ahmed 的个人资料ahmeds...Güzellikler Rab...照片日志列表更多 ![]() | 帮助 |
|
|
2月26日 Çağları çağırandır, O…
KUR’ANDIR O!
Elif Bir yalnızlığın arayıcısıdır insan.. Yoğun bir yalnızlığın… Sonsuz bir yalnızlığın arayıcısıdır insan… Gürültüler içinde kalmış, kalabalıklar içinde kalmış, yakınlıklar içinde kalmış, ıssız, yoğun, uzak bir sessizliği örtbas etmeye çalışan bir çaresizlikle, bir arayıştır insan… Şehirler kurmadı mı insan, kendinden kaçmaya? Sonra şehirlerden kaçarak, kurtulacağını sanmadı mı yalnızlığından? Sevgili bir bahane, çocuk bir merak, eşya bir oyuncak, insanın sonsuz aramasından…
Lâm Bir çağrılmadadır bütün dileği insanın… Bir bilinmede… Bir hatırlanmada… Eser de bu, yarışma da, bilmek de, kavga da, aşk da… Bir haber beklemededir bütün inceliği insanın…
Mim Bir adresi aramaktır ömür dediğin… Yalnızlığından daha sahi bir hali olmayanın, bir çağrıyı beklemekten başka derdi olmayanın ilacı, o adres… Yönler adına, yaşayıp ölenler adına, sürüp gidenler adına, bir adres… İnsanın yalnız olmadığını duyuran bir çağrının mutlaka ulaşacağı, ulaştığına değeceği, O’nda kalacağı, yakışacağı, hakikat olacağı bir adres…
Elif. Lâm. Mim.
“Sinelerin özünde saklı olanı bilen…” (Al-i İmran. 119) Yalnız olan sen değilsin…Yalnız olan Allah… Elif. Bir çağrı beklemen boşuna değil…Çağrıyı getiren Cebrail… Lam. Adresin orada…En çok O’na yakıştığından… Adres Muhammed Mustafa… Mim.
Var olmanın dengesi çoktan kuruldu… İhtiyacını bilen biri var… Elif’le bil asıl yalnız olanı, Elif’le bil bitmeyeni, bitmemecesine başlayanı… Lâm, bir vazifelinin simgesi, haberi taşıyor, o haberden hayat taşıyor… Adresini biliyor, sen de bil, Mim Muhammed, Mim elçi, Mim adres, Mim Mustafa… Bütün insanlığın kurtuluşu, ortak bir kitaptan okumana açıldı…
Ve hiç kapanmadı. İçin için, günü gelsin de sevin için, senin için, ağlayandır O… Boşlukları ilmek ilmek, kalbinde damar damar örgülerle aşka bağlayandır O… Çağları çağırandır, O… Yaralarını, kabuklarını oyun olsun diye koparıp kanattığın yaralarını, üstüne düşme diye, yine düşersen çok acımasın diye dağlayandır O… Dünyanın dönebilmesini, insanın insana dönebilmesini, insanın yaratıcısına dönebilmesini sağlayan haberdir O… İnsanın mektup mektup, sûre sûre, öteden, gerçekten haber almasını sağlayandır O… Yetimlerde, yetmeyenlerde, yetişmeyenlerde içini burandır O… Ne yöne dönsen tam karşında durandır O… Davud’a indiği gibi Zebur, Musa’ya yandığı gibi Tevrat, İsa’ya dendiği gibi İncil, en son geldiği gibi, yetiştiği gibi Kur’andır O… Kalbinde, bütün kalplerde vurandır O… Bütün sorularını cevaplayandır O… Sonra seni, halini, geleceğini güzel kurandır O… Yinelenen tek davet olandır… Seni sordurandır O, seni sorandır O… Buyrukların erişemediğini buyurandır O… Seslerin kavuşamadığını duyurandır O… Kötülüğü durdurandır O… İyiliğe doyurandır O… Seni yorandır O, seni hayra yorandır O… Seni temiz uykulara sarandır O… Kâbuslarını bir rüyaya çeviren, eleğinde ekin tutmayan bir harmanı, sana sadece buğday bırakmacasına savurandır O… Seni yanık tarlalardan, değirmenlere sığmaz hasatlara çıkarandır O… Seni hayra yorandır O…
Duydun, dinledin, söyledin, yaydın... Kulağın hep O’nda değil miydi? Aradın, buldun, yitirdin, özledin... Aklın hep O’nda değil miydi? Reddederken, kabul ederken, kaçarken ve ararken, saklamak boşuna, can için, sevdan için, için için, hep O’nda değil miydi?
Hücre hücre, göz göz, dağ dağ, bahçe bahçe, bin bir yapıyı üst üste, yan yana, içinde oda oda, yaşamak denen bir uğraşı, bir yalnızlığı bayram evine çevirince, ışıklı pencerelerle aydınlık, çerçevelerde asılı resimlerle geçmiş duvar duvar, bir hayatı kuran biri var…
Konuşur, söyler, çağırır… Bir çağrı varsa, biri bir kez olsun çağırmışsa, bütün çağrılar O’ndan doğar… Birse, aynıysa sesi, her yerden yana yakıla seni çağıran bir çağrı var…
Çağı yok, bütün bütün, çiçek gibi, koku gibi, rüzgâr gibi bütün… Anne gibi, süt gibi, gönül gibi bütün… Zaman ve mesafe tanımayandır O… Hızlı fakat yumuşak, gözyaşı gibi… İnsanların rengine bakmıyor, kanlarından tanıyor, hep kırmızı… Tenlerinden değil sade, canlarından biliyor… Gözyaşı gibi yumuşak ve dayanıklı ve ani ve sıcak… Seçmeden, ayırmadan, ellerinden tutacak herkesi, biri var… Yaşarken anlaşamadıklarında, ölümleriyle, ölümlerinde anlaşıyor insanlar… O’nun toprağında, kucağında buluşuyorlar… Eksik tarif edenleri de, yanlış tarif edenleri de, tarif edemeyenleri de, sezgi sezgi, harf harf, renk renk, çığlık çığlık arayışları uğruna bekleyen, karşılayan, kucaklayan biri var… O’ndandır O!
İsimlerindendir, kudretindendir, hikmetindendir, şefkatindendir, şânındandır O… Kurtarandır O… Kur’andır O. Cihat ZAFER
2月24日 Bekliyorum, bekliyorum bir bahar olsa gerek… Bu dünyanın tüm güzellikleri ondan haberci olsa gerek…Bir Diyar Olsa Gerek
![]() KAFESİN içindeki kuş ne ise, bedenin içinde de ruh öyle. Biz ise beden kafesine takılıp kalmışız. Bir gün bir el açacaksa bu kapıyı, biz de ormanlardaki ağaçlara gideceksek, kuşlar gibi uçacaksak, işte hayat budur. Bizi bekleyen varsa, oraya gitmek gerek, çünkü kalan yok burada.
Bırakın ötelere gideyim. Ruhumuzu seyretmek bir manzarayı seyretmekten daha önemli değil mi? Bu ruhun senin olduğunu görmek bu dünyada mümkün olmayacak mı? Bir an olsa gerek, kapıda beliren bir melek olsa gerek. Beden dehlizinde kaybolmamıza fırsat tanımayacak bir melek… Bu meleği de sevmek gerek. Üzerine titrediğimiz ruhumuzu, tek sermayemizi bu dünyada bırakmayacak olan şefaatçimiz, yardımcımız olan melek. İzinsiz hiçbir şey yapamayacağına inanmamız gerek… Görmediğimiz, bilmediğimiz ruhumuzu ona emanet etmek gerek… Allah’ım ne olur bu emaneti meleğine verirken, onun eline teslim ederken, aldığımız günkü gibi bir sâfiyeti, temizliği lûtfet. Binlerce sene yaşasam da bu dünyada, Sana olan sevgiyi, merhameti keşfedemediysem, o günüm ölüdür, o günüm yoktur Rabbim. Kolayın kolayı varken, zorun zoruna tutunmak istemiyorum. Şu anda, sevginle Sen geldin ruhuma misafir oldun, ruhumu uyandırdın ey Rabbim. Sen ki, varlığını fark etmem için bir mucize gerekti, onu da verdin, ilhamını lûtfettin. Allah’ım hayatımdan başka hiçbir şeyim yok. Onu da Sana feda ediyorum, Senin verdiğini Sana veriyorum desem, kimin hayatını kime feda ediyorsun diye bir soruyla karşılaşmaktan korkuyorum. Baharı, dirilişi taşlar duysun da nefsim duymasın, olur iş değil… Rabbim ben Senin yolunda öleyim de, ne olursam olayım. Dilimde bir şair duası olsun şu demde: “Bizi ister bir toz yap savur mahşer yelinde İster sürü çöp gibi tufanların selinde… Sonunda bir varlığa ulaştır da Allah’ım Bırakma tabiatın merhametsiz elinde” Gecelerin adına, gecelerin nuruna, bizi bu dünya zindanında bırakma. Ruhun silindiği bu dünyada yaşamaktansa ötelere geçmek gerek, ölmek gerek. Ölmek ve yeniden dirilmek. Allah’ım günlerimin sayılı olduğunu hiç durmadan bana hatırlatıyorsun, sonu gelmez bir dünyada yaşadığım zannına kapılmama izin verme lütfen. İçinde uyuyan mutluluğu uyandıramayanlar adına, dışarıdan bir elin gelip de kendilerini ayağa kaldırmasını bekleyen bu sonsuz uykudakiler adına, uyandır ki beni uyandırayım uyuyanları, bu mutluluğu çok görme Allah’ım. Sen ki bana tüm yarattıklarını sevme gibi bir nimeti bahşetmişsin… Bundan daha büyük bir nimet ne olabilir ki, ne isteyebilirim ki Senden…
Gururun fırtınaları, şöhretin sarhoşlukları, makamın baş döndürmesi karşısında arada sırada kefene giren bedenimi, bu hayal karesini açar mısın âlemimde? Ölmeden önce ölmenin sırrını nefsimde yaşatır mısın? Hırs gözlerimi kör etmeden, nefsim yanlış şeylerin peşine düşmeden bana yardım et… Beni nefsimin eline bırakma Allah’ım. Allah’ım beni, bizi, hepimizi affet. Bütün sevdiklerimizi, seni ömründe bir defa dahi olsun hayalinden kim geçirmişse onları da affet. Sen ki affetmek için bahaneler ararsın, biliyorum… Ruhuma öyle bir zenginlik, nimetlerine karşı sonsuz bir şükür hazzı nasip et ki, en küçük bir kareden, bir manzaradan, bir sesten haz alayım ve Sana sonsuz hamd edebileyim… Bir zaman gençliğime güvendimdi, o da gitti elimden şimdi. En uzun ömrüm bugün… Belki bu an kadar bile değil. En uzun ömrümün sonu bile yarından daha yakınsa, sana kavuşmak için gaflete dalmaya can atan, günaha girmeye istek duyan nefsimi sana şikâyet ediyorum, onu terbiye etmekten âcizim. Başıma iş açacak dertlere sürüklenmekten kurtar beni. Tükeniyorum. Bitiyorum. Dakikalarım kum saatindeki taneler gibi dökülüyor. Şu an yaşadığımdan bir lezzet aldığımı da bilmiyorum, sadece aldığını sanıyor nefsim. Senden hayırlı, ebedî ve cennetlerin firdevslerinde bitmez bir ömür istiyorum… Buna sahip olmak için ne gerekiyorsa, her şeyimi vermeye hazırım. Madde mi, para mı, şöhret mi, sevgi mi? Senin adına olmayan ne varsa her şeyi. Hangisi, ruhumun isteklerinin yerini tutabilir ki? Bir gün gelip tükenecekler. Ah ruhum, sevgili ruhum… Seni Allah’ıma emanet ediyorum… Meleğime emanet ediyorum… Bir diyar olsa gerek… Oraya bir melekle çıkılsa gerek. Azrail ki, asıl adı melek. Bekliyorum, bekliyorum bir bahar olsa gerek… Bu dünyanın tüm güzellikleri ondan haberci olsa gerek… Vitrinlerle aldatma, yanlışlarla kandırma beni, ötelere yücelere çıkar ruhumu. Karanlıklarda boğdurma, nuruna al… Sevgilinin, lâyıksam eğer, onun habibinin yanına al, yanıbaşına al. Sevdiklerinin ve sevdiklerimin yanı başına... Adına, şânına, Rahman ve Rahim olan isimlerin adına affet. Ey bizi nimetleriyle donatan sultanımız. Mübarek günler, geceler ve aylar hürmetine… Ramazanlar ve bayramlar hürmetine… Sevdiklerin hürmetine affet… Ruhum, Sana ait olmanın, Seni bir bilmenin, nefsimin esaretinden kurtuluşunun bayramını yapsın bu demde. Benim dualarım bitti, bitiyor, bu kadarcık… Ama Senin affın bu kadarcık değil… Sonsuz rahmetinle… Affet ve bizlere ebedî bir Cennet lûtfet... ? Selim GÜNDÜZALP
2月19日 Hayatın lezzetini ve zevkini isteyenlerin önünde, hayatını ve gençliğini (yeniden) inanarak hayatlandırmaktan ve aydınlatmaktan başka yol yoktur...Savulun! Recep İvedik Nesli Geliyor!
Bu nesil başka nesil! En çok sevdiği şeyler kahkaha, imaj ve para. Ota-bota gülmek, üzerinde markalarla görünmek ve kısa yoldan köşeyi dönmek! Aman, hayat nedir, hayatın anlamı nerededir, insanın bu kâinattaki yeri nedir vs. gibi ciddi sorular sormayın onlara. Çünkü, onlar için hayat nihayetinde "koca bir eğlence merkezi!" Hayatın anlamı, "gülmek, eğlenmek ve (güya) mutlu olmak." Ciddiyet ve düşünme gerektiren şeylerden fersah fersah kaçan bir nesil, Recep İvedik nesli. Emek, gayret, çaba ve alınteri de onların uzağında. Ençok sevdikleri şey, cep telefonları, bilgisayarları ve bir de oyunları. Yaşları nedir diye sorarsanız, alt ve üst sınır da alabildiğine geniş. 5-6 Yaşından 40 küsur yaşına kadar uzanabiliyor. İzlenme rekoru kıran mâlûm filmden kâm alanlara, bu filmi "accaaayip komik" bulanlara, "gülmekten yarıldık!" diyenlere bakın. İşte o zaman, Recep İvedik neslinin üyelerini kolayca tanıyabilirsiniz. Ençok büyük şehirlerde yaşarlar, ama küçük şehirlere de yayılma potansiyelleri son derece yüksek. Bu neslin simgesi ise aslında hayalî Recep İvedik karakteri değil, Acun. Vakt-i zamanında, üniversite gençleri arasında yapılan bir araştırmada, gençlerin örnek aldığı kişiler sorulmuştu da, büyük çoğunluk aynı ismi söylemişti: Acun! Bir kere, Acun kısa yoldan, bir TV programıyla şöhret olabilmişti. Sonra, iyi para kazanıyordu. Dünyanın dört bir yanını gezebiliyordu. Dahası, en azından o sıralar, işi-gücü plajlarda gezip güzel kızlarla yarenlik etmekti. Ve gençler koro halinde bağırmıştı sanki: "Biz de Acun gibi olmak istiyoruz!" Anlayacağınız, İvedik nesli de firar etmek istiyor: sorumluluklarından, emekten, kanaatle yaşamaktan, aklından ve hatta kalbinden, hasılı hayatın gerçeklerinden firar etmek istiyor. Acun'un hangi zor şartları yaşadıktan, dişiyle-tırnağıyla çabaladıktan sonra, özendikleri o konuma geldiğini ve sonra firar etmekten vazgeçtiğini görmek istemiyorlar. Hadi, bir anketi daha zikredelim. Hani bir süre önce üniversite gençliği arasında yapılan bir ankette sormuşlardı: aşk mı, para mı? Ankete katılanların yüzde yüze yakını (% 90'dan fazlası) "Aşk senin olsun, bana para gerek para!" dememiş miydi? O günlerden sonra, kız öğrencilerime hayattaki ideallerini sorduğumda, "Okulumu bitirmek, sonra da zengin bir koca bulup evlenmek!" cevabını alınca şaşırmıyorum. Bir de, çok daha yeni bir araştırmadan ilginç bilgiler ister misiniz? İstanbul'da yaşayan gençlere sormuşlar: "Hayatta kaybetmekten en çok korktuğunuz şey nedir?" El-cevap: "Cep telefonumu!" (% 90). Hayır, komedi filminden bir sahne değil bu cevap, İvedik neslinin ete-kemiğe bürünmüş, ağlanası halde hayatımızda arz-ı endam etmesi sadece. Kaybetmekten en çok korktukları ikinci şey, bilgisayarları (% 68)! Peki ya sevdikleri, aileleri? Elbette onları da kaybetmekten korkuyorlar, canım! Ama üçüncü sırada (%53). Sosyologların ve sosyal mühendislerin kulağı çınlasın! Örnekleri çoğaltmak mümkün, ama sanırım tablo çok iç açıcı değil. Ne hayatın, ne ölümün, ne sonsuz hayatın hesaba katıldığı, ahlâkî endişelerin çok gerilerde kaldığı tuhaf bir gençlik geliyor, ve hatta gelmiş durumda, kısacası. Oysa... ![]() ![]() Kalabalıklarda kakara-kikiri yaşayıp kuytu yalnızlıklarda ağlayan, ölüm gerçeğini yakınında hissedip sevdiklerinin ölümüyle parça parça eksilen, keyif ve zevk peşinde koşarken hayatın görünüşte tatlı ama aslında acı yüzünü yalayıp ağzı yanan ve üstelik doyamayan yine aynı: İvedik neslinin üyeleri.... Gençlik kesinlikle elde durmayan, gelip gidecek birşey. Yaşlılık ve ölüm de bizim için. Hayat olanca hoyratlığıyla meydan okuyor, ölüm bütün sertliğiyle bir duvar gibi toslamamızı bekliyor. Mezar ağzını açmış bize bakıyor... Eğer meşru sınırlar içinde kalmazsak, hayatı ciddiye almazsak gençliğimizi kaybettiğimiz gibi, o gençlik hem dünyada, hem mezarda, hem de öteki dünyada elemler ve sıkıntı kaynağı olmaya aday bizim için. Nimet şükür istiyor. Gençlik nimetinin şükrü de, onu, artık çoktan unutturulan iffet ve namus ölçüleriyle yaşayabilmek ve sonsuz gençliğe vesile eyleyebilmek. Yaratılmışlığımızı, Yaratıcımızı, sonsuz hayatı unutarak sırf zahirî heveslerle yaşamaya çalışmak nafile bir çaba. Zira, hiçbir şey düşünmeden ân'ı yaşayabilmek sadece hayvanlara özgü. Biz insanız! Ân'ımızı hem geçmişimizle hem de geleceğimizle birlikte yaşıyoruz. Bizi insan kılan akıl ve fikrimiz bizi geçmiş ve gelecekle bağlıyor. Geçmişin lezzetleri yokluklarıyla bugünümüze elemler taşıyor; geleceğe ilişkin korkularımız ve endişelerimiz şu ân'ımızın keyfini paramparça edebiliyor. Hiç düşünmeden yaşamayı ne kadar istersek isteyelim; böyle bir şey mümkün değil! Başka hiçbir şeyi "kafaya takmadan" sadece bugünü yaşama iddiası, dışı tatlı içi acı mı acı bir aldatmaca. Zehirli bir bal. Dildeki lezzeti arttırmak için o baldan yenen her kaşık, nasıl karın ağrılarıyla kıvrandırıyorsa; kendimizi hazır ân'da, bugünde saklamaya çalıştıkça, geçmişin hüzünleri, elimizden kayıp giden sevdiklerimiz, geleceğin kaygıları ruhumuzu kat kat büyük acılarla kıvrandırıyor. Elimizde ne zevk, ne keyif ne de kahkahalar kalıyor. Hayattan firar edemiyoruz, ölümden kaçamıyoruz, kendimizden ve temel acılarımızdan saklanamıyoruz. Hayvan gibi de yaşayamıyoruz. İvedikler, bir serçe kuşu kadar bile lezzet alamaz hayattan. Çünkü, inanmadığı ya da inancını hayatına yansıtmamaya inat ettiği için bütün geçmiş zamanlar, gözünde ölmüş, yok olmuş haldedir. Aklı geçmişten ve gelecekten zifiri karanlıklar taşıyabilir dünyasına ancak. Yokluk düşüncesi sonsuz ayrılıkları haber verir. Sonsuz ayrılıklar sonsuzca daha bu dünyadayken yakar kavurur gönülleri ve ruhları. Hayatı hayatlandırabilmek; geçmişi, geleceği ve bugünü aydınlatabilmek ancak Yaratıcı'yla bağ kurabilmekle mümkün. Gerçek zevk de bu bağ sayesinde; mutluluklar da, kavuşmalar da. Hayatın lezzetini ve zevkini isteyenlerin önünde, hayatını ve gençliğini (yeniden) inanarak hayatlandırmaktan ve aydınlatmaktan başka yol yoktur. Çünkü, hayat böyledir! İvediklerin zannettiği gibi değil Murat ÇİFTKAYA http://karakalem.net ![]() ![]() 2月18日 Düşünceler açık, kalpler yaralıyken elbiseler örtmüyor...KEYFİYETİN KALIBI...
Bir kavramla bizi meşgul ederken, bir başka kavramın içini boşaltıyor birileri. Boş bulunuşlarımızı bir şekilde kendi değerleriyle dolduruyorlar. Sinsice giriyorlar düşünce yollarından, mayınlarını bırakıp gidiyorlar. Tesettür kavramını bile unutturur oldular bize... İşi başa ve bez parçasına indirgediler; “başörtüsü” dediler. Hatta onunla da yetinmediler, “türban” taktılar kafalara... Sırada ne var acaba? Hayadır, edeptir tesettür... Gözün ve gönlün men edilene meyletmemesidir... Akleden kalpten duygulara, duygulardan azalara, azalardan elbiselere yansıyan iman şuurunun görüntüsüdür, resmidir... Resmî tören ve töre görüntüsü değildir tesettür... Kâinatta kaplı “Settar” elbisesini gören gönlün üstünde ince nefis zarını hikmet nazarıyla açmış demektir. Bedeniyle beraber duygularını örtebilmiş, dıştan gelen hayasız akınları durdurabilmiştir. İnandığını kainattan deliller getirerek dillendirmiş, elbisesiyle edeple gösterebilmiştir. Tesettür hakikatini bütün çıplaklığı ile görebilmiş, haya elbisesini edeple bürünebilmiştir. Elmadaki kabuk hakikatini gören hayatını ubudiyet kabuğu ile çepeçevre sarmıştır. Dünyanın atmosfer, yıldızlarla yaldızlı semanın “esîr” ile örtülmüşlüğünü örtüşmüştür tesettürüyle... Nimetten in’amı, masnuattan Sanii görerek gözünü hikmete açan nikmetsizliğe kapamıştır. Gül goncasının yapraklarla kaplanma hakikatini açıkça gören hayatını haya ile örtebilmiş, tedibi gerektiren edepsizliğe düşmemiştir. Yapraksız gonca hüsnünü yitirmiş, cemalini cansızlaştırmıştır. Gonca hakikati gönlünde açan, Kur’an ve kainat kökünden kopuk rüzgar önünde savrulan yapraklar gibi savrulmaktan kurtulmuştur. Kainatı Kur’an’la beraber okuma temizliğine eren gönlüyle beraber elbisesini edeple temizlemiş, haya ile örtmüştür. Kâinattan ve Kur’an’dan kopuk sokaklarda savrulan eşarplar hayayı saramıyor. Düşünceler açık, kalpler yaralıyken elbiseler örtmüyor. Yürürken yüreklerimize tuz basılıyor, vicdanlarımız aklımızla beraber ağlıyor. Yürek ellerimizi sıkıyor, hüznümüzü örtecek örtü arıyoruz. Ayaklarımız haya yollarında koşmak istiyor, edebe “edeb”le selam vererek.... Sıkan sokaklardan sıkılarak yürümekten sıkıldık artık. Baharda açan gül goncaları gibi kâinat hakikatini haykırmalı hayasızlara... Tesettürü sadece başa indirgemek isteyen düşüncesiz başlara bağırmalı, edepsizliğe edeple dur diyebilmeli hakikat aşıkları... Göz kayması ile aşkı kirletmemeli, gönlü kaydırmamalı hakikat yolcuları... Yolları temiz ve serin tutabilecek hakikatler serperek hızla yürüyebilmeli, dünyanın bir ucundan bir ucuna... Elbiseler önemlidir. Kıyafetler keyfiyetimizin kalıbıdır. Keyfiyetimiz haya ile kaplıysa dışımız edeble örtülmüştür. İmanımız kavi ise haya elbisemiz kuvvetlidir. Elbisemizde yırtılma varsa imanımızı kâinat kuvvetiyle Kur’an’la dikmeliyiz. Yoksa birileri “başörtüsü” ile uğraşarak başımızı ağrıtır durur. Hüseyin EREN
2月11日 “Nereden geliyorum?” “Burada ne işim var?” “Nereye gidiyorum?” ...YARATAN RABBİNİN ADI İLE OKU!
![]() ![]() ![]() ZAMAN DURMUYORDU. Ömrüm her geçen an tükeniyordu. Ruhuma bir acı çökmüştü. Kendimi yalnız bir başıma, çaresiz hissediyordum. Bana büyük bir lütuf olarak Yaratıcı tarafından verilen sermayem artık gençlik dönemini tamamlıyor, bilinmeze doğru hızla ilerliyordu. Elimden kaçan, tükenişine engel olamadığım anlarıma acıyordum. Hüzünleniyordum. Çocukluğumu hatırlıyordum. Okula ilk başlayışımı, üniversiteden mezun oluşumu hatırlıyordum. Ne çabuk da geçmişti zaman ve ben artık 30’lu yaşlara gelmiştim. Halbuki hep çocuk ve genç olarak kalacaktım. Elimin altındakileri sonsuza dek muhafaza edecektim. Bu kocaman bir yalan, kocaman bir aldanma imiş.
Artık anlamıştım. Bana Sanatkâr’ımı tanımam için verilen ömür sermayesi, bundan önce geçen yıllar gibi çabucak tükenecekti. Ve bir gün ölecektim. Benden öncekiler nasıl gitmiş ise, ben de bir gün sessizce göçüp gidecektim. Ölüm beklenmedik bir anda gelip kapımı çalacaktı. Yaratıcı bana nasıl hayatı verdiyse, bir gün de bana ölümü verecekti. Bir türlü bitmeyen işlerimi bir anda bitirecekti. Ben de bir gün bir gelip geçmiş olacaktım. Ben de bir gün bir fani olacaktım.
Dünyanın gafleti, içinde yaşadığımız toplumun hali bana bu gerçeği, bu hakikati unutturmuştu. Ne çabuk ve ne çok unutmuştum. Nefsimin ve şeytanın vehimler ve yalanlar üzerine kurguladığı dünyaların kocaman bir yalan olduğu ile artık yüzleşmiştim. Bu çok zor bir yüzleşmeydi. Onca yıl durmaksızın önüme konulan engelleri aşmıştım. Biri bitince hemen öbürü karşıma çıkıyordu. Bitmiyordu. Artık yorulmuştum. Kendimi boşlukta çaresiz, bir başıma hissediyordum. Artık aklım, vicdanım ve kalbim bu gidişattan bunalmış, feryat ediyordu. Bana soruyorlardı: “Nereden geliyorum?” “Burada ne işim var?” “Nereye gidiyorum?” “Öldükten sonra bana ne olacak?” İşte tam bu an şeytan geldi ve dedi ki: Şimdi bunları düşünmenin zamanı değil. Daha çok vaktimiz var bunları düşünmeye. Haydi şimdi gel zevk edelim, eğlenelim. Özgürce sınırsız bir şekilde arzularımızı tatmin edelim. Bir daha mı geleceksin bu dünyaya? Her türlü zevkten sınırsızca tadalım. Evet, her insan gibi ben de tercih yapmak zorunda idim. Bu tercihi yapmakta her insan gibi ben de özgür bırakılmıştım. Ama tercihimin sonucuna katlanmak zorunluluğum vardı. Ya nefsimi ve şeytanı dinleyecektim. Onlar ne derse yapacaktım. Allah ile olan irtibatımı ve bağımı koparacaktım. Ve bunun sonucuna da katlanacaktım. Çünkü yaşadığım her anın, alıp verdiğim her nefesin hesabını verecektim. Bu istesem de istemesem de, bilsem de bilmek istemesem de kaçınılmaz olan büyük bir hakikatti. Seçebileceğim diğer tercih ise Yaratıcımın, Sahibimin, Yoktan Varedicimin adına yaşamaktı. O’nun emrine itaat edecektim. O’nu dinleyecektim. O’nun emir ve yasaklarına kulak verecektim. Nefis ve şeytana dedim: Eğer benim önümden ölümü, kabri ve mahşerdeki o çetin, o zor hesabı kaldırırsanız. Firak ve zevalin ruhumda açtığı derin yaralara merhem olabilirseniz. Elinizde böyle bir iktidar var ise, sizi dinleyeyim. Sizin dediklerinizi yapayım. Eğer yok ise susun! Sizi dinlemeyeceğim. Çünki sizin beni çağırdığınız zevklerin hükmü “zehirli bala” benzer. Yerken bir an tad verir, ama koca bir bünyeyi zehirler. Bir anlık tada karşılık günlerce zehrin tesiriyle ızdırap (hafakan) verir. Bununla da kalmaz, bana emaneten verilen bu nazenin bedeni kötüye kullandığım için emanete hıyanet cezasını da belime yükler. Akıllı olan her insan gibi tercihimi yapacaktım. Beni çok seven, beni her daim hatırlayan, beni hiçbir zaman unutmayan, beni her daim diri tutan, merhamet sahibi olan Rabbimi dinlemekten başka kurtuluş yolum yoktu. Bu kesindi. Apaçık bir gerçekti. Kendimi hesaba çekmeye karar verdim. Evet, bunca yıl unutmuştum. Her gün bana verilen nihayetsiz nimetleri unutmuştum. Tüm kainatın bana hizmet ettiğini ve emrime verildiğini unutmuştum. Ömrüm şükretmekten uzak, gafletle dolu anlarla geçmişti. Artık bu gidişe dur demenin vakti çoktan gelmişti. Peki ne yapmalıydım? Nereden ve nasıl başlamalıydım. Bu duygular içindeyken, âlemlerin Rabbi Olan Allah’ın ilk vahyi aklıma geldi. Şimdi hatırladım. Neden Kadîr-i Zülcelâl’in Peygamberimize göndermiş olduğu ilk vahyin “Oku!” değil de, “Yaratan Rabbin adıyla oku!” diye indirildiğini. Kendi başına asla okumaya çalışma! Evet, O’nun ismi ile okumalıydım. Her işime O’nun ismi ile, “Bismillah” ile başlamalıydım. Allah ile irtibatımı koparıp, şeytan ve nefse uyup kendi başıma okumaya kalkmamalıydım. Çünkü benim gücüm, sıfatlarım, iktidarım, kabiliyetlerim çok ama çok azdı. Belki de yoktu. Ben bir yaratılmıştım. Mutlak muhtaçtım. Mutlak acizdim. Düşmanlarım nihayetsizdi. Varoluşuma hiçbir katkım yoktu. Demek ki, kendi kendime de malik (sahip) değildim. İnsandım; yani mutlak aciz ve fakirdim. Demek ki kendi başıma okumaya çalışmamalıydım. Kendi başına okumak beyhude bir çaba idi. Bu halimle benim her derdimi bilecek, her halimden haberdar olacak, her türlü ihtiyacıma cevap verecek olan Rabbime ne kadar da ihtiyacım olduğu hatırladım. O’nun ismi ile başlamaya ne kadar da muhtaç olduğumu hatırladım. Çünkü insanın ona ihtiyacı olmayan Birine ihtiyacı vardı. O ise Yaratandı. O ise Allah’tı. Her türlü noksanlıktan çok ama çok uzaktı. Mutlak güç sahibiydi. Herşeye güç Yetirendi. Herşeyin Sahibi ancak O’ydu. Yâ Rab! Şimdi hatırladım. Kendi gerçekliğimi şimdi anladım. Kendi başıma bir hiç olduğumu şimdi farkettim. Sen yardım etmezsen, değil birşey yapmak, nefes dahi alamazdım. Affet unutuşumu. Bağışla hatalarımı. Mağfiret et günahlarıma! Ey insanoğlu, sen kendini kendine malik (sahip) sanma. O yük ağırdır. Kaldıramazsın. Sınırsız ihtiyaçlarını karşılayamazsın. Bu yükü beline yükleme. Gel Rabbinin adı ile iste. Yüklerini bırak. O’na sığın, O’na tevekkül et. Kaderde sana verilene razı ol, rahat et. Zahmeti at. Her daim bismillah de. O’nun ismini al. Kâinattaki hadiselerin ve olayların karşısında tir tir titremekten kurtul. Allah’ın ismiyle okuduğun her hadisede asla yalnız bırakılmayacaksın. Asla hüsrana uğramayacaksın. Her daim yardım göreceksin. Allah’ın ismini almadığın her anda tek başına yalnız kalacaksın. Hadisatın karşısında titremekten kurtulamayacaksın. Demek ki hakiki selamet yalnızca İslam’dadır. Demek elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayatta saadet sadece imandadır. Ey Allah’ı unuttuğum ve Allah’tan uzak yaşadığım anlarım, helak olmuş zamanlarım hepinize ama hepinize geçmiş olsun... Haydi şimdi kalk ve Yaratan Rabbinin adı ile oku. Çünki yaratılış gayen, bu dünyaya gönderilme sebebin sadece ama sadece Allah’ın adı ile kainat kitabını okuman, O’nu tanıman ve O’nu bulman içindir. Sen sadece bu ulvi gaye için yaratıldın. Bunu asla unutma! Ya Rab! Bizi, Senin güzel isimlerinin tarif edicisi, öğreticisi, muallimi olan zâta (s.a.v) yoldaş eyle, ümmet eyle. Şu fani ömrümüzü Senin Güzel Hakikatleri’ne şahitlik ederek tamamlamayı ve bekaya ulaşmayı nasip eyle. Amin.
Murat KARACA www.karakelem.net ten alıntıdır 2月6日 Hicret et herkesten ve her şeyden...belki de en önce kendinden...
2月2日 Kalbin direnişini kaybedenler, ellerindekileri imkânı da dillerindekileri fırsatları da kullanamazlar, kullanmazlar...
2月1日 ...Kalabalıkların kabullenişi kandırıcıdır… Araftasındır… Kaçmak istersin de kaçamazsın Kaf dağlarının ardına…ACILARIN AÇTIĞI...
![]() ![]() GURBET GÖMLEK gömlek… Yalnızlık katmer katmer… Avuç içleri açıkta, yürek yağmalanıyor… Gönül hüzünle örtülü… Yalnızlık denizinde yüzmeyi bilmiyorsan, öğrenmekten başka çaren var mı? Yakın kim? Sevgili ne kadar sayar? Aşk ne işe yarar? Kalp kaynamadan hikmet taamları nasıl pişer? Öyle acı ateşler vardır ki ancak kalp bilir tadını. Kim nasıl tarif edebilir onu? Kelimeler kaybolur, sözler sükût eder, sazlar kırılır acıdan… Sen varsındır, bir de senle beraber kederin… Kelimesiz ve sessiz konuşursun kederinle… Kimse duymaz, kimse görmez seni… Gecenin koynunda iniltilerle inliyorsundur… Kesret kanatır yaralarını… Kalabalıkların kabullenişi kandırıcıdır… Araftasındır… Kaçmak istersin de kaçamazsın Kaf dağlarının ardına… Yollar kıvrılır durur önünde… Düğüm düğüm döner uzayıp giden günler… Bir ağaç ararsın gövdesine yaslanacağın, gölgesinde serinleyeceğin… Sıcak rüzgâr kumuyla vurur yüzüne… Yüzün yere eğik yürürsün gündüz ve gecede… Gece ve gündüz eşittir şavksızlıkta… Gün ışığında kandil de olsa elinde bir işe yaramaz… Leylasızsındır Mecnun çöllerde… Göğe bakarsın, bakışların Ay’sız yere düşer… Tesellisizdir yıldızlar… Siyahî bulutlar gezinir üstünde, sığınacak sıcak bir sevgi, saracak bir şefkat ararsın… Üşürsün…
Bülbüller çile çınlatır kulaklarına… Gözlerin görmez olur gül güzelliğini… Ellerin kanar çiçek dikenlerinden… Düşüncelerin darmadağın… Duyguların durgun ve donuk… Hikmet açlığından yüreğine taş bağlayasın gelir, sökecek bir taş bulamazsın… Baka kalırsın yol üstünde… Yürümeye mecalin yoktur… Kalkıp koşmak istersin, kayarsın… Her yeri karamsarlık karanlığı mı kaplamış? Hiç mi ışık yok? Yollar bitmiş, her şey tükenmiş mi? Kalp kimsesiz mi? Kapılar kapalı mı? Sevgi serap olmuş, şefkat kaçmış mı? Vefa ulaşılamaz mı olmuş? Dostluklar tüketilmiş, hoşgörü hiçliğe mi atılmış? Anlayışlara duvar mı örülmüş? Ne arıyorsun, nerede arıyorsun? Karanlık olmadan ışık, hastalık olmadan şifa, dert olmadan deva, sıkıntı olmadan ferahlık bilinebilinir mi? Bilinirlik bilinmezlik örtüsünün altında… Zıtlar dünyasının izafiliğinde üzülüp sevinmiyor muyuz? Görünmek isteyen Rahmet, dert, keder olmadan nasıl bilinecek ve görülecek? Keder kader değil, asıl keder kaderi kabullenememek… Rahmeti itimat onun celbine vesile, tenkit ise terkine… Her şey geçicilik nehrinde akarak eriyor… Nehir ne kadar çağlasa da sükun denizi hepsini yutuyor… Ömür uzun değil, ölüm uzak değil… Uzun olan elemlere götüren emeller… Yerin renkli çiçekleri kara topraktan, göğün aydınlık yıldızları karanlıktan çıkmıyor mu? Yıldız ve çiçeği buluşturan yakınlık, görmeyi “görmek”le mümkün… Karanlıkta hikmet ışıkları çakabiliyorsan gurbet gömleği vuslat elbisesine dönüşüyordur… Yalnız olan yalnızlıktır… Kainat sevgi hamurunda şefkatle yoğrulmuşsa küreler ve kalp birbirinden uzak değildir…Sonsuzluk soluklarımız kadar yakındır… Kabuğunu kırmayan çekirdek çürümeye mahkumdur… Kalp kabuğunu kırmadıkça, dert yalnızlığında yokluklara yuvarlanacaktır… Kabuk acı ile çatlar, sonrasında şefkat gövdesi sevgi dalları üzerinde hikmet meyveleri görünür… Böylesi bir ağaç olmak için acıya sabır, kedere kabullenmek gerekiyor… Bir acı çekirdek yüzlerce tatlı meyveye “meyve” veriyor… Toprak altında yalnız olan çekirdek, göğün göğsüne sevgi ve şefkat nişanesi olarak asılıyor… Acıların açtığı kapıdan sabırla yürüyen, ömür ağacında sonsuzluk meyvelerini yetiştiriyordur… Üzüntüler üzülmeye değmez… Hadi tevekkülle gül, o da gülsün… Hüseyin EREN
|
||||||||
|
|