ahmed 的个人资料ahmeds...Güzellikler Rab...照片日志列表更多 工具 帮助

日志


10月28日

Lâl edilmiş çığlıklarımızın arifesinde haykırmalardayım.Şükür ki kapsama alanını aşacak yankılarım.Hadi kesin sesimi!Susturun içimdeki susmayan beni...

haykırıyorum: o halde  susturun (!)

Asra yemin olsun ki,
en çok kendime zulmettim!



"Stratejik bulmadılar düşüncelerimi.
Çağın tuğrasını çektiler, mil niyetine"
...
- Hangi pranga öfkemizi içimizden söküp atabilir ki?

Aklım başımdan istifa edeli çok oldu. Kaç zamandır ruhuma kinimi üflüyorum.
Karabasanlar kesiyor soluğumu. İçimin boşluklarından intihara teşebbüs ediyor travmalı tüm duygular.

Katlime ferman, yine "ben" oluyorum.

Üç kuruşluk susuşlarla mevte kadar bozdum misâkımı. Rant sağlama peşinde değilim. Siyasete kurban edecek bir davanın mensubu hiç değilim.
Yalnızca düş peşindeyim.
Hadi sen de düş peşime...

Bu ipte kaç cambaz oynama kavgasında böyle?!
Yargısız infazlarda nöbet tutuyorum.
Hangi yaramdan sarılıyorsam tekrar kanıyorum.


Asra yemin olsun ki,
kinim en çok kendime!..



Kend(t)ime küstü/rüldü/m.
Hüsranların yamacında gezineli dünyaya sataşır oldum.

Bir ters- bir düz sövüyorum, çağın dışına çıkamayan yanımıza.

Bir çığlığa susuyorum. Avaz avaz ayaz oluyorum. Üçüncü çoğul kişiler ünlemlerimi elimden almış olsalar da: HAYKIRIYORUM.
Şimdiki zamanı yaşayanlar telaşa kapılmasınlar! "DİNİ GEÇMİŞ ZAMAN"a uyarladılar "uzlaşan" tüm fiilleri.


Asra kasem olsun ki,
İsyanım kendimedir!


Bütün çilemi alt alta toplasam kaç yürek eder? Kaç kahırlık yanmışımdır geçen bunca yılda ben? Bu hesap, kitaba uymaz. Dağıt ve tekrar topla, sağlamasını yap sonra(!)

İsyanım kavgamın şanındandır. İsyanım gönlümün susmaya razı olamayışındandır. Sus(ma) ve isyankâr olma gönlüm(!)

dua5ts4.jpg

Asra yemin olsun ki,
Aldanış üstüne aldanışlardayım!



Güneşin avuçlarında yakalıyorum yüreğimi. Kendimi arayışlarım uzun metrajda. Bakiyem dibe vurmada. Ruhsatım yok vakte şükür biçmeye. Aldanış ki, yakama yapışan yazgı. Aldanmışlık ki, ardışık mahvoluşlar seansı. Tüm aldanışlarımın bileşkesi yamalı bir mağlubiyet! Aşınan zamanların vurgunuyum ben. Gazap üstüne azap giydirilmiş hükmüme.

Gittikçe ufalıyorum..
Hudutları aşan zihnim sınır dışı ediliyor.
Düşlerimden yırtın libasımı.
Düşüncelerimi dar ağacında ağarlayın.
Fikir sancıdır, ağır bedel ister biliyorum..
Düşünüyorum: hadi öyleyse vurun.
Çekin ipimi!
Azrail'e baş eğersem, aklımla aramı bozarım.



Asra yemin olsun ki,
Haddi aşan hatalardayım.



Niyetsiz bir tevbe kaç günahı silebilirse, o kadarım. Sınır tanımaz bir acziyetin sınırındayım. Aldanışlar uçurumundayım, heyhattt!...

AYARI BOZUK BİR ÖMÜR, KAÇ ÖLÜME DENK GELİR?


Asra yemin olsun ki,
İnsanlık ziyanda. . .



İki yol arasında gel-gitlerdeyiz. Ne tam iman, ne tam inkar.. Ölüm değmemiş yaşamımıza, hakikatin gölgesindeyiz. Sabrı ve hakkı merkez edinemeyenleriz. Bir tarağın kırılmış ve ayrılmış dişleriyiz..

-FE EYNE TEZHEBUN?-

Bu gidiş nereye?

İnşallah SELAMETe.
İnşallah HİDAYETe.
SIRAT-I MÜSTAKİMe..

YA RAB!
SEN BİZLERE MERHAMETİNDEN LUTFEYLE!



Lâl edilmiş çığlıklarımızın arifesinde haykırmalardayım.
Şükür ki kapsama alanını aşacak yankılarım.
Hadi kesin sesimi!
Susturun içimdeki susmayan beni.

EyvAllah özgürlüğün tene değişine!
EyvAllah!

Fatma Erdim

10月23日

...Anne sevgisi, Eş sevgisi, Kardeş sevgisi, Evlat sevgisi, Sevgili sevgisi, Allah dostlarına duyulan sevgi, hepsi birdir.. Hepsi tek pınardan beslenir...Çünkü SEVGİ tektir...

AŞK TEKTİR...!!!



Yaratıcının en mükemmel tasarımıyım ben.

İnsanım ! Ve en mükemmel şekilde tasarlandım.

"Ben gizli bir hazineydim, istedim ki bilineyim" diyerek yarattığı âlemlerin en sevgilisi Muhammed'in nuru aşk-ı ile yaratılan kâinatın malıyım. Yani büyük bir aşkın ürünüyüm.

Aşk çocuğuyum ben..

Âşık olmak ve kâinata sevgimi sunmak üzere programlandım Yaratıcım tarafından.

Aşk ne zaman, ne de mekân arar.

İlle de mekân derseniz kalbim derim.

Zaman ise; geldiği andır...


O gelmeden hissettirir kendini, olaylarla belli eder geleceğini.

Sanki geleceğini bilir gibi beklerim onu.

Bir hassasiyet bir durgunluk başlar yüreğimde,

Fırtına öncesindeki sessizlik gibi bir sükût kaplar etrafımı.

Sanki bir şeyleri hisseder ama ne olduğunu kestiremem bir türlü.

İşte o an aşk kapımdadır, içeri girmek için davet bekler benden.

Ben aşkı bilsem de O'nun kadar aşkı hiç kimse bilemez.

O sevenlerin en sevenidir, çünkü aşkı yaratan O dur.

O aşkın ta kendisidir.

Sevmeseydi zaten yaratmazdı beni.

O, istenmeyi istemeseydi, istemeyi içime vermezdi.

O sevilmeyi ister, O istenmeyi bekler.

Ve yine insanla ayna tutar insana..

Aslında aynada O'dur, Sevgide O'dur, Aşk da O'dur.

O benim kapıma gelen deli sevdamdır..

"İnsan benim sırrımdır. Ben insanın sırrıyım " der.

Sır nedir?...

Aslında kâinattaki en büyük sır "AŞK" tır.

Sev der, çok sev ama en çok beni sev..

Sevdirir birleştirmez, Gösterir yaklaştırmaz, Özletir hasret bırakır, Âşık eder kavuşturmaz.

Zaten kavuşsa adı ÂŞK olmaz.

Yan der, çıra gibi yan ama tutuşma der.


Tutuşacaksan sadece benim için tutuş.

Bir baş eğmezliktir insanın hayata karşı hırçınlığı.

Ve kendini bildiği andan itibaren aşkı arar.

Kâinattaki her şey O'nu arayıştır aslında..

O'nu keşfetmek üzere programlanmıştır hayat.

Her şeye rağmen AŞK tektir.

Gecelerce yıldızların parıltısını seyredersiniz,

Ne güzel, Ne ulaşılmazdır onların ışığı.

Ama onlarda güneşten alırlar parlaklıklarını.

Güneşi seyredemezsiniz gözleriniz kamaşır.

Gaye-i ışıktır güneş, Vesile-i ışıktır yıldızlar, güneşi yansıtırlar.

Vesile-i AŞK tır insan, Gaye-i AŞK tır Allah

Ve perde-i AŞK tır insanı sevmek.

İnsanla perdeler kendini hasret bırakır özletir göstermez.

AŞK-ı dünyevidir insan ve AŞK-ı uhrevidir Allah.

O kulunun kalbine nazar etmeye görsün,

Kıvılcımı yaktı mı artık hiç kurtuluşunuz yoktur.

O yarattığı kulunu sevdirerek yaklaştırır kendine.

Sevgilinin zatında aslında kendi nurudur görünen.

Seven O'nu sever, Arayan O'nu arar,

İsteyen O'nu ister, Özleyen O'nu özler.

Peşinden koştuğumuz da O, Kavuşmak istediğimizde O,

Sarılmak istediğimizde O dur..

AŞK; tekdir..

Aslında en büyük lütûftur bu, Kulunun kalbine koyduğu kor ateş.

"Her göz etmez fark, İşitmez her kulak,

Saklı olmaz birbirinden CAN ve TEN

Canı görmek için izin yok ki bil ki sen

Bir ateştir, yel değildir ney sesi;

Kim ki ateşsizdir; Yok olsun böylesi " der Mevlana..


İşte yana yana gelir kul ona.

Mucibince amel ederse dünyevi aşktan uhrevi aşka geçiverir.

Aslında Mecnun'a Leyla'dan tecelli eden de onun aşkının nurudur.

Ama o kalbe kendi sevgisinden daha şiddetli bir sevginin girmesine müsaade eder mi hiç?

Kulunu kullanır, önce kulunda hissettirir zatını, Gönlüne lezzet tat verir. Güllerin kokusunu gül kokusuyla duyurur, Bülbüllerin sesini dinletir, Şakayıkların

renklerini gösterir, Fark ettirir hayatı, Aldığı soluğu hissettirir. Sonsuz sevgi pınarından su içirir. Sevmeyi böyle öğretir kuluna.

Sevince, İlkbahar olur Sonbaharlar âşıklara.

Ve aşkı insana insanla efsane eder ve aşığı aşka müptela eder.

Aşık artık maşuğunun peşinden koşar, her yerde onu arar.

Leylalar Mecnunlar, Yusuflar Züleyha'lar, Ferhatlar Şirirnler ve daha nice efsaneler bu aşkla ona erdiler.

Anne sevgisi, Eş sevgisi, Kardeş sevgisi, Evlat sevgisi, Sevgili sevgisi, Allah dostlarına duyulan sevgi, hepsi birdir.. Hepsi tek pınardan beslenir.


Çünkü SEVGİ tektir..

Bilmeden Allah'ı sevmektir ÂŞIK olmak, işte budur aşka mecaz katmak.

O zatını, Kulunun suretinde gizler görünmez, ama O kulunu görür..

O bilir, O çok sevdiği kulunun kendisini aradığını,

Bir gün mutlaka kendine âşık olacağını da bilir.


Bu aşkla Mahmut Hüdai-ye kadılığı bıraktırır.

İbrahim Ethem'i atlas yorganından çıkartır.

Bişr-i Hafî'ye bütün varlığını tükettirir.

Niyazi-i Mısri'ye mum yaptırıp sattırır.

Ferhat'a dağları deldirir, aşığa acı çektirir.

ÂŞIK sadece sever,


O sevdiği ile birlikte olmayı sever, o sevmeyi sever ve

"Seni seviyorum" demeyi sever.

Âşık, ÂŞKA âşıktır, ÂŞIK aslında SANA ÂŞIKtır...


Tek "Seni seviyorum" "Seni seviyorum" demeyi seviyorum..

Güzin Osmancık

 
10月17日

Aziz dost !..Zorluklar karşısında ümitsizliğe kapılma.Sıkıntıların arasında,Karanlıkların içinde,Kendi kendini hapsetme !..Geceler hep gündüzlere gebedir.

AZİZ DOST

Her Yokuşun Bir İnişi Var

Aziz dost !..
Zorluklar karşısında ümitsizliğe kapılma.
Çünkü her şeyin bir sırası vardır.
Açlıktan sonra tokluk,
Uykusuzluktan sonra uyku,
Hastalıktan sonra sağlık vardır!..

Elbette ki;
Sefere çıkan, bir gün dönecek,
Uzakta olan gelecek,
Kaybolan bulunacak,
Ve karanlık,
Bir gün aydınlıkla son bulacaktır.

Çünkü;
Her yokuşun bir inişi,
Her zorluğun bir çözümü vardır!..

* * *

Aziz dost !..
Müjdeler olsun;
Geceyi kovalayan bir gündüz var.
Karanlığı kovalayan..
Dağların, tepelerin üzerinde..
Derelerin, vadilerin arasında..
Beliren bir ışık var !..

Müjdeler olsun;
Sıkıntıdan sonra gelen,
Onu unutturan,
Belki yarından daha yakın olan,
Bir ferahlık var !..



Çünkü ;
Her yokuşun bin inişi
Her zorluğun bir çözümü vardır !..

* * *

Uçsuz bucaksız çölü,
Ve engin denizleri görürsen,
Bil ki;
Onun ötesinde,
Kıyısında,
Yeşil vâhalar..
Şırıl şırıl akan sular vardır!..

Sürekli çekilen bir ipi görürsen,

Bil ki;
Bir gün gelecek
O ip kopacaktır !..


Çünkü;
Her göz yaşından sonra bir gülümseme,
Her korkudan sonra bir güven,
Ve her ürkeklikten sonra bir durulma vardır !..



Aziz dost !..
Tarihin derinliklerine dön ve unutma;
Ateş bile,
Hz. İbrahim’i yakmamış…
Çünkü ilâhî kudret,
Ona bir serinleme penceresi açmıştı!..
Ateş onu yakacağı yerde,
Onu serinletmişti!..

Deniz bile,
Hz. Mûsâ’yı ve beraberindekileri boğmamış…
Çünkü ilâhî güç,
Onları yalnız bırakmamıştı !..

Yılan bile,
Azılı düşmanlar bile,
Son peygamber’e ve mağara arkadaşına
Zarar vermemiş…

Çünkü;

“korkma Allah bizimle beraberdir” inancı,
Onların tek güvencesi olmuştu !..

* * *

İnsan vardır;
Zamanın kölesi olmuş..
Sıkıntıdan,
Uğursuzluktan,
Başka bir şey göremez olmuş…
Çünkü o,
Yalnız odanın duvarlarına,
Ya da evin kapısına bakmıştır…


Oysa;

Duvarların ötesine bakıverse..
Surların dışını düşünebilse..Görebilse..
“Gün doğmadan neler doğar” ı kavrayabilse;
Zindan bile onun için bahar olur.

Çünkü o zaman bilir ki;
Her yokuşun bir inişi,
Her güçlüğün bir çözümü vardır !..

* * *

Şu halde aziz dost !..
Sıkıntıların arasında,
Karanlıkların içinde,
Kendi kendini hapsetme !..
İçinde bulunduğun zor ortama,
Kendi kendini mahkum etme !..

Günler geçicidir.
Zaman değişkendir.
Geceler hep gündüzlere gebedir.
Gelecek ise gizlidir.
Onu bilen ve yöneten
Yalnız bir yüce varlık vardır!..
Ola ki yakında O,
Mutlu bir ortam yaratacaktır.

Çünkü inanmalısın ki;
Her yokuşun bir inişi,
Ve her zorluğun bir çözümü vardır !
Alıntıdır...
10月11日

Neydi sahi "aradığımız"...Aradığımız, aslında kaybettiğimiz "şükrümüz"dü...Başka hiçbir şeyle dolmazdı içimizdeki boşluk ve hoşnutsuzluk..

Şükür, neredeydi?...

Şükür....
Ne zaman kaybettik seni biz?..Ve ne zaman bu kadar sitemkar, bu kadar hoşnutsuz olduk..
Yediğimizin içtiğimizin, gördüğümüzün, gezdiğimizin, işittiğimizin, hissettiğimizin, tattığımızın, tuttuğumuzun,
en mühimi,
aklımızın
ve sağlığımızın,
şükrünü ne zaman kaybettik biz?..

Biz şükrü kaybettik, stresle sardık bedenimizi..
Sinir sistemine yüklendik farkında olmadan..
ve ince ince ağlarla tüm vücudu kaplayan sinirler, organları ve hatta zihinleri hasta etti, geri dönüşümsüz hasarlar verdi..
Cilt ile sinir sistemi aynı kökenden yaratılmıştı, ciltten çıktı hastalıkların kimileri..
Evet, sinirdi, stresti, mutsuzluktu, hoşnutsuzluktu, karamsarlıktı, tatminsizlikti
ve şükürsüzlüktü hep şikayetlerimiz..
Dilimizden eksik etmediğimiz..

Ne ki, şikayetin ucu nereye gidiyordu, bilmediğimiz..
Şükrü bulsak yeniden, gelir mi mutluluğumuz, huzurumuz, kanaatkarlığımız, ruh ve beden sağlığımız??..

Neydi isteyip de alamadıklarımız??
Daha iyi bir ev mi, araba mı, giysiler mi, yiyecekler mi, turlar geziler mi?..
Başarı mı, övgü mü, itibar mı, kibir mi?..
Uğruna mesailerimizi, emeklerimizi, zihnimizi harcadıklarımız?..
Neydi sahi
"aradığımız"..

Aradığımız, aslında kaybettiğimiz "şükrümüz"dü..
Başka hiçbir şeyle dolmazdı içimizdeki boşluk ve hoşnutsuzluk..

Ama şükür yoktu ortalıkta,
ve içlerimiz
bomboştu..

Hayatlarımız, bir ucundan delinmiş çuvaldaki tanelerin boşalması gibi boşalıyordu..Boş bir çuvala dönüyordu..

Püff dese rüzgar; düşecek, yıkılacak bir çuval..

İman zedeleniyordu, hayat boşa sarf olunuyordu..

Her yerde bir kayıp esintisi, esip duruyordu...

Ama yaşlı bir teyze buldu onu..
Ekmek bulamadığı günlerde, onunla doydu..
Ölmekten değil, ölmemekten korktu..
Açlığa ve hastalığa sabretti..
İşte, tüm mesailerini dünyalık emeller, hırs ve ihtiyaçlar için sarf etmemişti,
çuvalında bir tanecik buğday yoktu belki..
Ama hepimizden büyük bir serveti vardı..

Şükür..

O şükür dedikçe ışıldadı gözleri...
O şükür dedikçe utandım gözlerimden..

Şükür.. dedim..
Neredeydi?..
 
Rabia Nazik KAYA
10月8日

Bize maddi yağmurlar gerek temizlenmek için... Ve manevi yağmurlar, kalbimizin kirlerini silecek...

 İnsanlar Kirletmese Her Yer Tertemiz!



YAĞMUR yağıyor, önce havayı temizliyor... Havada savrulan tozlar, biriken gazlar yere iniyor... Pırıl pırıl oluyor atmosfer... Sonra yere düşüyor damlalar, bütün kiri söküp çıkartıyor... Ardından akışa geçiyor, küçük derecikler oluşturuyor... Önüne gelen süprüntüleri alıp ırmaklara götürüyor... Irmaklar da denizlere taşıyor yükünü... Bu maddeler denizdeki canlılara rızık oluyor... Yeryüzünde kullanılan suyun temizlenmesi gerek... Nasıl olacak bu iş? Bizi aşar... Bu da gerçekleşiyor... Yeryüzünün buhar kazanları olan denizler, göller, su birikintileri buhar olup göklere çıkıyor... Her gün milyarlarca metre küp su... Bir pompalama işi var yerden göğe... Akıllara hayret veren bir biçimde çalışıyor bu pompalar... Göğe yükselen buhar, bulut oluyor... Sonra yağmur olup suluyor yerin yüzünü... Üstelik karalara geliyor bu bulutlar... Rüzgâr adlı başka bir görevli işini o kadar güzel yapıyor ki... Koyunlarını güden bir çoban gibi güdüyor bulutları, taşıyor karaların üstüne... Sonra damlalara dönüşüyor buhar kümeleri... Temiz, damıtılmış bir su iniyor yerin yüzüne... Her adımında mucizeler gerçekleşiyor... Bu yağmur dağları yıkıyor, ovaları, tepeleri, vadileri, ağaçları, hayvanları, yerleşim birimlerini temizliyor... Rüzgâr da temizlik görevlisi... O da üfleyerek temizliyor her yerin tozunu... Şehirlerde kullanılıp kirlenen havayı alıp götürüyor, yerine temiz hava getiriyor... İnsanın kirli elleri kirletmemişse her yer tertemiz... Nerde insan varsa orda kir var, pislik var... Yalnız gökte ve yerde mi bu temizlik? Denizlere bak, orada deniz canlılarının cenazelerini temizleyen görevliler var... İçindekileri et yiyici hayvanlar temizliyor, üste çıkanları da martılar ve benzerleri... Ve daha bir sürü temizlik erleri... Deniz de parlıyor insanı âşık edercesine... Karaların kartalları, akbabaları, karıncaları, bakterileri de birer temizlik memuru... Nerde bir hayvan cenazesi olsa gidip yiyor, çevreyi kirletmesine engel oluyorlar... Şimdi uzaya bak... Sürekli yıldızlar ölüyor, dev gibi küreler yıkılıyor... Ama feza da tertemiz... En uzak yıldızları bile teleskoplarla görmek mümkün... Gök cisimleri tesadüflerle hareket etmiyor, hepsi bir düzenin esiri... Aksi halde dünyayı harap edecekti, senin de o güzel başına taşlar inecekti... Temizlik işleri bu kadar mı? Hayır, bitmedi... Çünkü her yeri kaplayan bir iş, bir eylem var... Tüm varlıkları kapsayan bir fiil... Allahın “Kuddus” isminin varlık aynalarında yansımasından söz ediyoruz... Evet, temizlik fiilinin öznesidir, Allah... Bu iş için de nice varlıklar yaratmış... Yerleri, gökleri, denizleri, uzayı temizletir, kendini temizlik diliyle de tanıtır tanımak isteyenlere...

Şimdi sen kendini incele... Göz kapakların nasıl da temizliyor gözlerini... Gözyaşında eritici bir özellik var, gözüne giren tozu yok ediyor... Sen de görebiliyorsun... Her an kanın temizleniyor... Minnacık askerler, alyuvarlar ve akyuvarlar her an hizmette... Havanın zerreleri de boş durmuyor, kanı temizliyor... Hepsi düzenli, uyumlu, hikmetli...

Bu işler hiç tesadüf eseri olur mu? Görünmez bir el öyle bir düzen kurmuş, öyle güzel işletiyor ki, her yer temiz oluyor. Elbette temizlik fiili de bir özne ister... Bir küçük ev bir ay temizlenmese içinde durulmaz... Bir fabrika da süprüntüler temizlenmese içinde çalışılmaz... İnsan bir ay kendini temizlemese yüzüne bakılmaz, kokusundan yanına yaklaşılmaz... Peki, bir fabrikaya, bir otele, bir büyük eve benzeyen şu görkemli evreni, şu güzel dünyayı kim temizliyor... Bütün varlıkların içini, dışını...

Bir de manevi kirler var... Şüpheler, kuşkular, kuruntular... Ve günahlar... Bunlar da kalbin, ruhun kirleri... İnsanı iç sıkıntısına iten paslar... Bunalıma sürükleyen karanlıklar... Onları temizleyen de, Allah... Yeter ki arınmak istesin insan, pişman olsun, tevbe etsin... Kuddus ismi orada da tecelli ediyor, beliriyor, görünüyor... Bize maddi yağmurlar gerek temizlenmek için... Ve manevi yağmurlar, kalbimizin kirlerini silecek...

Ömer Sevinçgül

10月2日

Ve insan unuttu!..İnişler, çıkışlarla dolu hayatında hep zikzaklar çizdi durdu insan. Hazreti Mevlânâ’nın dediği gibi: “Hayvan hayvanlığıyla kurtuldu, melek melekliğiyle. İnsan ikisi arasında yalpalayıp durdu.”...

Ve insan unuttu!..

Neyi ve kimi?

En başta kendini ve sonra da ölümü.

Var mı bilen son gününü, son saniyesini ömrünün, var mı?

Sonra kalbini ve Rabbini unuttu insan. Unuttuğumuz o kadar çok şey var ki...

Tarlalardaki buğday başaklarının rüzgârın ninnisiyle salındığını da unuttu. Kırlara çıkmayı, çiçeklere bakmayı unuttu. Binler meyve veren ağaçları, kuru odunlardan ibaret olan bu mübarek ağaçların nasıl meyve verdiğini de unuttu. Ağaçların birer postacı olduğunu unuttu. Mektubu açtı okudu ama göndereni unuttu…

Üstüne kurşun gibi düşmeyen, tek tek gönderilen yağmur taneciklerini de unuttu. Sonsuz rahmeti unuttu. Üst üste bindirilip de balyalar hâlinde inmeyen kar tanelerini de unuttu. Kimin, hangi ince hikmetle onları bir bir gönderdiğini de unuttu.

İnsan bu dünyaya, muhteşem ve muazzam bir dâvâ, bir ideal için gelmişti. Omuzundaki yükü ve sırtındaki küfeyi bırakıp kaçan bir hamal oldu. Hâlbuki hamal, yükün altında güzeldi...

Neyi unutmadı ki insan?...

Allah’ın kendisine yaptığı bunca iyiliği çok çabuk unuttu. Gökyüzündeki ayı, güneşi, yıldızları, tarlaları unuttu, baharı, çiçekleri unuttu, kırları, kuşları unuttu. Zamanın oralarda ne kadar yavaş geçtiğini de unuttu.

Bir filmden küçük bir sahne:

Ünlü bir fotoğrafçı, kırlarda hayvanları otlatmakta olan mal sahibine bakıp:

“Çoban nerde?” diye sorar.

“Ona bazen izin veriyorum” der patron. Fotoğrafçı:

“İşleri buradan mı takip ediyorsun?”

“Evet, cep telefonu yeterli.”

“Burada niçin bulunuyorsun, maksadın ne?” Patron bir göz kırpıp şu cevabı veriyor:

“Dostum, kırlarda zaman, yavaş geçiyor, bunu fark ettim. Onun için bazen çobana izin veriyorum, vaktin kıymetini bilmeye çalışıyorum.”

***

Vakit bereketini kaybettiyse eğer, anlamsız telâşımızın ve bitmek bilmeyen lüzumsuz bir yığın işlerimizin de suçlusu biziz.

Ve en kötüsü insan, ölümü de unuttu. Hem de ne unutmak! Dünyasında böyle bir kaygı bile yok. Geçenlerde arka arkaya gelen ölümler üzerine, tanınmış bir san'atçı televizyon ekranlarından şöyle sesleniyordu:

“San'at dünyamızda bir yaprak dökümüdür başladı bu aralar. Ölümler çokça olmaya başladı. Biri bunlara dur demeli.”

Ne demek istiyordu bu garip insan? Gayet açık. Ölümü hayattan bu kadar dışlayıp çıkarınca onun Yaratan’ın bir fiili olduğunu düşünmek aklına bile gelmiyor insanın. Ölümü unutmak, ömrü uzatmıyor. Ölümü unutan insanı, ölüm unutmuyor. İnsan sadece unuttuğuyla kalıyor, o kadar.

Zannediyor ki, Yaratan istediği zaman değil de, kendi istediği zaman ölecek bu insancık. Ne büyük bir gaf, ne büyük bir gaflet, aman Allah’ım! Gafletin de mertebeleri var…

Evet, insan kendi nefsinde ve kendi dünyasında sınırlı kalınca görün işte, neler söylüyor. Oysa kâlp ve ruh gibi daha üstün mertebeleri de vardır insanın. Nefsin kendi başına buyruk olması, tehlikelerin en büyüğü.

Sanki donmuş, uyuşmuş bir hayatın üzerine, ruh üfleniyor her sabah ılık ılık. Kim farkında? Ezanlarla başlıyor her sabah uyanış. Bu seslerle doğuyor yeni bir gün. Tevfik Fikret’in dediği gibi: “Bütün tabiat o dem / Kıldı secde-i şükran.”

Kâinat ayakta, insan yatakta. Olur mu hiç?!

Evet, böyle bakınca ne kadar güzel oluyor yaşamak. İnsana yakışan, verdiği sözü hatırlamak, o söze sâdık kalmak.

Ölümü durdurmak, ölümü öldürmek, ölümü kaldırmak mümkün mü? Ne kadar arzu ederdim o insanın hayat hakkında doğru bir söz söylemesini, ne kadar. Kendimi o insana karşı suçlu hissediyorum, vazifemi yapmadığımı düşünüyorum, yapamadığımı düşünüyorum.

Evet, Kur’ân-ı Hakîm’in sayfalarını bir açıp baksa ve okusa, bir baksa insan, Rabbinin kendisine neler neler söylediğini duyacak:

“And olsun ki, Biz, bu Kur’ân’da insanlar için her çeşit misale yer verdik.” (Rûm Sûresi, 58).

“Biz bu misalleri insanlara anlatıyoruz ama onları, bilenlerden başkası düşünüp anlamaz.” (Ankebut Sûresi, 43).

Yine Araf Sûresi’nin 176. âyetinde:

“Kıssayı anlat, belki düşünür, öğüt alırlar” buyrulur.

Evet, öğüt almak, ders almak ve bu dersin etkisiyle uyanmak…

Ne güzel söylüyor şair Cahit Irgat:

“Bir damla düştü gözlerime / Geçen buluttan / Hatırladım inanmanın ne olduğunu.”

“Hatırla ki” diye başlayan bir âyet vardı. Anılması bile hiç söz konusu bile olmayan bir su damlası hâli vardı ki insanın, onu da unuttu. Onu hiç unutmayan Rabbini de unuttu. Allah da ona kendini unutturdu. Şimdi cehennemî bir azabın içinde kıvranıp duruyor insan. Daha cehenneme gitmeden, dünyada tadıyor bu azabı. Şeytanın adımlarını izlememeliydi insan. Şeytan Rabbini unutmuştu, kalbinde mârifete zerre miktar yer kalmamıştı. O zulmânî hâli bize de lâyık görmeye çalışıyor. Şeytan insana önce kendini unutturur, sonra Allah’ı. Bu tuzağa dikkat, 13. Lema’da çaresi var bir bak.

Sonra; unutan insan diklendi durdu Rabbine karşı. Ne yüzü ne de hakkı vardı isteyecek. Her şeye rağmen Rabbi, son derece merhamet ve şefkat sahibiydi. Onu her türlü isyana rağmen kulluğuna layık gördü.

İnişler, çıkışlarla dolu hayatında hep zikzaklar çizdi durdu insan. Hazreti Mevlânâ’nın dediği gibi: “Hayvan hayvanlığıyla kurtuldu, melek melekliğiyle. İnsan ikisi arasında yalpalayıp durdu.”

“Ne olacak hâlimiz?”

Bu soruyu günün her saatinde sormalıyız kendimize. Elimizden bir tutanımız yoksa, bizi bizden daha çok bir düşünenimiz yoksa, ne olacak hâlimiz? Evet, her günün sabahında içimizden yankılanan sesler yükselmeli. Vicdanımızı dinlemeliyiz ve onun sesini duyup tövbeye yönelmeliyiz. Uyanışımız bugündür, belki bu sabahtır. Pişmanlık duyulmayan ve tövbe ile uyanılmayan her sabah, hafif bir rüyadan daha ağırına geçmektir.

Uyanmak; kafa gözünün açılması değil, kâlp gözünün açılmasıdır.

Herkes bir şeylerden sorumlu, insan ise bütün kâinattan. Şükrün bir çeşidi de namaz ile kendisine verilen bütün nimetlerin Rabbine karşı takdimini de içeriyor. İbadeti terk eden, kâinatın ibadetini de görmüyor, göremiyor.

Ve insan unuttu. Ahd-ı misâkı, Elest meclisinde verdiği “Kâlû-belâ” sözünü de unuttu. Hatırlaması gerekir, ölmeden önce ona birilerinin niçin dünyaya gönderildiğini hatırlatması gerekir. Yolu, yolculuğu, kılavuzu ve o rehberin elindeki kitabı, kitaptaki işaretleri hatırlatması gerekir. Attığı her adım, onu bir daha asla dönmemek üzere ebedî bir âleme götürüyor. İnsanın uyanışını bekliyor bütün bir kâinat. Bu kâinatta insan olan bir insan eğer yoksa, kâinat da yok, kâinattaki mahlûkat da yok adeta.

Kâinatta bir ustabaşıdır insan. Ustabaşı işinin başında değilse, diğer işçiler çalışıyor denemez. Gözcülük görevini, şahitlik yükümlülüğünü yerine getirmesi gerekir insanın. Hayretli bir nâzırdır, bir dellâldır, bir ustabaşıdır insan, görevinin başında olmalıdır. İnsan iş başında değilse, kâinatın çalışmasını, işleyişini görmüyorsa, yarın ne söyleyecektir, ne anlatacaktır Rabbine karşı bu insan? Hiçbir şeyin mânâsı yoktur onun nazarında. Her şeyin sorulacaktır bir bir hesabı. Unutmak çare olmayacak, unutmak bir mazeret teşkil etmeyecektir.

Bilmeliydi insan bunu, unutmamalıydı hiç. İnsan unutunca, ona hatırlatma görevini yapacak bir şeyler gerek.

Sadî Şirazî’den bir öykü:

“Bir gün annemin kalbini kırmıştım. Kalktı, yan odadan küçük bir beşik getirip önüme koydu.”

“Evlâdım” dedi. “Küçükken seni ben, bu beşikte sallayıp büyütmüştüm.”

Sadî Şirazî bu hatırayı hayatı boyunca hiç unutmadığını söylüyor. Evet, bazen hatırlatma görevini bir beşik yapar, bazen de bir sel felâketi. Kayar gider ayağımızın altından her şey su gibi. Ömür de öyle geçer gider. Bir yere tutunmalı ellerimiz. Yoksa akıntıya kapılıp gideriz. Dünya ve içindekiler güçlü bir anafor oluşturuyor, bizi kendine doğru çekiyor. “Daha, daha” diye saldırırken hırsla dünyanın daha fazlasına, nice canlar gidiyor, nice ömürler tükeniyor.

Ne güzel diyor Hâfız-ı Şirazî: “Neye alıştınsa onları terk et, onlara aykırı olan şeylere yapış da muradına ulaş.” İnsanın insanca yaşamasına yetecek kadar nasip her zaman vardır bu dünyada, eğer eceli gelmediyse, vakti tükenmediyse.

Hikmetli ve güzel bir söz duydum yakınlarda:

“Allah’ı zikirden gâfil olmayınca ne bir ağaç yıkılır, ne de bir hayvan av olur.”

Değmiyor ebedî hayatı kaybetmeye, değmiyor dinin gereklerini yerine getirmeden yaşamaya, değmiyor. Bediüzzaman ne güzel diyor: “Biz dini severiz, dünyayı da din için severiz.”

Ve insan unuttu.

“Yamadık dünyamızı yırtarak dinimizden / Sonunda din de gitti, dünya da elimizden” diyen şair haklı çıkıyor her zaman. İnsan unutmaya devam ettikçe kaybı hep büyük olacak, kazancı ise hep küçük. Evet, mülk O’nun, nimetler O’nun, biz de misafiriyiz O’nun. Nimetlerin bolluğu, ucuzluğu Allah’tan olduğu ve Allah yarattığı için.

İki arkadaş konuşuyordu ölen birinin ardından. Biri “Ne bıraktı?” diye sordu. Diğeri, “Nesi varsa, hepsini.” dedi. Diğeri “Eğer ölen, ilmiyle âmil ise, geride bıraktıklarından daha fazlasını da yanında götürmüştür; merak etme.” dedi. Bir gün kampanalar çalacak, “şimdi paydos” diyecekler. Unuttuğunu fark etmek ve uyanmak da bir nimet. O nimetin nimet olduğunu anlamak da bir nimet. Gökler ve yer dolusu hamdler ve senâlar o Yaratan’a ki, bütün sonsuz ve sayısız nimetlerini lütfettiği için.

Evet, Peygamber Efendimiz (as.m.), bir hadis-i şerifinde bizi bu dünyanın nimetleri hakkında daha duyarlı olmaya ve unutmamaya çağırır:

“Kıyamet gününde kula nimetlerden sorulacak ilk sual: ‘Bedenine sağlık vermedik mi, sana soğuk su içirmedik mi?’ olacak.”

Bu çağrıya uyan her kula ayrı bir lütufta bulunacak Rabbimiz.

Unutmanın yerini uyanışa terk etme vaktidir artık. Unutuşun hayatımızda nasıl bir yer tuttuğunu, sorgulamanın da şimdi tam zamanıdır...

Selim GÜNDÜZALP