ahmed 的个人资料ahmeds...Güzellikler Rab...照片日志列表更多 工具 帮助

日志


11月28日

...Bedenimi verdim, ruhumu da veremem. Hayır! Ben ebediyet yolcusuyum. Yolcu yoluna gitmeli!...

Ben İnsanım

8c74b4fcb72f634d81b744e372a3fb62_web23b8752ceb811eb681cb0ee91372973afc6aa12390b9926741f685de64c9218

Akik, bir taştır. Gül, bir çiçektir. Arı, bir böcektir. İblis, bir şeytandır. Hâme, bir cindir. Cebrail, bir melektir. Ben, bir insanım. Kendi türünü temsil eden bu varlıklar arasında yerim neresi benim? Kimim ve kimin içinim?
“Nefsini bilen, Rabbini bilir.” Madem öyle, ben önce kendimi bilmeliyim. Rabbimi tanımak ve dünyadaki yerimi belirlemek için kendimi bir anahtar gibi kullanmalıyım. Çevremdeki her şeyi de o zaman anlayabilirim ancak. Zira, bakılandan ziyade, “bakış” önemli. Kendimi tanırsam, “insan”ı da tanımış olurum. “Cüz”ler, “küllî”lerin aynasıdır.

Ben, insanım. Varlık bezmi etrafımda pervanedir. Cebrail, benim için Rabbimden haberler getirir, haberler götürür. İblis, benim için Rabbine düşman kesildi. Hâme, o görünmez varlık, benim mensubu bulunduğum “bir güzel insana” ümmet oldu da şereflendi. Akik, benim iltifatımla değer kazandı. Gül, bir anlık nazarım için gülümser. Arı, bana hizmet etmenin şevkiyle bal yapar.
Aslım topraktır, ama ruhum görünmez fezalarda uçar. Gayb ile şehadet bende buluşur, mânâ ile madde bende birleşir. Efendi de benim, köle de. Cihanın sultanıyım, ama Onun kuluyum. Zirveyim, seçilmişim. Omuzumda üstünlük nişanı takılı, akıl nurudur başımda parlayan.

Kendi başıma bir hiçim. Varlığım bir gölge, elimde olana “benim” deyişim bir vehimden ibaret. Neyim varsa O verdi. Ben, Onun için varım. İlmim, iradem ve kudretim hep Rabbimden. Ben, Mabuduma kulluk etmek için buradayım. Acizliğimi bilir kudretine sığınırım,zayıflığımı görür kuvvetine dayanırım, fakirliğimi anlar rahmetine güvenirim, kusurumu fark eder affımı isterim.
b86d57df81fd6f7cef313acfb51d6bb4garpppda6nmkl

Ben define arayıcısıyım, sırlar ülkesinin yolcusuyum. Onun yolundayım, Onunlayım, Ona giderim. O yolun merhaleleri hem kavuşmadır, hem ayrılık. Her adımda bin ızdırap ve bin lezzet tadarım. Bir yerde duramam, yeter diyemem, gaflet öldürür beni.
Yol tehlikelerle dolu. Bu sırlar ormanının her ağacı ardında bir düşman pusu kurmuş. Nefsim, can düşmanlarımla işbirliği halinde. Ben, Ona gitmek isterim. İblis beni aldatıp kendi yolunda yürütmek ister.
Önümde, gidilebilecek son noktaya kadar giden bir Rehberim, ilimde marifet yollarını tarif eden söz mucizesi bir Kitabım var. Bilirim, gözüm kitapta, özüm izde oldukça İblis beni aldatamaz.
Bütün kapılar bende açılır, bütün yollar benden geçer ve Ona gider. Hem yolcuyum, hem yol. Hem kapıyım, hem anahtar. “Enfüsî tefekkür” bendedir, kendime girer Ona giderim. “Afakî tefekkür” benim işimdir, ibretle cihan kitabını okur, okuturum. Her eser şiirimdir; hisseder, anlatırım.

Her neye baksam Onun sıfatlarını görüyorum. Ne yana dönsem Onun fiilleriyle karşılaşıyorum. Hangi varlığın sinesine kulağımı yapıştırsam, bana Onun güzel isimlerini sayıyor.
Bana, “Niçin akikten, gülden, arıdan söz ediyorsun? Taş, çiçek ve böcek bu kadar mı önemli?” derler. “Tefekkür” sırrını bilmeyene neyi, nasıl anlatmalı? Hayır, onların kendi başlarına bir önemleri yok, farkındayım, ama madem beni aradığıma götürüyorlar, olabildiğince önemlidirler. Meselem akik, gül, arı değil, ben Rabbimi anlamaya çalışıyorum. O, kendini “eser”leriyle tanıttı, ben de Onu eserleriyle anlatıyorum. Gül bir nebî değil, ama Rabbimden haber veriyor. Kitabımın âyetleri gibi Onu tanıtıyor, hâl diliyle sessiz sözler söylüyor. Ben kulum, kula yakışanı yapma çabasındayım. Akik, gül, arı, hepsi birer ayna, gösterdikleri mânâ olmasa ne önemleri var. Ben fâni aynaları değil, onun içindeki bâkiyi gösteriyorum.
a41395a21cb74d2d9ec245e967b16876aa2208545591f273d3da0fd633e9ca29a2f57f359dce9d2cb1166ef3e35286b8

Ben, mânâ arısıyım. Varlıktan varlığa uçar, bal özü toplarım. Işıl ışıl yıldızları, dalga dalga denizleri, dumanlı dağları, esen rüzgârları, yağan yağmurları, gülümseyen çiçekleri harman eder, gönül dünyamda “iman” balları yaparım. Bülbül olur “marifet” iklimine uçarım, Yûnus olur “muhabbet” denizine dalarım. Yerdeyim, gökteyim, denizdeyim, dağdayım; kâinat bahçemdir benim, gönlümce gezerim. Bazen cihan dar gelir, Rabbimin sonsuz isimler ve sıfatlar âlemine doğru kanatlanırım.
Sonsuza yürümekten yorulan ve beni bugüne çağıranlara şunu derim: “Güncel”in sığ sularında mı boğulayım? Bu gün var yarın yoklarla mı oyalanayım? Dalga uğruna denizden mi vazgeçeyim? Elması bırakayım da, “cam” için can mı vereyim? Altın için bile olsa elması terkedene akıllı denilir mi?

Benden, yere mıhlanmamı istiyorsunuz, farkında mısınız, siz benden “beni” istiyorsunuz. Elimde olmayanı nasıl veririm? Ben, kendimin değilim, Onunum. Onsuz hayat, yaşanmamıştır. Gafletle geçen zaman ömür değildir.
Anlayın artık, sizinle olamam. Bedenimi verdim, ruhumu da veremem. Hayır! Ben ebediyet yolcusuyum. Yolcu yoluna gitmeli!

Ömer Sevinçgül

08d94b2e9b47f794d99de4100888d648a075174362f0fdc00bab2e76545fcbc9

11月21日

Yalnızca yüreğine, “kardeşi”, Müslüman kardeşi düşmüştü...

 

Kardeşlik

008926820c70e3f01017176ln60efbf59d8934ddecc5afa6443282b42914

TELEFON ÇALDI. TELEFONU ÇALAN KİMSE, karşısında uzun zamandır sesini duymadığı bir arkadaşını bulmuştu.

Zihninde fikirler uçuştu.“Hayırdır” dedi içinden. “Bir şey mi isteyecek benden, yoksa bir işi mi düştü”..

Hani sâliseler içinde hepimizin aklından onlarca kelime gelir geçer.. İşte öyle, bir kısmı artık refleks haline gelmiş kısa kelime uçuşlarıydı bunlar.

O böyle düşünürken, karşıdakinin de zihninden kelimeler gelip geçti.

Ona işi düşmemişti.

Yalnızca yüreğine, “kardeşi”, Müslüman kardeşi düşmüştü.

Nicedir kendini de kardeşlerini de unuttuğu düşmüştü..

Çünkü Hayât’üs Sahâbe’den bir yaprak okumuş ve Hz.Peygamberin a.s.m şu kelimelerinden çok etkilenmişti:

“Mü’min, mü’min kardeşi için birbirine destek veren bir binanın tuğlaları gibidir”

Arzuladığı gibi bir sağlam bir bina..destek olmak..t uğlalar.. Bunlar geçti aklından..

2ej5456382727_a98b0a7daccoeura9qh

Hayât’üs Sahâbe’den okudukları bu kadar değildi..

Birbirleriyle kardeş edilen ensâr ve muhâcirin birbirlerini görmek için sabahı iple çektiklerini, karşılaştıkları zaman coşkun bir sevgi ile: “Ben görmeyeli nasılsın?” diye hâl hatır sorduklarını da okumuştu..

Bu heyecanla, onlar gibi olmak adına atabileceği ilk adımın kardeşlerinin hatrını sormak olabileceğini düşünmüştü..

Nasılsa bu ülkede karşılaştığı kişilerin hemen hepsinin nüfus cüzdanında Müslüman yazıyordu.. Kızdığı, öfkelendiği, haset ettiği insanların da nüfus cüzdanlarında Müslüman yazıyordu.

Tabii ki kalplerde yazılı olanı bilen ancak Allah’tır.

Ama bu düşünce zihninde belirince, kızgınlıklarının ve kırgınlıklarının arasından menfaati çerçevesinde olanları çekip çıkardı..

Ucu nefsine takılmış olanları kenara ayırdı.

Telefonu eline aldı ve aklına ilk gelen kişinin numarasını çevirdi. Ürpertiyle ve zihninde uçuşan soru işaretleriyle eski iş arkadaşını aradı.

Arkadaşı ise, buna şaşırmış, bir iş için aramadığını anlayınca garipsemiş ve bu düşüncesini gelecek günlerde hatırlamak üzere paketleyip kaldırmıştı…

“Yani şimdi işi düşmedi ama, herhalde bir sonraki arayışında merâmını dile getirecek” diye düşünmüştü. Bunu da ses tonundan anlamak mümkündü..

*

Başka birini aradı, sonra başkasını..Aradı, aradı.

Kalbindeki duygulara karşılık bulamamıştı, üzülmüştü..

Olsun, insan karşılık alamasa da kardeşlik duygusuyla, uhuvvetle dolması ne güzel..

Bir kişi, bir sebeple muhabbetle dolsa, çevresinde bu muhabbetin yansıyacağı hiçbir ayna olmasa da dert etmemeli. Gücenmemeli..

Göstermeye çalıştığı içten sevgi ve kardeşlik duygusu alaya alınsa da garipsense de, üzülmemeli.

Çünkü nimetin lezzetine ermeyenler nimeti inkar etse nasıl kifayetsiz olur, öyle de uhuvvetle döndüğümüz yüzlerin bize manâsızca bakması, muhabbetin, kardeşliğin yokluğunu ifade etmez.. Güneş gibi bir hakîkat, yansıyacak ayna bulamadı diye ondan vazgeçmemeli..

Asr-ı Saâdet öncesinde, ulvî duygulardan uzak kalmış insanlar nasıl Kur’an ile şereflendiklerinde bambaşka kapılar aralanmıştı.. Bunun gibi, ahlâkî değerlerin menfaatten uzak muhabbetlerin de gelişmesi için Kur’an ahlâkının yer edinmesi gerekiyor..

Tevbe sûresinin 71. ayetinde Mü’min’lerden şöyle bahsediliyor:

“Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velîleridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler, Allah ve Resûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah azîzdir, hikmet sahibidir.”

Birbirinin velîsi, dostu, yardımcısı olmak ne güzel bir vasıftır. Ve bu öyle bir vasıftır ki, Müminlere hastır.

Aynı sûrenin 67. ayetinde münâfıklardan bahsedilirken:

“Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar birbirlerindendir. Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkor ve cimrilik ederler. Onlar Allah’ı unuttular. Allah da onları unuttu. Çünkü münâfıklar fâsıkların kendileridir.” Buyuruluyor.

Münâfıklar için birbirlerinin velîsi, dostudurlar kelimesi kullanılmıyor..Onların birliktelikleri ancak menfaat çerçevesinde gerçekleşiyor ve menfaat ortadan kalkınca beraberlikleri de son buluyor çünkü.

Ama bu zamanda, menfaatleri ortadan kalktığında birlikteliği son bulan yalnızca münâfıklar mı acabâ diye bir düşünüyor insan..

Münâfık hasletlere sahip olmamak için, birbirimizin velîsi olmalıyız..

Kardeşimiz çok şey ifade etmeli bizim..

“Kardeşim” diye yürekten seslendiğimiz kişilerin sayısı artmalı..Artık hâl hatır sormak garipsenmemeli, altında başka sebepler aranmamalı..

“Kim Müslüman kardeşinin ihtiyacını giderirse, Allah onun ihtiyacını giderir. Kim bir Müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah da o kimsenin kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir.” buyuran Hz. Peygamber a.s.m gibi, bu niyet ve düşüncelerle sürdürmeli hayatı.

Sağlam bir binâ’dan murâdımız varsa eğer, sağlam tuğlalar olabilmeli..

Rabia Nazik Kaya
lallxx8nmklr729502mp3

11月15日

...Ona abd olmak ve asker olmak ne kadar kârlı bir ticaret...

                                             Risalei Nur Külliyatından Altıncı Söz

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
اِنَّ اللهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ
"Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını, karşılığında Cenneti onlara vermek suretiyle satın almıştır.” Tevbe Sûresi,111.
2334210457_20a3edf048110115
NEFİS VE MALINI Cenâb-ı Hakka satmak ve Ona abd olmak ve asker olmak ne kadar kârlı bir ticaret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciği dinle:

Bir zaman bir padişah, raiyetinden iki adama, herbirisine emaneten birer çiftlik verir ki, içinde fabrika, makine, at, silâh gibi herşey var. Fakat fırtınalı bir muharebe zamanı olduğundan hiçbir şey kararında kalmaz; ya mahvolur veya tebeddül eder, gider. Padişah, o iki nefere, kemâl-i merhametinden, bir yaver-i ekremini gönderdi. Gayet merhametkâr bir ferman ile onlara diyordu:

“Elinizde olan emanetimi bana satınız; ta sizin için muhafaza edeyim, beyhude zayi olmasın. Hem muharebe bittikten sonra size daha güzel bir surette iade edeceğim. Hem güya o emanet malınızdır; pek büyük bir fiyat size vereceğim. Hem o makine ve fabrikadaki aletler benim namımla ve benim destgâhımda işlettirilecek; hem fiyatı, hem ücretleri birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz, âciz ve fakirsiniz. O koca işlerin masârifâtını tedarik edemezsiniz. Bütün masarifatı ve levâzımatı, ben deruhte ederim. Bütün varidatı ve menfaatı size vereceğim. Hem de terhisat zamanına kadar elinizde bırakacağım. İşte beş mertebe kâr içinde kâr!

“Eğer bana satmazsanız, zaten görüyorsunuz ki, hiç kimse elindekini muhafaza edemiyor. Herkes gibi elinizden çıkacak. Hem beyhude gidecek; hem o yüksek fiyattan mahrum kalacaksınız. Hem o nazik, kıymettar aletler, mizanlar, istimal edilecek şahane madenler ve işler bulmadığından, bütün bütün kıymetten düşecekler. Hem idare ve muhafaza zahmeti ve külfeti başınıza kalacak. Hem emanette hıyanet cezasını göreceksiniz. İşte beş derece hasâret içinde hasâret!

“Hem de bana satmak ise, bana asker olup benim namımla tasarruf etmek demektir. Adi bir esir ve başıbozuğa bedel, âli bir padişahın has, serbest bir yaver i askeri olursunuz.”

Onlar şu iltifatı ve fermanı dinledikten sonra, o iki adamdan aklı başında olanı dedi: “Başüstüne! Ben maaliftihar satarım, hem bin teşekkür ederim.”
Diğeri mağrur, nefsi firavunlaşmış, hodbin, ayyaş, güya ebedî o çiftlikte kalacak gibi dünya zelzele ve dağdağalarından haberi yok, dedi: “Yok yok, padişah kimdir? Ben mülkümü satmam, keyfimi bozmam.”

Biraz zaman sonra birinci adam öyle bir mertebeye çıktı ki, herkes haline gıpta ederdi. Padişahın lûtfuna mazhar olmuş; has sarayında saadetle yaşıyor. Diğeri öyle bir hale giriftar olmuş ki, herkes ona acıyor, hem “Müstehak!” diyor. Çünkü hatasının neticesi olarak, hem saadeti ve mülkü gitmiş, hem ceza ve azap çekiyor.
nbg21bbac64f8f6d41df8732f4ab60e6d7937sabanok1vc9
İşte, ey nefs-i pürheves! Şu misalin dürbünüyle hakikatin yüzüne bak. Amma o padişah ise, Ezel-Ebed Sultanı olan Rabbin, Hâlıkındır. Ve o çiftlikler, makineler, aletler, mîzanlar ise, senin daire-i hayatın içindeki mâmelekin ve o mâmelekin içindeki cisim, ruh ve kalbin ve onlar içindeki göz ve dil, akıl ve hayal gibi zahirî ve batınî hasselerindir. Ve o yaver-i ekrem ise, Resul-i Kerîmdir. Ve o ferman-ı ahkem ise, Kur’ân-ı Hakîmdir ki, bahsinde bulunduğumuz ticaret-i azîmeyi şu âyetle ilân ediyor:

اِنَّ اللهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ "Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını, karşılığında Cenneti onlara vermek suretiyle satın almıştır.” Tevbe Sûresi, 111.   Ve o dalgalı muharebe meydanı ise, şu fırtınalı dünya yüzüdür ki, durmuyor, dönüyor, bozuluyor ve her insanın aklına şu fikri veriyor: “Madem herşey elimizden çıkacak, fânî olup kaybolacak. Acaba bâkîye tebdil edip ibkà etmek çaresi yok mu?” deyip düşünürken, birden semâvî sadâ-yı Kur’ân işitiliyor. Der:

“Evet, var. Hem beş mertebe kârlı bir surette, güzel ve rahat bir çaresi var.”

Sual : Nedir?

Elcevap: Emaneti sahib-i hakikîsine satmak. İşte o satışta beş derece kâr içinde kâr var.

Birinci kâr: Fânî mal bekà bulur. Çünkü Kayyûm-u Bâkî olan Zât-ı Zülcelâle verilen ve Onun yolunda sarf edilen şu ömr-ü zâil, bâkîye inkılâb eder, bâkî meyveler verir. O vakit ömür dakikaları, adeta tohumlar, çekirdekler hükmünde, zahiren fena bulur, çürür; fakat âlem-i bekàda saadet çiçekleri açarlar ve sünbüllenirler ve âlem-i berzahta ziyâdâr, mûnis birer manzara olurlar.

İkinci kâr: Cennet gibi bir fiyat veriliyor.

Üçüncü kâr: Her âzâ ve hasselerin kıymeti birden bine çıkar. Meselâ akıl bir alettir. Eğer Cenâb-ı Hakka satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan, öyle meş’um ve müz’iç ve muacciz bir alet olur ki, geçmiş zamanın âlâm-ı hazinanesini ve gelecek zamanın ehvâl-i muhavvifanesini senin bu biçare başına yükletecek; yümünsüz ve muzır bir alet derekesine iner. İşte bunun içindir ki, fâsık adam, aklın iz’aç ve tacizinden kurtulmak için, galiben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar. Eğer Mâlik-i Hakikîsine satılsa ve Onun hesabına çalıştırsan, akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sahibini saadet-i ebediyeye müheyya eden bir mürşid-i Rabbânî derecesine çıkar.
121523
Meselâ göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenâb-ı Hakka satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan, geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyirle şehvet ve heves-i nefsaniyeye bir kavvad derekesindebir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni-i Basîrine satsan ve Onun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan, o zaman şu göz, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalâacısı ve şu âlemdeki mucizât-ı san’at-ı Rabbaniyenin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar.

Meselâ dildeki kuvve-i zâikayı Fâtır-ı Hakîmine satmazsan, belki nefis hesabına, mide namına çalıştırsan, o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukut eder. Eğer Rezzâk-ı Kerîme satsan, o zaman dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i İlâhiye hazinelerinin bir nâzır-ı mâhiri ve kudret-i Samedâniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar.

İşte, ey akıl, dikkat et! Meş’um bir alet nerede, kâinat anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak! Adi bir kavvad nerede, kütüphane-i İlâhînin mütefennin bir nâzırı nerede? Ve ey dil, iyi tat! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede, hazine-i hassa-i rahmet nâzırı nerede?

Ve daha bunlar gibi başka aletleri ve âzâları kıyas etsen anlarsın ki, hakikaten mü’min Cennete lâyık ve kâfir Cehenneme muvafık bir mahiyet kesb eder. Ve onların herbiri öyle bir kıymet almalarının sebebi, mü’min imanıyla Hâlıkının emanetini Onun namına ve izni dairesinde istimal etmesidir. Ve kâfir hıyanet edip nefs-i emmâre hesabına çalıştırmasıdır.

Dördüncü kâr: İnsan zayıftır; belâları çok. Fakirdir; ihtiyacı pek ziyade. Âcizdir; hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelâle dayanıp tevekkül etmezse ve itimad edip teslim olmazsa, vicdanı daim azap içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş ya canavar eder.

Beşinci kâr: Bütün o âzâ ve aletlerin ibadeti ve tesbihâtı ve o yüksek ücretleri, en muhtaç olduğun bir zamanda Cennet yemişleri suretinde sana verileceğine,ehl-i zevk ve keşif ve ehl-i ihtisas ve müşahede ittifak etmişler.
İşte bu beş mertebe kârlı ticareti yapmazsan, şu kârlardan mahrumiyetten başka, beş derece hasâret içinde hasârete düşeceksin.
www_yeniresim_com_-_Cehennem_Resimleri_-_Cehenneme_Giden_Yoly1pGb4un6tTPhsyxvoDH_2pHyB68yH480lblyjCXfWAUJLxlWieljcdGa8YSzXk_H_by1pUgfVjcBnI8a2lnnzi9b13ojhYjDsEhciUPxgjEV66p6Uu3rAFr2k8FBhXMwRZX9_IOYmE88r0Wo
Birinci hasâret: O kadar sevdiğin mal ve evlât ve perestiş ettiğin nefis ve hevâ ve meftun olduğun gençlik ve hayat zayi olup kaybolacak, senin elinden çıkacaklar. Fakat günahlarını, elemlerini sana bırakıp boynuna yükletecekler.

İkinci hasâret: Emanete hıyanet cezasını çekeceksin. Çünkü en kıymettar aletleri en kıymetsiz şeylerde sarf edip nefsine zulmettin.

Üçüncü hasâret: Bütün o kıymettar cihazât-ı insaniyeyi hayvanlıktan çok aşağı bir derekeye düşürüp hikmet-i İlâhiyeye iftira ve zulmettin.

Dördüncü hasâret: Acz ve fakrınla beraber, o pek ağır hayat yükünü zayıf beline yükleyip zevâl ve firak sillesi altında daim vâveylâ edeceksin.

Beşinci hasâret: Hayat-ı ebediye esasatını ve saadet-i uhreviye levazımatını tedarik etmek için verilen akıl, kalb, göz, dil gibi güzel hediye-i Rahmâniyeyi, Cehennem kapılarını sana açacak çirkin bir surete çevirmektir.
Şimdi satmaya bakacağız. Acaba o kadar ağır birşey midir ki, çokları satmaktan kaçıyorlar?

Yok, kat’a ve asla! Hiç öyle ağırlığı yoktur. Zira helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur. Ferâiz-i İlâhiye ise hafiftir, azdır. Allah’a abd ve asker olmak öyle lezzetli bir şereftir ki, tarif edilmez. Vazife ise, yalnız bir asker gibi, Allah namına işlemeli, başlamalı. Ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dairesinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. Kusur etse, istiğfar etmeli.

“Yâ Rab, kusurumuzu affet. Bizi kendine kul kabul et. Emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl. Âmin” demeli ve Ona yalvarmalı.
154kucuksw7barla026xh6ui8barlafoto0273qv
 

11月8日

"Erihnâ Yâ Bilâl!”….


Yorulduğumuzu hissettiğimizde, yaptıklarımızın kâfi olduğunu düşündüğümüzde, bu vesile ile sorumluluklarımızı ertelediğimizde, mazeretler arkasına saklanarak görevlerimizi ötelediğimizde, ‘Erihnâ Yâ Bilâl!”…. Bizi Rabbimizle buluştur, O’nun huzurunaçağır, ey Bilâl…
220471474
Despot, zalim, müstekbir ve tağuti rejimlerin ve sistemlerin baskı uygulayıp, ezmeye çalıştığında, müminleri inançlarından, teslimiyetlerinden, benimsedikleri hayat tarzlarından, kitabi ve mektebi öğretilerinden vazgeçirmeye çalıştığında, imtihan süreçlerinde ‘Erihnâ Yâ Bilâl!”…. Bizi Rabbimizle buluştur ey Bilâl…


Hayatta dost, veli, kardeş, arkadaş, can-ciğer olarak bilinen insanların zamanla dünyevileşip, bunların yerine; karabet ve aşiret yer aldığında ‘Erihnâ Yâ Bilâl!”…. Bizi Rabbimizle buluştur ey Bilâl…

Kuru ekmek ve bir yudum suyu paylaştıktan sonra, Allah’ın fazlından ve kereminden, rızkından ve katından verdiği dünya metaını, doları, eoruyu, dinarı, riyalı, lirayı paylaşamadığımızda; dün ümmetin malı, bu gün benim malım dediğimizde, ‘Erihnâ Yâ Bilâl!”…. Bizi Rabbimizle buluştur ey Bilâl…

İmtihan gereği, müminlerden dört duvar arasına girenlerin; ülkelerini, ailelerini, işlerini bırakmak zorunda kalıp hicret edenleri unutulmaya yüz tutuğumuzda, ‘Erihnâ Yâ Bilâl!”…. Bizi Rabbimizle buluştur ey Bilâl…

Dirliğimiz ve birliğimizin, samimiyet ve bağlılığımızın, kardeşlik ve dostluğumuzun, velayet ve bütünlüğümüzün yok olmaya başlamasıyla sünnetullahın işleyeceği helak ve (kevni büyük kıyamet gelmeden, daha dünya hayatında iken yaşayacağımız) kıyametten önce ‘Erihnâ Yâ Bilâl!”…. Bizi Rabbimizle buluştur ey Bilâl…

Bizleri ayağa kaldır ey Bilâl…

Kur’an ayetlerini hep başkasına okuyup kendimizi unuttuğumuzda, hep başkalarıyla uğraşıp kendi nefsimizi unuttuğumuzda, başkalarını eleştirip kendimizi ‘Beraat belgesini’ almış gibi hissettiğimiz, ‘Erihnâ Yâ Bilâl!”…. Bizi Rabbimizle buluştur ey Bilâl…
61dd95a614f45853d1f5f7bec28b3b6d608248247_cfc5b70941bsyb68jita0
Davet yolunda dökülenleri üzülerek (bazen de bıyık altında gülerek/sırıtarak) okurken, çok geçmeden tökezlenirken farkında olmadan hayata devam ettiğimizde, bu hal apaçık ortadayken hidayet üzere kendimizi hissettiğimizde, ‘Erihnâ Yâ Bilâl!”…. Bizi Rabbimizle buluştur ey Bilâl…

Öğrendiklerimizin entelektüel boyuta düşüp, ihlaslı pratiklerden yoksun kaldığında, amellerimizi övünç kaynağı saydığımızda, yeni amellerimiz olmadığından geçmiş kahramanlıkları (!) saya saya bitiremediğimizde (!),‘Erihnâ Yâ Bilâl!”…. Bizi Rabbimizle buluştur ey Bilâl…

Bilgimiz ve bildiklerimizle; makam, mevki, sosyal statü, para, pul ve dünyevi olanaklarımızdan dolayı istiğna hastalığı bizde belirdiğinde, ‘Erihnâ Yâ Bilâl!”…. Bizi Rabbimizle buluştur ey Bilâl…
04f4fda4ffyx6120915191_4602e38439152605953_33d643a2f9_o
Müminleri kardeşlik kategorisinden çıkardığımızda, onları ötekileştirdiğimizde, ‘Erihnâ Yâ Bilâl!”…. Bizi Rabbimizle buluştur ey Bilâl…

Çalışmaların egoyu tatmine dönüştüğü zaman, ‘Erihnâ Yâ Bilâl!”…. Bizi Rabbimizle buluştur ey Bilâl…

Ey Bilal! Buluştur bizi Rabbimizle… Ey Bilâl, seslen de Rabbimizin huzurunda el-pençe duralım; kulluğumuzu şuur edelim… Zaaflarımızı, marazlarımızı, fakirliğimizi, miskinliğimizi, muhtaç oluşumuzu fark edelim. Bizi çağır ilahi huzura. Duralım ki, üzerimize O’nun sekineti, yardımı, ihsanı, rahmet ve bereketi insin.

‘Erihnâ Yâ Bilâl!”…. Bizi Rabbimizle buluştur ey Bilâl…O’nun huzurunda huzur bulmaya çağır, kendimizle yüzleşmeye çağır…

Bizi buluştur ki, iç dinamiklerimiz güçlensin, zihnimiz ve kalbimiz halisleşsin, ufkumuz genişlesin, dünyevileşmiş temayüllerimiz uhrevileşsin… Kendi gerçeğimizi, gerçeklerimizi görüp ‘yola devam' arzumuz arttın…

‘Erihnâ Yâ Bilâl!”…. Bizi Rabbimizle buluştur ey Bilâl… Sesini çok özledik ey Bilâl! Senin gür, parazitsiz, samimi ve hesapsız nidanı çok özledik.. Seslen de icabet edelim. Tüm benliğimizi, hesaplarımızı, meşguliyetlerimizi ve su-i zanlarımızı bırakıp, haykırdığın o tevhidi ilke, haykırışlara icabet edelim…


[1] ‘Erihnâ Yâ Bilâl!” Sözü kelime kelime tercümesi ‘Ey Bilal, bizi rahatlat”tır.Fakat bu çevirisi makalenin içeriğine göre ‘Bizi Rabbimizle buluştur ey Bilâl” demeyi daha uygun bulduk. Bu, Hz. Peygamber’in (s.a.s), Bilâl’e namaza kamet getirmesi için söylediği bir sözdür. Müslümanlar arasında sıkıntı, kargaşa, korku, bitkinlik, moral bozukluğu, bezmişlik, yorgunluk vs. hasıl olduğunda, Hz. Peygamber (s.a.s), Bilal’e (r.a) ‘Erihnâ Yâ Bilâl!”…. Bizi Rabbimizle buluştur ey Bilâl” derdi. O da namaz için kamet getirir, Peygamber’in (s.a.s) imametinde Müslümanlar namaz kılarlardı.

Abdullah Gunduz...
muezzinNBVuntitled04033
11月7日

Ey gönül, “GÖNÜL” ol!...

Hz. Mevlana “Mesnevi”sinde şöyle diyor:
18216semazenopths0hudiyelimjn31083341nr7
“Müminlerin müminliklerinin belirtisi, gönüllerinin kırıklığı ve mağlubiyettir, alt oluştur.

Fakat müminlerin alt oluşlarında bile bir güzellik vardır.

Sen miski ve anberi (güzel kokular) kıracak olursan, dünyayı onların güzel kokuları ile doldurmuş olursun.”

Mağlubiyetimi zaferlerin en güzeli belledim. Bildim ki, yenilginin getirdiği acı, kalbimi saran katılıkları kıracak ve onun içindeki gönül ortaya çıkacaktır. (Gönül, sevgiyi içinde taşıyan kalp demektir.) Ne güzel, bir gönüle sahip olmanın mutluluğunu yaşayacağım. Yenilgime bakıp bana acıyanlar, bilmiyorlar ki, asıl acınması gereken kendileridir.

Kokuların en güzeli gönül kokusudur; çünkü o koku, Rabbin kokusudur. O kokuyu mükellef sofralarda, son model araçlarda, villalarda, yalılarda bulamazsınız. O koku, kırık gönüllerde, mağlup ruhlarda bulunur.

O kokunun izini sürmek için nice canlar düştü yollara. Kimileri çölleri mekan edindi, kimileri de dağları, ovaları.

O koku, kimi zaman bir çöl rüzgarına binerek geldi, kimi de mağaralardan fışkırdı vadilere.

O kokuyu duyanlardan bazıları, misk geyiği gibi, kendini uçurumdan aşağı bıraktı. Yıllar yılı mağaralarda alnı secdelere çakıldı, kimilerinin de.

Evime geliyorum, belki duyarım o kokuyu diye. Evinin bir köşesinde o kokudan bir kitle bulunuyorsa, ne mutlu sana. “Mutluluk” diyordun, işte mutluluğun sırrı bu kokudur.

Bu koku diriltici kokudur; bu koku, var edici kokudur.

Kır kibir bardağını, çal yere umutsuzluk testini. Katran yürekli insanlardan uzak dur. Yenilgini önemse. Göreceksin ki, gönül miskin çevreyi tutacak, nice canlar o kokuyla dirilecek.

Oysa, kokularımız diriltici değil, bilakis öldürücü. “Zafer”imizi kutlamak için bize yanaşanlar, zift dolu yürekliğimizin iğrenç kokularına maruz kalıyorlar.
pic81gn9selamlamapj4sema
Mağlubiyetimize yanaşan yok. Dost, mağlubiyetin doğurduğu çocuktur. Düştüğün zaman kalbine eğil, orda dostun kokusunu duyacaksın..

Ey varlık hapsinde, etrafını altınlarla, gümüşlerle donatmaya çalışan kalp. Sonra sen nasıl kırılacak ve “gönül” olacaksın.

Kimi zirveye tırmanınca mutlu olur, kimi de kuyuya düşünce. Nemrut, “tanrı”yı vurmak için göklere yükselmiş ve “ululuğunu” ilan etmişti. Yusuf ise kuyuda ermişti sonsuzluğun sırrına. Nemrut, bir topal sineğe rezil olmuştu, Yusuf ise Mısır’a sultan. Biri, kırılmayan, taş kalbe k düşmüştü; öbürü kırık kalbinin derinliklerinde manalar devşirmişti. Birinin kokusu “Nemrut” diye kokuyordu, diğerinin kokusunu sabah rüzgarı, “Yusuf Yusuf” diye bütün aleme dağıtıyordu.


Ey gönül, sen hiç kuyuya düşmemişsen, sana “Yusuf” nasıl diyeyim?

Ey gönül, sen hiç secdede miraca vasıl olmamışsan, sana Ahmed’in kokusu nasıl ulaşsın?

Ey gönül, sana sıra sıra çarmıhlar dizilmemişse, İsa nefesinin diriltici kokusunu doya doya içine çekebilir misin?

Ey gönül, başın yere düşmemişse, Hüseyni zaferler seni nasıl selamlasın?

Ey gönül, senden önceki kırık gönüllerin şifresini çözememişsen, cennet kokularını nasıl duyarsın?

Ey gönül, sana deli desinler, divane, mecnun desinler; sana mağlup desinler, lginin zillet içindeki çocuğu desinler. Fakat ey gönül, sana, zaferin sarhoşu demesinler. Sana, “kalbini kıramadı” demesinler.

Ey gönül, haydi yenilgini mübarek kıl. Kır kalbini ve “gönül” ol. Kokular devşir cennetten; hatta daha ötelerden.

Ey gönül, “GÖNÜL” ol!...

vbcdwww_yeniresim_com_-_Cehennem_Resimleri_-_Cehenneme_Giden_Yoly1p_RDYBF0kTNDHHIjhZD9BqpGNVCdAXNxdrEGkRzbQ4eTSs-nbrLWIf39U82T23b1nZSFBVMU68X4
11月5日

insanın, “başkası değil, kendisi olabilmesi için” kendi hayatının merkezine seyahate ihtiyacı var...

 
SİZ HİÇ 'KENDİNİZ' OLABİLDİNİZ Mİ?
b09199e86b6abf588d24dbb92a02a2ddeemum

İnsanlık tarihiyle başlayan derin bir soru. önemli bir problem;

Siz, biz hepimiz “ne kadar kendimiz olabiliyoruz?”

Ya da insan “kendi” olabilir mi?

Siz hiç “kendiniz” olabildiniz mi?

Biz kimin hayatını yaşıyoruz?

Duygularımız, düşüncelerimiz, davranışlarımız, ideallerimiz ne kadar bizim?

Nereden, nasıl aldık onları?

Hiç soru sorduk mu alırken, üzerimizde taşırken, onlarla yaşarken?

“İnsanın kendisi olması” ne demek?

Olmanın bu boyutu üzerine yeterince kafa yorduk mu, şakaklarımız ağrıdan çatlayacak duruma geldi mi? “Acaba kendimiz olamadık mı” endişesiyle sık sık kalbimiz daraldı mı?

Kendimiz olmak…

Olamadığımız bir şey mi, olunmaz mı artık.

Hayatta iki sınıf insan var;

Bir; kendi olanlar.

İki, asla kendisi olamayanlar.

Kendisi olamayan insan iç ve dış faktörlerin etkisi altındadır ancak bu süreçte iç faktör daha belirleyicidir.

İç istilaya uğramış kendisi olamayan insan “başkası” da olamaz, olsa olsa içi boş bir “kalıp” olur. Böylelerinin varlığı-yokluğu kimseyi etkilemez.

İnsan başkasına benzer, esinlenir, taklit eder ama o kadardır. Ne kendisidir ne de başkasıdır.

Kendi hayatına sahip çıkıp o hayatın müellifi olamayanlar, başkalarının hayatına nasıl renk katarlar ki?

Kendi olamayan insanlar sürekli “sorun” olurlar, insanı ve insanlığı ilgilendiren basit bir sorunu dahi çözdüklerine kimse şahit olamaz.

Onlar korkularıyla, kaprisleriyle ve derileriyle yaşarlar.
05(1)1(4)2393818964012b772e2ko9
“İnsanın kendisi olma çabası” daha ilk adımda kazandırır, çünkü bu bir erdemdir.

“İradeyi” tercih etmek her zaman bedeli ağır bir “insanlık halidir.”

Benim bildiğim insanlık da “ağır” yaşanır.

Derin bir sorumluluk hissiyle, kâinatı içine alan bir tecessüsle, duyarlılıkla, duyguyla, düşünceyle, iradeyle, idrakle, irfanla, cesaretle, kalple, vicdanla, değerler manzumesiyle…

İnsanın kendisi olması zordur, fakat o zor yolculukta alınan her nefes, her yorgunluk, her meşakkat sizi biraz daha “kendiniz olmaya” doğru taşır.

Gerçekten mutlu insanlar da kendi olabilen insanlardır.

Hepimizin “kendi olduğumuz” bir ülke var, henüz keşfetmediğimiz, keşfetme ufkuna ulaşıp da merkezine ayak basmadığımız için hala “meçhul” bir yerde duruyor.

O ülkede kalbimizi bularak şuurla tanışıp hayatımıza da yönelebiliriz.

Çünkü insanın, “başkası değil, kendisi olabilmesi için” kendi hayatının merkezine seyahate ihtiyacı var.

Uzun ve çileli bir yolculuk, sancılı bir süreçtir insanın kendisi olabilmesi.

Başkalarının güdümüne sığınıp gölgesinin sınırları dışına çıkmamak, yani kendi olmayı istememek, başkası olmaya razı gelmek ise şuursuzluktur, yenilmişliktir, yaşamamaktır.

İnsan kendi olabildiği kadar değerlidir ve vazgeçilmezdir.

Çünkü kendi olan her insan tektir.

İnsanın “en gerçek” ve “en güçlü” hali kendi olduğu haldir.

İnsanın bu kadar özenle yaradılışı, bu kadar donanımı “başkası olmaya öykünsün” diye değildir.

Kendini inşa etmek ağır bedelleri göze almışlık içerir ki, bu da her türlü takdire şayandır.

Başkası olanlar ise o kadar çoktur ki, sürü gibi yaşarlar. Özel bir adları, insanı heyecanlandıran bir varlık serüvenleri yoktur. Bu kadar yokluk içinde onlar da yok olurlar.

Kendi olamayan kalabalıklar eşyaya, mekâna, makama, şöhrete, servete, payeye değer verirler.

Kendi olamadıklarından, gerçekte varlığa değer katma gücü hiç olmayan o tür şeylerle avunurlar, durmadan “yeni ve sürekli aldanmaya” doğru açılırlar.

Yanılgı öyle bir noktaya gelir ki orada dünya ve içindekileri tüketmeyi “mutluluk” zannederler.
20612787kt2440104916cc755145cdbg0a11uj3
Aldananlar arasında hayatın her anı acemilikle, hiç yaşanmamış gibi yaşamakla geçer.

Peki nasıl oluyor, insan yaşadığı, üzerinden zaman geçtiği, mekana değdiği, insana dokunduğu, hüsran yaşadığı, kalbi kırıldığı halde hiç ibret almıyor, ders çıkarmıyor, bir şuur inşa etmiyor…

“Anlamla” bir yere demirletemediğimiz serkeş dünya size, bize “derin hüsran”, “büyük aldanmışlık” ve en kötüsü “kendimiz olamamayı” bıraktığı halde hala neden bütün gücümüzle ona koşuyoruz…

Bu kadar savrulmak yetmiyor mu?

İnsan neden “kendi olmaya” karar veremiyor?

Nedir bu korkaklık, iradesizlik, erken teslimiyet.

Mutsuzluktan mutlu olmak mıdır hedef?

Kendi olamayanların bugüne kadar başkalarına ne faydası oldu onu da iyi düşünmek gerek.

İnsan nasıl bu kadar hızla çaptan düşer?

Siz başkasını fikriyle akledemez, başkasının kalbiyle de hissedemezsiniz.

Galiba yol, yordam, usul, adap bilmiyoruz yaşama dair, insan olmaya dair.

İnsanı her durumda var eden şey maddi unsurlar değil, manevi unsurlardır.

İnsan dünyaya bıraktıklarıyla yaşamaz, onlarla mutluluğa ulaşamaz, insan insanlığa bıraktıklarıyla yaşar ki, bu tür bir yaşamın içine mutluluk koşarak gelir.

İnsanlıktan amaç, insanın kendisi olabilmesi değil mi gerçekte?

“İnsan kendi olabilir mi” sorusuna vereceğimiz yanıt bizim ne olabileceğimizi de içeriyor.

Bizi anlamlı kılacak, mutlu edecek şey, “insanın bütünlüğü” içinde taşıdığımız o hayatı, geçirdiğimiz yılları ne uğrunda ve nasıl yaşadığımızdır.

İnsanın hayatına sahip çıkma gücü vardır. Bu güç bazılarımıza fazla gelir ve onu kullanmaktan korkarız…

Gücünü kullanamayanlar kaybeder.

Kant, “iradeni kullanma cesaretini edin” demişti.

Hayat bize verilmiş bir “emanettir”, kimseye emanet edilmeye gelmez.

“Kul” olarak insanın yüklendiği “ağır sorumluluk” da bu değil mi?

İnsanın “kendi olma çabası” bende “emanete sahip çıkma” kararlılığını çağrıştırıyor.

İçimizden bir tek insanın bile, “insanı ve insanlığı yücelten” o yolda yürümesi hepimizin onurudur ve aynı zamanda ümidimizdir.

Sürüden ayrılıp, yeniden “emanete sahip çıkmanın” meşakkatli yolculuğuna çıkmanın zamanı…

İnsan kendi olabildiği, “emanette emin kalabildiği” kadar değerlidir.

Bir kere daha soralım;

Siz, biz ne kadar kendimiz olabildik?

Kendimiz olabilmek için ne yapıyoruz, neleri göze aldık?

Yıllar bir bir ardımızdan dökülürken, bugüne ne tür bedeller ödeyerek geldik?

Şimdi siz, biz kimin hayatını yaşıyoruz?

Eğer kendi hayatımızı yaşıyorsak bunun emareleri olmalı…

Elle tutulur, gözle görülür hale getirip sayabiliyorsak “kendi hayatımız” adına iyi yoldayız demektir…

Merak etmeyin biz iyiysek, iyi yoldaysak insanlık da iyi yoldadır demektir.

Bütün önemli meseleler “dar dairede” cereyan eder, sonra şümul kazanır.

Gelin bütün müktesebatımızı insan-kainat-yaratıcı münasebetinde istikameti yakalamaya hasrederek “kendimiz olalım”, “emanete sahip çıkarak” bütün kalplere ve ruhlara rahat bir nefes aldıralım.

İnsan, özüne dönüp “kendi olabildiği” kadar kıymetlidir ve insanın “en gerçek”, “en güçlü” hali de kendi olduğu haldir.
ocuklm4öövbcd
MEHMET GÜNDEM            http://www.hossada.biz alıntıdır