kendilerini ‘güzel’ hissetmeyen insanların kapıldığı kompleks duygusuydu.

Kimileri garip yollarla kendini güzel ya da farklı arzetmeye çalışırken, kimileri de çareyi haplarda buluyordu…

Aslında bir fotoğrafa atfedilen kıymetlerin kendinde tezahürünü arzulayan insan sadece ‘değerli’ olmak ve bunu hissetmek istiyor…

Dikkate değer, sevgiye değer, saygıya değer, övgüye değer olmak istiyor.

Bunun için ise, önce kendisinin dikkate ve sevgiye değmesi gerekiyor.

Değmesi ve hissetmesi...

Sonra saygı ya da övgü gelmese de olur, zira üstü örtülü gaye olan ‘mutluluk’ gelecek, yetmez mi? Hem öyle bir mutluluk ki, bu dünya ile sınırlı kalmayacak.

Bâki bir kare, unutulmaz bir başarı, hayranlık uyandırıcı bir yetenek için fıtratı zorlamanın, ahlâkî değerlerin dışına çıkmanın lüzumu yoktur zaten.

Hakiki mânâda güzel olan şeyler zaten yok olmaz, yansır, görünür, başka bir âleme giderler. Güzel eylemler, yazıcı meleklerce kaydedilir.

Âlemde herşey helâk olup dururken, güzel de çirkin de yok olacakken, bâkî bir âlemle, el-Bâkî olan Rab ile irtibatı bulunmayan şeylerin ne kıymeti vardır?

Övünçler de, mükemmellikler de, başarılar da bir gün elbet yok olur.

Herşey ve her kimse, ancak Cenab-ı Hakk’a bakan vecihte, üzerinde yansıyan esmâ-i bâkiye ile hiçlikten kurtulup varlığa erişebilir. Çünkü:

“O’nun zâtından (ve rızâsına uygun olandan) başka herşey, helâk olucudur.” (Kasas sûresi, âyet: 88’den)

Helâktan, yok olmaktan, değersiz atfedilmekten korkan, hayata imzasını atmaya çalışan insanın ise tek kurtuluşu, ‘Tek helak olmayacak olan’a yönelmek, O’na sığınmaktır.

Rabia Nazik Kaya


 
January 16

"İnsan bir yolcudur. Sahavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder."

Hayat bir imtihandır.


Dünya dershanesinin en şuurlu talebesi insandır. Beşikten mezara kadar ilim okuyup öğrenmeye muhtaç olan insamn hayat kitabı Kur'ân-ı Azîmüşşan'dır. İnsan onu okumaya, emir ve yasaklanna göre hayatını düzenlemeye mecburdur. Zira bu dershanenin yegâne kitabı odur. Kabir kapısından içeri girince bütün sorular ondan çıkacaktır. Kur'ân'ı bilmeyen ve yaşamayan, imtihanda başarılı olamaz; geçer not alamaz!

Dünya mektebinin ebedî muallimi Hz. Muhammed'dir (sav). O'nu tanımayan, sevmeyen, Sünnet-i Seniyye'sine uymayan, îman diplomasını sağlam elde edemez! Herkes Allah Resülü'nü dinleyip O'na itaat etmeye muhtaçtır. Bu imtihan salonu olan dünyaya gelen herkes Kur'ân'ı okuyacak, O muallim-i ekberi dinleyecek, O'nun hakîkî varisleri olan âlimlerden bilmediklerini sorup öğrenecek, geçer not almaya çalışacaktır.

Emrimize verilen, hizmetimize sunulan herşey imtihanda faydalanacağımız birer malzemedir. Mal, mülk, çoluk, çocuk, varlık, yokluk, güzellik, çirkinlik hep imtihan içindir. Bu hakikate işaret eden Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurur: "Va'lemû ennemâ emvâlüküm ve evlâdüküm fitneh." Yâni: "Biliniz ki, mallarınız da, evlâtlarınız da ancak birer imtihandır."

"İnsan bu dünyaya yalnız güzel yaşamak, rahat ve safa ile ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm bir sermaye elinde bulunan insan, burada ticaretle ebedî, daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gönderilmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür,"

"İnsan bir yolcudur. Sahavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder."

Her iki hayatın levazımatı Mâlikü'l-Mülk tarafından verilmiştir. Fakat insan o levazımatı cehlinden dolayı tamamen bu fânî hayata sarfediyor. Halbuki ömür sermayesinden en az onda birini dünya hayatına, onda dokuzunu sonsuz hayata sarfetmek gerektir. Aldanmakta fayda yoktur.

"Dünya madem fânîdir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Halân ve Kerîm bir müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır. Hem madem '"Lâ yükellifullâhu nefsen illâ vüs'ahâ' sınınca teklif-i mâlâyutak yoktur. Hem madem zararsız yol zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır.

Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın. Âhiretini dünyaya feda etmesin. Hayat-ı ebediyyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın. Mâlâyânî şeylerle ömrünü telef etmesin. Kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin. Selâmetle kabir kapısını açıp saâdet-i ebediyeye girsin."

Aziz mü'minler! "Hayatın zevkini ve lezzetini isterseniz, hayatınızı îman ile hayatlandınnız ve ferâizle zînetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz."

Unutmayınız ki: Hayatı veren Allah'tır ve hayatı rızıkla idame eden de O'dur ve levazımat-ı hayatı ihzar eden yine O'dur ve hayatın âlî gayeleri O'na aittir ve mühim neticeleri O'na bakar. Yüzde 99 meyvesi O'nundur. İnsan vazifesini istikametle yaparsa bu fânî hayatta bakî bir hayatı kazanır. Zira kâinatın ruhu, nuru, mâyesi, esası, neticesi, hülâsası hayattır. Hayatın hayatı da dindir, îmandır. Din bir imtihandır. "Ticaret ve memuriyet için mühim vazifelerle bu dâr-ı imtihan olan dünyaya gönderilen insanlar, ticaretlerini yapıp vazifelerini bitirip ve hizmetlerini itmam ettikten sonra yine onları gönderen Hâlık-ı Zülcelâl'ine dönecekler ve Mevlâ-yı Kerîm'lerine kavuşacaklar. Yâni: Esbap dağdağasından ve vasıtaların karanlık perdelerinden kurtulup Rabb-i Rahîm'lerine makarr-ı saltanat-ı ebedîsinde perdesiz kavuşacaklar. Doğrudan doğruya herkes kendi Hâlık'ı ve Mâbud'u ve Rabb'i ve Seyyid'i ve Mâlik'i kim olduğunu bilecek ve bulacaklar."

İnsanın ebede uzanmış emelleri ve kâinatı ihata etmiş fikirleri ve ebedî saadetlerinin nevilerine yayılmış arzulan gösterir ki: Bu insan ebed için yaratılmıştır ve ebede gidecektir. Bu dünya ona bir misafirhanedir, bir diyar-ı gurbettir. Ve âhiretine bir bekleme salonudur.

Ey insan! Senin iktidarın kısa, bekan az... Yâni burada az duracaksın! Hayatın mahdut, ömrünün günleri mâdud ve herşeyin fânîdir. Öyleyse şu kısa, fânî Ömrünü fânî şeylere sarfetme ki fânî olmasın! Bakî şeylere sarfet ki bakî kalsın!

"Ayâ bu insan zanneder mi ki başıboş kalacak? Hâşâ! Belki insan ebede meb'ustur ve saâdet-i ebedîyeye ve şekavet-i daimeye namzettir. Küçük büyük, az çok her amelinden muhasebe görecek! Ya taltif veya tokat yiyecek!"

Fahr-i Cihan Efendimiz îkaz ediyor "Her kul hangi amel, iş ve hayat üzere ölürse o amel üzerine dirilir." Veyahut, "Yaşadığınız gibi ölür, öldüğünüz gibi dirilir, haşrolursunuz!"

Rabbim cümlemizi hayat imtihanında muvaffak eylesin, âmin.
Sorularlaİslamiyet.com
January 09

Bir gün gelecek ölüm kapımızı çalacak, o kapımızı çalmadan biz kapımızı aralayalım ölüme, ölmeden ölmeyi tadalım ki, hüsrana uğramayalım son perdede…

 BİR GÜN GELECEK…
 
Bir gün gelecek, bu avlular seni de ağırlayacak. Kimliğini sormadan, varlığına, servetine, şanına ve şöhretine bakmadan. Velhasıl ayrım gayrım yapmadan buyur edecek seni, kim bilir belki bir öğlenin kavuruculuğunda, belki de bir ikindinin mahcup kızıllığında. Ve ya yağmurla kuşanmış bir vaktin sırılsıklamlığında ya da ayaz bir günün donduruculuğunda. An, mekân, varlığın anlamlarını kaybettiği yolculuğun en koyu sularında…

Bir gün gelecek, sormak istediklerin dilinde mühür olup kalacak, kelamı lisanın başka dillerde varlık bulacak. Sen lal olup susarken, sana mihmandarlık yapan bir ses, o hüzün yüklü avluda yankılanacak. Helalliğini istemeye bile belki de vaktin olmayacak…

Bir gün gelecek, sessizliğin çığlıklarından uzaklaşamayacaksın. Acizliğin dikenli bir tel gibi dolanacak ayaklarına. Gözlerin kapalı olsa da, hiç bu kadar derinlikleri görmemiş olacaksın. Seni uğurlamaya gelenlerin belki de yarısını tanımayacaksın.
Haykıracaksın suskun feryadınla yanı başındakilere;”sakın geç kalmayan, söz sizdeyken bilin kıymetini, vakit son saniyesini vurmadan, siz her an ölümle süsleyin saliselerinizi, ama ne olur, ne olur son nefese saklamayın tövbelerinizi, pişmanlıklarınızı ve helalliklerinizi…” kim bilir belki duyulur çaresiz feryatların, kim bilir belki de musalla taşında emanet kalır, bir diğer yolcuya kadar nasihatlerin…

Bir gün gelecek, duruşundaki ifade böylesine ibret verici olmayacak. Suskunluğun kimi yüreklere unutulanları haykıracak, kimilerinde ise anlık bir hüzzam dokunuşu bırakacak. Belki de şu soğuk taştaki fani bedenin, dünyalık icraatların süslediği ömür cümlende artık, bir nefes alma virgülü değil, son nefesinde bittiğini beyan eden nokta olacak…

Bir gün gelecek, sevgini anlatmaya kifayetsiz bulunan kelimelerin anlatamadıklarını, iki damla gözyaşı, bir adet karanfil anlatacak. Gidişin ya çok sessiz ve sedasız olacak ve yahut izdihama dönüşmüş bir kalabalığın alkış seslerinde kaybolacak. Ya ismin yılın bir günü, ya da sevenlerinin ismini verdiği yeni doğan bir bebeğin ömrü kadar anılacak…

Bir gün gelecek, avluda boylu boyunca uzanmış bedenin, yanı başındaki çınarın dalından ayrılan sararmış yaprağı daha bir iyi anlayacak ve dönülmez ufuklarda ona yoldaşlık edecek, kubbeler arasından saklanmış mevsim kuşlarının melodileriyle süslediği veda türküsüne, sessizce eşlik edeceksin…

Velhasıl o bir gün gelecek, kim bilir belki bugün, belki yarının tan ağarışında, önemli olan geleceği muhakkak olan güne ne kadar hazır olduğumuz, ne kadar o sahnenin tozunu yutmaya hevesli olduğumuz ve ne kadar dönülmesi imkânsız yolculukların gözü pek seyyahı olduğumuz…

Bir gün gelecek ölüm kapımızı çalacak, o kapımızı çalmadan biz kapımızı aralayalım ölüme, ölmeden ölmeyi tadalım ki, hüsrana uğramayalım son perdede…

Ilknur Doğanay
 

Hammadesi makbul fakat adresini yitirmiş birini gördüğünde,'bundan ne güzel müslüman olur' demeli ve tüm yüreğinle hidayeti için dua etmelisin...

                            
 

 çok değerli gönül dostlarım konuk defterimiz bir süre kapalı olacak,blog yazılarını ve listeleri okumak adına hemde o güzelim yazıların kıymetinin anlaşılması istifade edilmesi adına bir süre kapalı kalması daha iyi olur kanaatindeyim.ve yorum eklemek sadece konuk defterine eklemekle de sınırlı değil,blog yazılarını okuyup onlar hakkında ekleyeceğiniz bir iki satır yazı bile o resimli yorumlardan çok daha makbuldür...ve dostlar her zaman aklınızda bulunsun dünya ahirzamanı yaşıyor siz siz olun bencilleşmeyin ne yaparsanız beklentisiz yapmaya Allah rızası için yapmaya gayret edin ve ahdinize ahidlerinize vefa edin...hoşça bakın zatlarınıza baki selamlar sevgiler dua ile...aciz ahmed

Rabbimiz buyuruyor:

"Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa, gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz." (Hucurat Suresi, 6) 

Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
ahmed akwrote:

 


Çıkmışçasına yüksek dağların zirvesine yaşamaktır hayatı zaferi kazanmışçasına kötülüklere karşı...


.


Bakıp ta aynaya ilk ve son kez masumluğu görmektir..





Saklambaç oynamaktır ağaçların arkasında..hiç bulunamamacasına






ve çocuk olarak kalmaktır yüreğin arzuladığı masumluklarda....




Hayallerin dolgun dünyasına balıklama dalmak balık tutmaktır..




ßana düşLerini kiraLarmısın? ayakkaßıLarını ßedava ßoyarım. .




Çocuk olmak, su birikintisi gördüğünde suda zıplamaktır taki üstünü ıslatana dek...





......Bir kaç harfle anlatabilmektir kocaman dünyayı......


hayırlı cumalar selam ve dua ile gönül dostlarım
Jan. 29
ahmed akwrote:
 

Bu Gece Seccadeni Göğe Ser...

 


Ansızın bölünen bir uykuyum bugün, gecenin koyu karanlığında, yağmurun ıslatıp hırpaladığı…

Bak dinle, her şeyin ve herkesin sustuğu bir vakit, bir ağıt duyacaksın bu gece, ansızın uykunu bölen ve içinin duvarlarını delen bir ağıt. Bir ağıt…

İçini susturmaya çalıştığın saatlerde, kapı eşiğine süzülmüş, öylece sessiz zaman kollayan, bir kadın entarisi giyinmiş, kalbi ortasından yarılmış, hiçbir dilde olmayan, bir ağıt duyacaksın…Bu gece seccadeni göğe ser ve uyuma! Çünkü dünyanın bütün ağıtları kapını bir bir çalacak, izin istemeden sana hikayeler anlatacaklar. Kadın çığlıklarına uyanacaksın! Bir yerde yarım kalmış bir kadın, boğazına sarılacak bu gece! Bir kadın, giyemediği bütün entarilerin hesabını soracak…Ve başka bir kadına çöpe attığın en son bayat ekmeğin, hesabını vereceksin bu gece! Asla kazanılamayan savaşlar meydanında, yani gerçekte kimsenin galip olamadığı bir dünyada, yegane güce sığındığında, bütün ağıtların dilini çözeceksin. Bir düşün… Ölü bir çocuk yüzüne, kaç ağıt sığdırabilirse bir anne, bugün o kadar ağıt yakılacak şehrinde. Ve bütün ‘’la yüs’el’’ lere inat, soracaksın, iniltili cümlelerin ezik senfonisine, neden, niçin, neden, niye…?

Yegane bir gücün herkesi izlediğini ve bütün ağıtlarımızı herkesten önce ve herkesten çok duyduğunu unutarak, soracaksın…

Mesela bir zalime içinden kin güderken, bir zindanda insanlığı ararken,bir bebeği toprağa bırakırken, bir ağıt sesi içinde yankılanırken…

Soracaksın illaki. İllaki aklınla yola koyulacaksın. Hayır! Önce kadınlar tanımalısın, kan kokusu eteklerine sinmiş ve etekleri bahar çiçeklerine hiç deymemiş, yamalı yürekler yani…

Onların Rab’leriyle konuşmalarına kulak verdiğinde, sormayacaksın artık hiçbir şeyi. Yüreğin yeterse, dinleyeceksin. Ve öğreneceksin bir ağıt dili, Rable konuşan…

Her gece, giden birine, içi hiç dolmayan gariban tencereye, alnında kanı kurumamış taze şehide, gün görmemiş dertli geline, ağlayan bir kadın sesi, her şehirde…Ve hayır öyle değil diyeceksin ardından! Siz bilmiyorsunuz ağıt dilini! Her gece uykumu bölen kadınlar, ağıt yakmıyorlar aslında! Siz bilmiyorsunuz, onlar isyan da etmiyorlar… Kimsesiz kalmış bir bilinmez dille, Rab’le konuşuyorlar…

Bu dili öğrenirsen bir gün unutma! Ve kimsesiz kalmadan önce, bir ağıt yak kendince! Tenceren doluysa da, elini bırakmayan bir el varsa da, gönlün bir şehit kanına yanmadıysa da, bir ağıt yak…

İçinde şükür olsun, nefesler sayısınca… Yoksa, bir gün kimsesiz kaldığında,gökyüzü ses vermez ağıtlarına… Bugün ellerin doluysa da Rabbe uzat avuçlarını…

Ve ağıtlar büyüt! Bu gece bütün duyduğun ağıtlara kulak ver! Seccadeni gökyüzüne ser bu vakit! Uyuma…

Kalk bir ağıt yak!
hayırlı cumalar dostlarım baki selam ve dua ile
Jan. 14
ahmed akwrote:

 

Düştüm yiğidinin yakasından Rabbim..

Yoluna revan et beni..

Çok canım yandı artık, Senin aşkınla yak beni

Bitti, o gitti, soldu ümidimin gülü

Kanadı yaralarım, belki her gün sızlanır, ağlarım

Fakat Senin takdirinden başkasına tevekkül etmedim

Senin buyurduğuna razıyım ben Rabbim…

Bu kulun Senden Seni dilenir ister

Rızana ulaştır beni, o bana yeter..

hayırlı cumalar baki selam ve dua ile Gönül dostlarım

Jan. 7
ahmed akwrote:

 

Suskunluğumuz haykırışımız olsun....
Çehremiz anlatsın edeple, sevdalarımızı...

Kalbimiz ALLAH aşkını zikreylesin,
sevgimizi ALLAH'tan içten içe isteyelim susarak.....

İçli bir çığlıkla..
hayırlı cumalar baki selam ve dua ile dostlarımKırmızı gül
Dec. 24
ahmed akwrote:

Hicret etmek zordur; ama cennet de ucuz değil!

 
 
Hicret, göç etmektir. Maddî göç bellidir. Bir şehirden diğer bir şehre gitmek gibi...

Manevî göç teferruatlıdır. Bir Müslüman, bulunduğu beldede veya şartlar içinde dinini yaşayamıyorsa, o Müslüman dinini yaşayacağı bir beldeye gidebilir.

Bulunduğumuz odada televizyon varsa ve odada bulunanlar istemediğimiz bir programı izliyorlarsa, o odadan diğer bir odaya geçmek HİCRETTİR.

Akrabalar, arkadaşlar, komşular İslam`a aykırı yaşayışlarını sürdürmek için toplanmışlarsa, onların toplantısına katılmamak HİCRETTİR.

Her gün kahveye gidenler, her gün sohbetlere gitmeye başlarsa bu hal bir HİCRETTİR.

Kötü arkadaştan ayrılıp, âlimleri ziyarete gitmek HİCRETTİR.

Buyrulmuş ki "Bir dağın hareket ettiğini duyarsanız inanın; bir insanın huyunun değiştiğini duyarsanız inanmayın." Huylar değiştirilmez ama yönü değiştirilir. Huylara yön vermek, yönünü değiştirmek HİCRETTİR.

Bedenimizi bir yerden bir yere taşıma yerine, huyumuzu, âdetimizi, örfümüzü bir yerden bir yere taşıyalım.

Peygamberimiz`in ve O`nunla beraber hicret eden sahabenin bu hareketi, bütün Müslümanlara örnektir.

Bulunduğunuz işyerinde İslamiyet`i yaşayamıyorsanız, işinizi değiştirin.

Oturduğunuz muhit iyi değilse, evinizi değiştirin. Yaşayış tarzınızdan siz ve yakınlarınız memnun değilse, yaşayış tarzınızı değiştirin. Bu değişiklikler, dünyanızı cennet eder.

Alak Sûresi "oku" diye başlar. Nasıl okuyacağımızı da hemen açıklar: "Oku, seni yaratan Rabbinin adıyla..."

Ne okursak okuyalım, Allah adına okumak lazım. Allah`ın yarattıklarını öğrenmek için okumak, dalaletten hakka HİCRETTİR.

Bir hanım tesettürün şartlarına riayet etmiyorsa, karar verip tesettürün şartlarını tam yerine getirmesi HİCRETTİR.

Çocuğumuza Kur`an öğretmeye başlamak bir HİCRETTİR.

Kısacası insanın kendi hayatında yaptığı iyiliklere doğru hareketlerin bütünü HİCRETTİR.

Hicret zordur; fakat cennet de ucuz değildir.

Allah, türlü işkencelere maruz kalan Peygamber`ine ve Müslümanlara, "hicret edin" diyor. "O işkencenin içinde kalın, sabredin" demiyor. Bu ayetten, olaydan bizim almamız gereken ders şudur: "Müslüman bile bile zarara giremez, haramdır!"

Haline bak...

Olumsuz bir durum varsa, olumlu hale geçmeye çalış. İşte hicret budur.

"Yer çalışsın, gök çalışsın, sen sıkılmazsan otur!

Bunların hakkında bilmem bir bahanen var mı? Dur!

Mâsivâ bir şey midir, boş durmuyor Hâlık bile,

Bak tecelli eyliyor bin şe`n-i günâgûn ile.

Ey bütün dünya ve mâfihâ ayaktayken, yatan!

Leş misin, davranmıyorsun? Bari Allah`tan utan!"

Mehmed Akif Ersoy

HEKİMOĞLU İSMAİL
Hicri 1431. Yeni hicri yılınızı tebrik eder hayırlara vesile olmasını Yüce Rabbimden niyaz ederim baki selam ve dua ile Gönül dostlarım hayırlı cumalar
Dec. 17