ahmed 的个人资料ahmeds...Güzellikler Rab...照片日志列表更多 工具 帮助

日志


1月31日

..gün yine, yeni fırsatlar devşirerek merhaba diyor şehrin ufuklarına...

 

Yeni Bir Gün…

 

YİNE, YENİ fırsatlar devşirerek merhaba diyor şehrin ufuklarına. Ve o derin sessizliğinden sıyrılarak hafiften uyanmaya başlıyor uykulardaki şehir. Önce her zamanki gibi yine onlar uyanıyor, imsak vaktinin ser zâkirleri olan Martıların gittikçe sıklaşan çığlıkları dolduruyor şehrin ufuklarını. Gerçi henüz hava tam olarak aydınlanmış değil, ama hafif bir kızıllık inceden yerleşmeye başlamış uzaklardaki bulutlara. Şehr-i İstanbul’un üzerine semadaki bulutlardan dahi görünmeyen bir güneşin kızıl mor yansımaları düşerken, semalara yükselen minarelerden, görünmeyen ve bu nedenle görülmeyen bir Rabbe dair günün ilk sözleri dökülüyor:

 

Allah-u Èkbèr! Allah-u Èkbèr!..

Onlarca, belki yüzlerce minarede yankılanmaya başlıyor aynı söz. Sanki havanın zerreleri anlaşmışçasına çoğaltıyor kelamı ve martıların çığlıkları seyrekleşirken, bu kez onlara yoldaş minareler yeniden haykırıyor ve sessizliğe kök salmış şehr-i İstanbul’un ufuklarına müezzinlerin kalplerinin derinliklerinden sıyrılan bir tevhidin o berrak cümleleri yeniden yayılıyor:

 Allah-u Èkbèr! Allah-u Èkbèr!..

  Dilim aynı sözleri mırıldanırken, kalbimin derinliiklerinde tasdikle yankılanıyor. Allâh ki, ekberdir.. El hâk! İlahtır O. Yani, Görünen ve görünmeyen eserleriyle, anlaşılan ve anlaşılamayan fiilleriyle, sayılan ve sayılamayan isimleriyle, bilinen ve bilinemeyen sıfatlarıyla, müşahede edilen ve edilemeyen şuûnâtıyla mutlak olandır, bir sınır, had hudud konulamayandır. O’nun isimleriyle bezenerek zahiren O’na ayna olanların üzerinde görünen O olduğu gibi, aynı zamanda, ‘el’ kaydıyla onların tümünden ayrılan ve ayırd edilmesi gerekendir.

 

Gerçekten kebîr değil midir O? O’na şirk koşanların bile tasdik ettikleri gibi büyük değil midir? Ama onların anlamadıkları, anlayamadıkları gibi ekberdir de. Büyükler içerisinde en büyük değil, büyüklüğüne küçüklük karışmamış olandır ve bu haliyle tektir O! Küçüklüğün hiçbir nev’i karışmamıştır O’nun sıfatlarının içerisine. Erham-ür Râhîmîn’dir meselâ, merhametliler içerisinde en merhametli olandır da diyebiliriz belki. Ama, O müstesna, üzerinde merhametten eser görünenlerin merhametleri bir yere kadar devam ederken O’nun merhametinde bir sınır olmadığı gibi, kuşatmadığı hiç bir varlık yoktur. O’ müstesna, her merhametlinin merhametine zulüm bir şekilde bulaşırken, merhametini zulmün gölgelendirmediği el-ilâh’tır O. Aynı şekilde, ikramına gadrin, cömertliğine cimriliğin, ihsanına menfeatin, izzetine suflîliğin, hayatına ölümün, hatta ölümün kardeşi olan uykunun.. hülasa güzeller içerisinde bir güzel değildir O! Aksine, güzelliğine çirkinliğin müdahele etmediği tek güzeldir, güzel isimlerine noksanlığın girmediği, bulaşmadığı, bulaşıp gölgelendirmediği Allah’tır ve bu nedenle ekberdir ve bu nedenle Rabbimdir!..

Yeniden semaya takılıyor gözlerim. Gün aydınlığını daha bir belirgin hissettiriyor ve güneş, karanlık bulutlarda henüz şualarını yansıtmamış olsa da anlaşılan olanca haşmetiyle geliyor. Martıların çığlıkları azalırken küçük arkadaşları senfonide kendilerince ilan ve izharlarına başlıylorlar. Sanki bu coşkuya benim de katılmamı bekliyor gibi kainat. Ama biliyorum, ben katılmasam da onlar birazdan beni bırakıp kendi ilanlarını bitirecek ve gösterilerinin birinci bölümünü tamamlayacaklar. Bu nedenle kalkmalıyım, şimdilik onlar seccadeyi ve seccade beni beklerken ve Güneş yüzünü gösterip mühletin bittiğini ilan etmemişken, yetişmeliyim…

Ben namazın tesbihatıyla meşgulken ansızın bastıran bir sis mahlukatı gizliyor ve perdeliyor. Şu haliyle ahirzamana ne kadar da benziyor gözümün önüne serilen bu tablo. Çevreme az çok aşina olmasam tanımam, tanımlamam ne mümkün! Şu hal ile ruhumun semalarında bir sis gibi bastıran hüzne rağmen yine de huzurluyum. Çünkü ne güneşe ne de onun yoldaşlarına karşı mahcubum! Binlerce ve belki milyonlarca mü’min gibi, sessiz tekbirler getiren ve görünmez secdelerde sükûn bulan mevcûd kardeşlerim gibi ben de yerimi alabildim bu ihtişam geçidinde.

Ümit ederim Şems-i Hakîki’nin haşir meydanını nuruyla aydınlattığı o gerçek sabahım da böyle olur; umudumdur ki O’nun arşının gölgesinde huzurla bekleşen mü’minler içerisinde benim de bir küçük yerim bulunur…

 Salih ÖZAYTÜRK

www.karakelem.net alıntıdır

1月24日

Sevgiyi saflaştırır sıkıntılar, dostlukları derinleştirir dertler…

Yüreğin yolu...

İNSANSIN VE insanlarla beraber yaşıyorsun… Kırık kırıktır için… Özün eziliyordur çok zaman… İçini açamazsın kimseye, iç çekip durursun kendi içinde… Kimi anladın ki, kim seni anlasın… Neyi istediğini, neyi sevdiğini biliyor musun ki…

Yüreğini yırtıyor sevgini verdiklerin… Hissiz mi yürümeli ıssız yerlerde? Sensizlik senden daha mı sevimli sevgili sevgi? Yakınlık yakıyor, yalnızlık üzüyor…

Dostta denir mi her dert? Dedin de ne dinledin? Kime dayanacaksın yüreğinde yürüyen dertler için?

“ Ne tesellisi var, ne şarkının, ne sazın” Sözler silik, sazlar kırık… Hayat bestesi hüzünlü…

Gülmek mi mutlu eden, ağlamak mı? Huzur hiçbiri mi? Hiç mi her şey? Hiçlik dereleri nerede duracak, varlık dağlarına ne zaman çıkılacak?

Uçar gibi gidiyor zaman, uyur gibi geçiyor ömür… Harcanan hayat… Hayıflanması gereken hayallerle oyalanıyor… Yuvasız kuşların şaşkınlığıyla çırpınıyor… Çaresiz dallara konuyor kırık kanatlarla… Acı kanıyor içi… Dertle dönüyor dışı…

Umutla doğuyor her sabah, ölümle yatıyor her akşam… Dert döşeğinde gözleri açık uyuyor, deva prensesi gelir de ellerinden tutar diye… Acı şerbeti şifa şevkiyle içiyor… Deva diye dayanıyor dertlere…

Sevgiyi saflaştırır sıkıntılar, dostlukları derinleştirir dertler… Sürüklendikçe yüreğin, özüne yol alırsın… Savrulması gereken sevgi değil, her şeyi yutan senin “ben”in… “Ben” de boğulmazsan içindeki “ben”le buluşursun…

Dert dalgalarıyla çalkalanırken “ben” in, duru ve derindir özbenliğin… Sevgi saf, hikmet diri, varlık dağları yücedir bu benlikte…

İçtiğin acılara, dayandığı dertlere değmiştir, “Ben” den geçmiş “Birben”e erişmişsindir…

Özün özüne erişen kabuk ağlamalara güler geçer… Günlerin üstündedir gönlü, gönlünden damlayan günleri de güldürür…

Dertler gülmekle geçmez, acıları dindirmez şarkılar… İçini açıyorsa çektiklerin derin bir iç çek ve yürü yüreğinin yolunda…

  Hüseyin EREN

1月18日

"Ah keşke kavmim de bir bilseydi.." diye müjde vermek için yanıp tutuşuyor şehitler...

Gazze için sabah ezanı vakti

Bilâl'in hiç açılmayacak göz kapaklarına doğacak güneş az sonra. Taze gün ışıkları sessizce yırtacak karanlığın perdesini. Ama Bilâl perdeyi çoktan kapattı. Karanlığı yırtan ışıklar, zulmün zifirisine sabahı getiremiyor şimdilik.

Bebek Bilâl. İki aylık yüzüne kan çizmişler Bilâl'in. Barut doldurmuşlar bakmaya doymamış gözbebeklerine. Gözleri harama değmemiş Bilâl, bu sabah ezanını duyamadı, duyamayacak. Perdelerinden içeri mehtap değil, bomba şavkı yağdı. Yastığı kül oldu Bilâl'in. Yatağı buz oldu. Uykusu kan oldu. Yüzünü aynalar paylaşmadan önce, kör şarapneller parça parça alıverdi.

"Allahüekber... Allahüekber..."

Babasının kucağına uyanamayacak Zehra bu sabah. Kucağında ölüm var babasının. Omuzlarına taştan katı, ateşten yakıcı zulmün molozları yığılmış. Yetim kaldığını anlayacak yaşta değil Zehra. Evlerine oyuncak diye ateş doldurmuş üniformalı amcaları. Kravatlı amcaları "ölebilir Zehra!" diyor. "Ölmeli..." diyenleri de var. Televizyon ara veriyor savaş haberlerine. Aradan çikolata reklamı geçiyor. Zehra'nın kanının renginde paketleniyor yüz kremleri. Şampuan arıyor anneler küçük kızlarının saç tipine göre. "İnce kuru" saçları çok geliyor Zehra'ya. Mutfakta Nescafe kokmuyor. Kan akıyor musluktan. Dudakları ağlamayı bile bilmiyor Zehra'nın. Ağladığında kim duyacak ki? Bir nefeslik bile teselli sunamıyor yanık baba cesedi...

 

"Allahüekber... Allahüekber..."

Seccadesi köşede katlı duruyor Ahmet Yasin'in. Abdestini yeni almış. Suyla değil kanla tamamlamış guslünü. İğne başı kadar bile kuru yeri kalmamış. Tepeden tırnağa mazlum, masum. Secdeye koyacak başı kalmamış. Yüzü yok kıbleye dönecek. Uğrunda öldürüldüğü imanını şahit bırakmış cesedinin yanı başına. Cenazesini kaldıracaklar bile öldürülmüş, öldürülecek... Ateşten seccadeler seriliyor sokak aralarına. Başı eğilmiyor zalime şehitlerin. İblis soyunun hesapları bencilliğe varıyor, kibre dayanıyor. Şefkat başını uzatamıyor pencerelerden. Korku bile korkuyor nursuz suratlarından.

"Eşhedü en lâ ilahe illalah..."

Sabaha kan çorbası hazırlıyor zalimler. Katliam partisi ihraç ediyorlar oturma odalarına. Uyuyor mudur Olmert acep? Onun da gözleri var mıdır uyumaya hasret? Sakinleşir mi rüya görürken nefreti? Söner mi azgınlığı yüzüne su vururken? Zehrâ'nın yaşında bir kızı var mıdır füzeyi ateşleyen askerin? Gece utanıyor gece olduğuna; karanlığıyla gizlediği tanklar ateş dolduruyor bebelerin süt kokan ağızlarına. Sabahın gönlü yok gün ışığını görmeye; ölü kuşkanatlarıyla örtüyor ölü kızların utangaç saçlarını. Alev topu düşüyor "lâ ilâhe" ile "illallah" arasına... Kinlerini ilah edinenler namlunun gerisinde duruyor, "illâ Allah" diyenler namlunun ucunda kül oluyor, gül oluyor. Keskince bir "lâ..." yükseliyor Leylâ'nın kan sızan dudaklarından... "Allah..." diye akışıyor son nefesi; ateşleri söndürüyor bakışının güneşi.. "Şahit olduk yâ Rab, Sen de bize şahit ol..."

Image Hosted by ImageShack.us

"Eşhedü enne Muhammed'ürresûlullah..."

Az daha büyüseydi Muhammed, olur a, belki öğrenirdi adını. "Muhammed" diye seslenince müezzin; belki dudakları kıvrılır, gözleri çevrilirdi. Adı yüzünden katledildi Muhammed bebek. Adını çekemeyenler ancak tetik çekebiliyorlar. Muhammed'lerin varlığını hazmedemeyenler, Ebuleheb gibi ateş taşıyorlar dudaklarında, haset üstüne haset yığıyorlar kalplerine. Kuruyasıca elleriyle ateş sütunları örüyorlar etraflarına. Kendi kendilerini hapsediyorlar alevden parmaklıkların ardına. Nefret aleviyle kundakladıkları Muhammed bebenin ölü yüzüne yerleşen tebessümün, kremle besledikleri kendi yüzlerine niye yakışmadığını anlamayacaklar.

"Hayyâlessalâh..."

Haydin namaza ey Gazzelilerin uykucu kardeşleri. Kardeşleriniz ağlarken gülebilen dudaklarınıza hiç olmazsa Fatiha değsin. Bebelerin kahvaltı saatinde kurşun yediği Gazze'nin komşuları, çocuk çığlıklarına dayanamayıp kapattığınız kulaklarınıza hiç olmazsa ezan değsin. Gözlerinin içine utanmadan bakabildiğimiz kızımıza, "sen Gazzeli çocuklardan biri olsaydın, ben sen öldürülürken de uyurdum" diyebiliyorsak, uyumaya devam edelim.

"Hayyâlelfelâh..."

Kurtuluş kervanı çoktan göçtü. "Ah keşke kavmim de bir bilseydi.." diye müjde vermek için yanıp tutuşuyor şehitler. Ezan mı? Gazze'de bu sabah ezan yarım kaldı. Belki de hiç başlayamadı.

  Senai DEMİRCİ

 

 

1月11日

“İnsanlık öldüyse, mezarı Filistin olsun”...

Bir yerde zulüm varsa,

inlemek de aşırı olacaktır, isyan da!

Tekmelenenler türkü söylemez!

Bazı insanlar, bütün insanlık için

ölürler. Bütün insanlık için yaşadıkları gibi.

Zulüm, kısmak istediği sesi nârâ yapar.

Ve bazı ölüler, yaşayanlardan çok daha

yüksek sesle konuşur...

M. Selâhaddin Şimşek (1954-1994)

Şehirlerin sadece ismi yoktur, sıfatları da vardır. Bir mıknatıs gibi çeker insanı kendine doğru...

Gitmeseniz, görmeseniz de o şehirleri seversiniz. Bursa gibi, İstanbul, Konya, Erzurum gibi...

Mekke, mübarek bir suyla, zemzemle karşılar sizi. Medine, hurmasıyla; Şam, tatlısıyla; Kudüs ise, inciri ve zeytiniyle... Bir yudum içtiniz mi suyundan, bir lokma tattınız mı meyvesinden, bir defa olsun soludunuz mu havasını, siz oralısınızdır. O şehri seversiniz, unutmazsınız artık.

Şehirleri insanlar kurar ama, İlâhî öğreti, Allah’ın, melekleri vasıtasıyla bazı peygamberlere, kurulacak şehirlerin yerlerini bizzat gösterdiğini de söyler bize.

Tarihin ilk şehirlerini, bölgesini Allah’ın göstermesi sonucunda peygamberler kurmuşlardır. Oralarda yaşanan hayat, daha canlı, daha kıvamlıdır. Aslına ve kendi öz karakterine daha da yakındır insanın.

Şehirler insan olarak denendiğimiz, sınandığımız merkezler. Yaratılışın ve yeryüzündeki ana maksadın, yani imtihanın gerçekleştiği yerlerdir. Unutma!

Meleklerde, şehirlerde, şeytanlarda.. Ey insan sınandığını sakın aklından çıkarma.

Unutma, Mekke’yi, Medine’yi, Şam’ı, Kudüs’ü unutma! O mukaddes bölgeyi hiç aklından çıkarma. Hicaz’ı, Sina’yı ve Filistin’i de... Hiç unutma... Sınandığını da.

...

Ortadoğu, yüzyıllardır çetin sınavların yaşandığı hareketli ve bereketli bir yer... Şimdilerde hepten öyle.

İlk medeniyetin mimarları olan peygamberlerin çıktığı bu mübarek topraklar, rahat değil, her yeri fokur fokur kaynıyor. Hele de Gazze’de. Bir doğum öncesinin sancıları yaşanıyor sanki. Osmanlı’nın terk ettiği topraklar hiç kimseye yar olmuyor. Ama orada olanlar oluyor, analar babalar kan ağlıyor. Kalbimiz ağlıyor.

Kalp nasılsa, vücut da öyledir. Buraları bütün bir insanlığın kalbi. Kalbimiz hasta, hem de çok hasta. Biz de hastayız ve de yastayız.

Hergün ama hergün karşımızda hiç bitmeyen bir insanlık faciası yaşanıyor. Bu felâket daha ne kadar sürecek? Kardeşlerimiz katlediliyor. Susalım mı? Bir mü’min yüreğinin duâsı da yok mu? Olmasın mı? Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan değil midir? Susalım mı? Susup da yaftalanalım mı? Ne diyelim, nasıl söyleyelim?

Bir söz gerek... Bir cümle gerek... İçine bütün insanlığın kalbini koyacağı bir söz. İçine kalbini koymadığın sözler boştur. Boş söze de gerek yoktur. Mahmud Derviş’in şiirleri gibi meselâ:

“Ama bir gün yükseldi sesimiz: / Korkmuyorum! / Gücünüz yetiyorsa onu kırbaçlayın. / Sesim ki, hâlâ yükseliyor madem. / Korkmuyorum! / Düşün peşine yankıların!”

Ne desin daha; gençliğini yaşayamayan, çocukluğunu hiç yaşayamayan bu insanlar daha ne desin, ne söylesinler...

Bir başka Filistinli şair; “Çatışma ortamında, çocuklar adam doğar” diyor. Nelerin yaşandığını oralarda, bütün dehşetiyle anlatıyor...

İsrail parlamentosunda, yazdığı şiirler tartışmalara yol açan Filistin direnişinin güçlü sesi Mahmud Derviş’i dinleyelim yine:

“Geldi artık çekip gitme zamanınız. / Nerede isterseniz orada ölün / Ama ölmeyin aramızda. / Yapılacak işlerimiz var toprağımızda. / Burada bizimdir mazi. / Bizimdir hayatın ilk sesi. / Bizimdir bugün; bizimdir gelecek. / Burada bizimdir dünya ve ahiret. / Çıkıp gidin toprağımızdan. / Denizimizden, karamızdan. / Buğdayımızdan, tuzumuzdan, taşımızdan. / Defolun her şeyimizden. / Defolun! / Hafızamızdaki anılardan. / Ey yürüyenler eğreti sözcükler arasında!”

Anlık fotoğraflar, anlık haberler, vahşetin boyutlarını anlatmakta yetersiz. Bir ânı dondurup gösteriyor o kadar. Oysa acı çok derin. Ateş düştüğü yeri yakar.

Bazıları için, ölenlerin durumu sadece haberlerdeki rakamlardan ibaret. Halbuki bir insan, bir kâinat demektir. Şehit düşenlerin içinde, bir yakınımız, bir sevdiğimiz ya da kendi öz evlâdımız olsaydı böyle tepkisiz mi kalırdık? Duâlar bu kadar isteksiz mi olurdu? Sanmıyorum. Oysa onlar bizim mü’min kardeşlerimiz. Görmesek de, bilmesek de, Allah’ın (cc) Kur’ân’la gerçekleştirdiği bir kardeşlik bağı bu. Kardeş kardeşe bu kadar uzak olur mu? Kameralar, bir babanın kucağında evlâdının cesedini taşırken yüzündeki acıyı gösterdiğinde, insaniyeti ölmemiş hangi yürekten bir çığlık yükselmez ki? Çığlık, çığlığa eklenmez mi? Mü’min kalplerden yükselen her çığlık, bir çığ olup akacak oralara, hedefine ulaşacak İnşaallah. Gözyaşlarımız kan olup akacak, bir sel olup çağlayacak. O kurak topraklara, zalimlerin taşlaşmış yüreklerine de ulaşacak İnşaallah.

Ey Filistin, ey Kudüs, ey Gazze! Şayet unutursam seni; sen de unut, sen de unut beni. Hz. Peygamberimin (asm) ayak bastığı ve oradan Mi’raca yükseldiği mübarek belde.. Şayet unutursam seni, sen de unut beni, sen de... Beni, bizi, hepimizi sen de unut, sen de...

O kan orada akar da, mü’min yürekler durur mu burada? Madem bir vücudun azaları gibiyiz; bilsin kardeşlerimiz, çoktan duâya durdu dilimiz ve semaya doğru açıldı ellerimiz...

Kirlettiler kanımızı. Zehir ettiler hayatımızı. Oysa kan, damarda durmalı, damarda kalmalıydı. Çünkü kan damarda temizdir. Bir damlası aktı mı, önü alınamaz olur felâketin. Habil, Kabil kıssası bize neler söylemez ki? O günün zulmü katlanarak bu günlere de ulaşır. Kim ölürse ölsün dünyanın bir yerinde, eğer mazlûm ve mağdur ise, eğer bir de mü’minse ölen, aslında ölen biz, vurulan da bizizdir.

Gözlerimizin önünde mü’min kardeşlerimiz katlediliyor, öldürülüyor. Allah’ım, bu zalimlerin, bu hunhar, bu kan emici vampirlerin, bu kalbimizi sızlatan hainlerin zulmünü yanlarına bırakma. Bu vahşete engel olmak için çırpınanlara maddî ve mânevî kolaylıklar nasip eyle. Allah’ım, o, hiç kimsenin tahmin edemediği ve ne zaman geleceğini bilemediği İlâhî inayetini, Hendek gecesi, Bedir öncesi gibi füc'eten nasip eyle. Mazlûmların âhı şüphesiz arşa ulaştı. Duâlarımızı da o masumlar hürmetine kabul eyle. Bu kıt’adan, bu topraklardan, bu zulmü reva görenleri, bir daha hiç dönmemek üzere bu mukaddes beldelerden def et, çıkar. Zillet ve meskenetin en ağırını ahiretten önce dünyada da onlara tattır yâ Rab!

 

Dayan be kardeşim... Dayan be minik kuşum... İnsanlık öldüyse mezarı Filistin olsun. Mezar taşı da Kudüs olsun. Ya da bu topraklar, insanlığın yeniden dirilişi olsun. Küllerinden yeni bir anlayış, yeni bir örnek topluluk doğsun İnşaallah. Niyazımız bu. Bu temenni ve bu duânın şimdilik gerçekleşmesi uzak gibi görünüyorsa da, Rabbimizin kudreti sonsuz. O’na hiçbir şey ağır gelmez.

Nice zulüm dağları, nice ihlâslı duâlarla yıkıldı. Kendilerini en güçlü zannettikleri bir zamanda nice imparatorluklar, nice krallıklar, bir gecede gümbür gümbür çöktü gitti. Tarihte nice ibretlik olaylar yaşandığı malûm.

Kur’ân’da, bağıyla bahçesiyle övünen bir adamın durumu anlatılır. Bir sabah kalktığında o zat, gurura kapıldığı tarlanın yerinde dımdızlak bir harabe bulur.

Bu herkes için her alanda geçerli ibretlik bir olaydır. Bu dünyada günahlarına ve zulümlerine rağmen hâlâ başına bir şey gelmediğini görerek, şımarıp azanlar ya da kendilerini özel bir statüye koyanlar, hak ettikleri cezayı ve tokadı hiç ummadıkları bir vakitte öylesine şiddetli yerler ki, onlar da hayrette kalırlar.

Biz duâya devam edeceğiz, tâ ki o duânın vakti kaza oluncaya kadar.

“Nasılki güneşin gurubu (batması), akşam namazının vaktidir. ...Ve beliyyelerin istilâsı ve muzır şeylerin tasallutu, bazı duâların evkat-ı mahsusalarıdır (özel vakitleridir) ki; insan o vakitlerde aczini anlar, duâ ile, niyaz ile Kadir-i Mutlak’ın dergâhına iltica eder. Eğer duâ çok edildiği halde beliyyeler def’olunmazsa, denilmeyecek ki: ‘Duâ kabul olmadı.’ Belki denilecek ki: ‘Duânın vakti kaza olmadı.’ Eğer Cenâb-ı Hak fazl ve keremiyle belâyı ref’etse; nurun alâ nur.. o vakit duâ vakti biter kazâ olur.” (Bediüzzaman, Sözler)

Bütün dünya, bu vahşeti, bu faciayı seyrediyor. Yüreğinden kopan bir çığlık, kocaman bir çığ olup düşmüyorsa, seyreden de suçludur. Kılı kıpırdamıyorsa insanların, zulüm dünyayı sarmış demektir. Bu ise başlı başına bir felâketin habercisi ve dâvetçisidir. Eğer insanlık öldüyse mezarı Filistin olsun... Mezar taşı da Kudüs olsun.

Zulme rıza da zulüm olduğundan, zalimlerin icraatlarına seyirci kalmak kadar, zerrece olsun kalben meyletmek dahi büyük bir tehlikedir. Dünyanın fitili bir yerden tutuşursa hiç şaşırmamak gerek. Buna en uygun zemin de sanki bu coğrafyada hazır durumda.

Dün Çanakkale’de, Bosna’da, Çeçenistan’da... Bugün ise Filistin’de ve daha birçok yerde hep mazlûm, hep mağdur biziz. Bizleriz. Müslüman kardeşlerimiz...

Bizim de uyanma zamanımız geldi artık. Aramızdaki kini düşmanlığı tepeden tırnağa, içten dışa söküp atmadan başkalarından yardım ve merhamet, Allah’tan ferec ve rahmet beklemeye hakkımız yok.

Duâlarımız ve kalplerimizdeki duygularımız birleşmeyen su damlaları gibi değil, ittihad etmiş, aynı idealde erimiş olarak akmalı. Kendi içimizdeki engelleri kaldırmadan rahmetin coşmasını bekleyemeyiz. İnşaallah bunu gelecek güzel günlerin hatırına ve yavrularımızın, torunlarımızın mutlu yarınları adına Rabbimizden, gönülden arzu edip isteyelim.

Birlikte duâlar edelim. Biz bir ve berabersek, etten ve kemiktensek eğer, Rabbimizin rızası da rahmeti de bizimledir İnşaallah... Netice bize ait değil... Rabbim, nefsimize ve şeytanımıza fırsat verme. Gazzeli, Filistinli ve dünyanın her yerindeki Müslüman kardeşlerimizi muhafaza ve muzaffer eyle. Sızlayan ve inleyen gönüllerin, gözyaşı döken gözlerin duâsını kabul eyle. Rabbim, düşmanlarımızı kahruperişan eyle. İslâm’ı ve Müslümanları her yerde Azîz isminle şereflendir. Baştaki başlara akıl ve kalplere iman nasip et. Âmin.

***

Saadet asrından ibret alınacak bir hatıra.. Müslümanlara her fırsatta zarar veren ve aramızdaki birlik ve beraberliği bozmaya çalışan Yahudilerin iç yüzlerini gösteren bir olay:

Birgün birkaç Müslüman genç, samimî bir havada sohbet ederken ihtiyar bir Yahudi bunları gördü. Bu hâlin İslâm’ın gittikçe kuvvetlendiğine bir alâmet olduğunu ve böyle giderse kendi aleyhlerine olacağını düşünüp korktu. Hemen gidip genç bir Yahudi buldu ve “Evs ve Hazrec kabilelerinin eski mücadelelerini hatırlat, onları tahrik et, aralarında fitne çıkart” diye onu Müslümanların yanlarına gönderdi.

O Yahudi de o iki Arap kabilesinin cahiliye devrindeki kavgalarını anlatan şiirler okuyup gençleri tahrik etti ve birbirine düşürdü.

O genç Müslümanlar da kahramanlık damarıyla birbirlerinden korkmadıklarını göstermeye yeltendiler. Hemen koşturup silâhlarını kapıp bir meydanlıkta toplandılar.

Bu Yahudi fitnesi, o heyecanlı gençleri kanlı olaylara sürüklüyorken, bu olaydan haberdar olan Resul-i Ekrem (asm) Efendimiz, hemen o gençlerin yanlarına gitti. Peygamber Efendimizi gören o genç sahabeler durakladılar. Rehber-i Ekmel olan Peygamberimiz o topluluğa hitaben şöyle buyurdu:

“Ey Müslümanlar! Allah’tan korkunuz. Allah’tan korkunuz. Aklınızı başınıza alınız! Daha ben sağ iken, içinizde bulunurken hâlâ cahiliyet işleriyle, vahşiyane dâvâlarla mı uğraşıyorsunuz?! Bu hareketlerinizin sonucunun ne olacağını hiç düşünmüyor musunuz?..”

Kaynayıp taşmak üzere olan bir süte soğuk su katıldığında nasıl bastırıyorsa, Peygamberimizi (asm) dinleyen gençlerin galeyana gelmiş duyguları da sönüp gitti. Ve pişman olup ağlaşarak kucaklaştılar.

...

Bütün bu yaşadıklarımızın bir güzel tarafı da, bütün Müslümanların aynı duygularda, aynı gaye ve duâlarda birleşmesi olsa gerek... İnşaallah imandaki, kitaptaki, kıbledeki, duâlardaki, duygulardaki bu birliktelik, aradaki mesafeleri ve engelleri yok edip, hasretini çektiğimiz bütün Müslümanların tekvücut olduğu günleri yakın edecek. Umudumuz ve duâmız bu. Allah (cc) her şeye kâdir...E-Posta: sgunduzalp@yeniasya.com.tr

 

 

 

1月6日

..."İçim serinliyor ilk defa cehennemin varlığından. Haykırdım kaç kere: "Seni seviyorum cehennem..."

Taşları utandırdığın yetti; al kalbini, git cehenneme odun ol!

Taşlar sözünde durur. Nereye koyduysak, öylece kalır orada. Yerinde ağırdırlar. Hangi biçimi verdiysek, sadık kalır yonttuğumuz haline. Beklerler bıraktığımız yerde bizi. Kaypaklık etmezler. Dönmezler verdikleri sözden. Ama senin kanlı dudağından çıkınca söz , "söz" olduğuna utanıyor.

"Dönmek" bile dönüyor anlamından. "Cayma" kelimesi kendi yüzüne bakamaz hale geliyor. Senin durduğun yere ayakucuyla bile girmekten korkuyor vaadler. Fırıldakların başı dönüyor senin dönekliğine bakınca..

Güvenilir taşlara. Emniyet verirler. Yaslanırız kucaklarına. Sırtımızı dayarız hiç kuşkulanmadan. Omuz verirler umutlarımıza. Sert olmaya serttirler ama güleç yüzlerini gösterirler duvar oldukları odalara. Olduğu gibi görünür, göründüğü gibi dururlar. Ama senin yüzün duvardan da duvar... Soğuk. Isınmıyor. Sırtımızı dönmeye gelmiyor. İnsafın kelimesine bile oda olamıyor kalbinin katılığı. Aldatıyor "aldanma"yı bile. Kancık köpeklerin kuyruğuna kuyruk oluyor kanla çapaklanmış kirpiklerin.

İnsaflıdır taşlar yine de. Sular dokununca sırtına, eğilir, erir, yol olurlar. İncecik kökler değince ayak uçlarına, bölünür, dağılır, toprak olurlar. Tazecik filizler dokununca omuzlarına, dönüp bakar, yol verir, çatlayıverirler ortasından. Göz göz pınarlaşır yumuşacık dudaklara değesice. Dereler boyu yoldaşlık eder su serinliğine. Ama senin şom ağzından kin ve nefret akıyor. Senin yüzünü görünce tebessümler donuyor, umutlar kaskatı kesiliyor. Kalbin insafı un ufak ediyor, kovuyor, yok ediyor. İnsaf yüzünün uğursuz kıvrımlarında boş yere yer arıyor kendine.

Çocukla çocuk olur taşlar. Kibirlenmezler. Ele avuc a gelirler. Hoplayıp zıplarlar. Sapan taşı olup sevindirirler çocukları. Çakıl gibi ufalanıp yastık olur çocukça koşmaların kıyısında. Ama senin kalbinin olduğu yerde ufalanıyor çocukça mutluluklar. Senin kalbine değen kibir de utanıyor, kin bile kirleniyor. Kalbinden taşan ateş çocuk ellerini yakıyor, bebe yüzlerini parçalıyor. Sevinçleri doğduğuna pişman ediyor.

 

Gölgesi olur taşların. Serinlik sunarlar yanı başına gelenlere. Ateşi perdelerler. Yangından uzak tutar evleri, odaları. Soğurur alevleri. Ama senin kalbinin gölgesi bile yok. Gölgesinin değdiği yeri bile ateş topuna çeviriyor. Azıcık serinlik vaad edec ek olsa, gölgeleri bile kıskanıyor,kavuruyor. Gölgen bile alev alev yanıyor, yakıyor.

Yapıcıdır taşlar. Üste üste koyabiliriz onları. Yerlerini bilirler. Altta kalan üstteki kardeşinin hatırını bilir. Üstteki alttakinin üstüne en fazla kendi ağırlığını bindirir. Ama senin kalbin utanmaz, arlanmaz yıkımlar pompalıyor kuruyasıca ellerine. Altta kalmaya razı değilsin, nefret üstüne nefret yığıyorsun. Üste çıkınca hepten azıyorsun. "Ayak yolu"na bile döşenmez senin kalbin. Basmaya bile değmez üstüne. Daha ayakkabılarım değmeden kirletiyor, pislik püskürtüyor suratından.

Hatır bilir taşlar. Toprağımızı beklerler. Kabrimizin başında nöbet tutarlar. Adımızı kazısak üzerlerine, unutmaz, unutturmazlar. Yüzümüzü yontsak yüzlerine, kansız da olsa, cansız da olsa, gülümserler, bakarmış gibi yaparlar. Enselerini dönmezler yüzlerimize. Tükürmezler. Ama senin kalbin ne bebek ağlayışına kanar, ne anne çığlığına yanar. Soğuğu bile titretir senin kalbin, buzları buz kestirir. Balgam bile iğrenir taş kesilmiş kalbinin ifrazatından.

Utanır taşlar. Çeşme olup ağlarlar. Kıvrana kıvrana yola düşerler. Kaldırımlarda kimsesizlere yoldaşlık ederler. Köprü altlarında yetimlere teselli sunarlar. Çıplak ayakları yumuşacık, sıcacık okşarlar. Ama senin kalbin taşları bile utandırır. Senin kalbin taşların başını yarar, taşları korkutur. Senin kandan heykelin, senin ateşe kesilmiş etin taşların kalbini çatlatır, yuvalarından kaçırır.

Değil mi ki senin soyundan kimilerinin cürümleri, katı taşlardan daha da katı etmişti kalpleri, soyun gibi sen de taş ol! Değil mi ki, taşın Yaradan'ı, kalplerin Yaradan'ı, senin ve kimi atalarının kalplerini örnek gösterdi katılıkta taşlara, o ataların gibi sen de defol! Değil mi ki, taşlar sağırlıkta, soğuklukta, duyarsızlıkta geri kaldı soydaşın zalimlerin kalplerinin yanında, sen de yok ol!

Kalbini uzak tut taşların başından... Taş ol. Kalbini sök ve al bizimkilere benzeyen bağrından. Al , o çaresiz çocukların attığı taşlardan birini de kalbinin yerine koy. Def ol yeryüzünden, ufalanıp toz ol! Çek o utanç heykeli yüzünü aynalarımızdan. Bizimkini andıran, "insan" sanılan, kokuşmuş cesedinin içinden kaç. Yok ol!

Senin taş kalbinden merhamet umanlar taş olsun. Senin alev kesilmiş dudağının ateşkesine inananlar ateş olsun. Çekil aramızdan.. . Uzak dur göğümüzden. Al ,o tedavülden kalkmış "insan"lığını. Al, o taşları utandıran kalbini de, git, göğsündeki taşınla, soyunu da utandıran kahrolası "insan"lığınla cehenneme yakıt ol!

İçim serinliyor ilk defa cehennemin varlığından. Haykırdım kaç kere: "Seni seviyorum cehennem..." Sayende.. Sayende. Senin sayende...

SENAİ DEMİRCİ  

1月2日

Son kez söyle bana, onca vebali RABBİM yanına kâr bırakacak mıydı?...

SÖYLE BANA…

 

Söyle bana, “üsttün ırk” inancın seni ne kadar daha kamufle edebilir. Üstünlük ırkında mı yoksa zalimliğinde mi gizlidir.

Hak(c.c) katından bildirilen üstünlük oysa ırktan gelen değil, takvayla ölçülendi…

Söyle bana,”vaad edilmiş topraklarının” sırrı neydi. Bunca kana bulanmış ve bağrında feryadı figanlar barındıran bu topraklar gün gelir seni de terk etmeyecek miydi? Tüm fanilik gibi senide derinliklerine gömmeyecek miydi?

Söyle bana, kim barış içinde yaşamak istediğin topraklardan seni söküp atmak, yüreğini kanatıp, canından can almak istedi. Kim baharını zoraki kışlara çevirmek istedi?

Söyle bana, adalet kutsallıkla anılan bir kavram değil miydi? Eğer öyleyse kutsal saydığın bu yerlerde neden adaletsizlik, haksızlık ve zulüm kol gezmekteydi?

Söyle bana, büyüklük muhtaca kol kanat germek değil miydi? Peki, niyetin büyük olmaksa, elli yıldır süren bu zulüm kimeydi. Ya da bir anlık dünyalık zevkin için bunca çileye değer miydi?

Söyle bana, senin adına yuvalar yakılır, evler bombalanır, çocuklar ailesiz, aileler evlatsız bırakılırken, uykunun olmadığı geceler, güneşsiz sabahlara uğurlanırken, nasıl olurda gözlerini huzur içinde kapatıverirdin?

Söyle bana, bu canilik değilse, daha dili dönmemiş bebekleri öldürmenin başka bir ifadesi mümkün müydü? Vatanlarında mülteci olan yüreklerin feryatları senin lugattınca ruhsuzluk muydu?

Söyle bana, bu kinin amacının ve sonuçlarının üzerine bıraktığı mutluluksa ve kazandım zevkini yaşatıyorsa sana, acaba insanlığın kan dökmeden yaşadığı hakiki mutluluk bir yalan mıydı? Birilerini yok edip kazanmak acaba hakiki kazanmak mıydı?

Söyle bana, adına bu âlem yaratılmış olan bile bırakıp giderken, bu üç günlük dünya sana kalıp yar olacak mıydı? Ya da mazlumun ahı yakanı iki cihanda bırakacak mıydı?

"Söyle bana” demiyorum artık, söyleyeceğini dön bir yüreğine söyle, sence verdiğin cevap mantıklı mıydı?

Yoksa baştan aşağı menfaat ve haksızlık mı kokmaktaydı?

Son kez söyle bana, onca vebali RABBİM yanına kâr bırakacak mıydı?

İlknur DOĞANAY