ahmed 的个人资料ahmeds...Güzellikler Rab...照片日志列表更多 工具 帮助

日志


7月30日

İnsanı kâinat kıymetinde yaratan neyi gayesiz yapmış ki.Gayesiz hareket eden bir zerre bulabilir misin bu âlemde.?...

EY NEFİS! KIYAMET’i OKU!

Yemin olsun kıyamet gününe
Yemin olsun kendini kınayan nefse
...
İnsan zanneder mi ki başıboş bırakılacak
...
Bütün bunları yapan ölüleri yeniden diriltemez mi?
(Kıyamet: 1-2...36...40)


EY HER ÂNININ ölümüyle lezzetindeki elemi tattığı halde hâlâ den’i olana hırsla sarılan nefsim!

Sanki dünya olmuşsun da ömrünün kıyamete kadar süreceğini vehmedip habire erteleyip duruyorsun.

Heyhat! Nice kıyametler kopmuş başına da farkında değil misin? Yakın olan her geleceğin aslında gelmiş olduğunu bilmiyor musun?

Ey nefis!

Geleceğin geçmiş olsa da yaptıkların mazi olmaz. Hep hafa toprağınde durmaz. Bilmez misim ki kara toprak altında tesettür eden tohum misali, kusurların ahiret baharında dev ağaç büyüklüğünde yüzüne vurulur. Yoksa maziye gömüldü de kayboldu mu sanırsın?

Ne olacak küçük deyip de geçme. Kim bilecek deyip de aldanma. Toprağın altında kimsenin bilmediği nice zerre misal tohumcukların kalplerinde saklı olanlar dağ büyüklüğünde aşikâr edilir.

Şaşarım sana !

Ölüm yokmuşçasına geçmişini helak ettiğin gibi geleceğini de facir yapıp FECİR mi beklersin.

Ey aldanmış gafil!

Bütün yalancı ışıkların tutulduğu an, gölgeyi yok eden güneşin aydınlığında nereye kaçacaksın?

Rabbin mülkünün gayrını mı gördün de gaflete daldın.

Elindeki fenerin ışığı dünyana karabasanlar doldurmakta....

Daha ne kadar gözüne uyku bürümeyen RAKİBinden kaçacaksın.

Ama!... Deyişlerin yok mu?... “Daha zamanı var” deyişlerin....

Ele veriyor kendini sana.

Amalar şahittir AMAlarına.

Deve kuşu misali görmüyorumlara sığınıp kendini maskara yapma.

GEL DİNLE BENİ DE VAHYE KULAK VER.

Çıkmamış candan ümüdi kesme. Meleğin, kalbine Kur’an’ı okuyor dinle.

Hımm anladım deyip de acele etme.

Sabret!

“Bu, şu manaya gelir, bundan şunu çıkardım” deme.

Vahyin ışığında mücessem Kur’an olan kâinatı gözle.

Hele bir dinle! Hadisat üzerine yorum getirme hemen.

Bırak hadisat okutsun kendi yorumunu sana. Sen kalbine bildirileni söyle.

Rabbin bildirmekte acizmişçesine: “Ben buldum, anladım.” deme.

Fakat sen.. “Bana keşfedildi.” demeyi “keşfettim” demeye hiç yeğlemezsin.

Aah! Dünyanın fani yüzünün müstehzi ışıklarına aldanıp onunla kendi ahiret güneşini söndüren nefis!

Bilmez misin ki canının arzusunu Canan’ın rızası yaptığında huzur bulursun.

Güneşe bakan bensiz reşhanın ışıl ışıl parladığını nasıl da unutursun!

Bensiz ol ki din gününde senin de yüzün ışıldasın.

O gün ya gülen yüzler görürsün ya da asık çehreler.

 

Hatırla! Ölümün soluğunu ensende hissettiğin, hiç ardına bakmadan dakikalarca koştuğun zamanları. Nasıl da yüreğin küt küt atıyordu! Unuttun mu içinde yaşadığın kâinat genişliğinde kimsesizliğin, yapayalnızlığın ızdırabını. Nasıl da geceleri cesetler fırlatılıyordu üstüne. Uykudan karabasanlarla uyanıp yetimliğin ızdırabıyla hüngür hüngür ağladığın günleri anımsa.

Sen canı boğazına gelenleri de gördün. Onun etrafındakiler nasıl da çaresizlik içinde ah vah ediyorlardı.

Döşekteki gidişini anlayınca nasıl da bacakları birbirine dolaşmıştı.

Hani şu Allah’ı inkâr edeni hatırla! Nasıl da ölüm döşeğinde günlece ızdırapla bağırıp “Allah var, Allah var!” diye bütün köye işittirircesine haykırıyordu. Sahi neydi ona bunu söylettiren. O an nereye gideceğini görmüştü elbet. Keşke iman edip namaz kılmış olsaydı.

Hakk’a yüz çevirip yalanlayanların halini asıl o gün göreceksin. Mü’minlerle alay edip de arkadan gülüşenlerin halleri nicedir o gün.

İnsan nasıl da kendi kendine tuzak kuruyor!

Ettiklerinden dolayı kendine hep açık olan rahmete gözlerini yumuyor. Günahları pişmanlığına bir vesile iken

Rabbin rahmetine perde yapıyor onları.

Sonrada yüzleşmekten kaçarak temenni vari “Ölüp de dirilen kim var ki biz de dirilelim?” diyor. Ya da “Herkes aynı yolun yolcusu, bu kadar insan ne yaptıysa ben de onu yaptım.” deyip yaptıklarının hesaba çekilmeyeceğini sanır.

Ey nefis !

Sen de canım çekti, deyip durdun. Herkes gibi kalabalığa uydun. Korkmaz mısın canların çekildiği günden.

Unutma!

Kalbini dünyaya bağlayan bağlar sökülüp çıkarılırken yaşayacağın o ızdırap anında kimse yanında olmayacak. Acını kimse paylaşmayacak.

Heyhat ! Şaşarım sana!

İnsanı kâinat kıymetinde yaratan neyi gayesiz yapmış ki.

Gayesiz hareket eden bir zerre bulabilir misin bu âlemde.

Bir sinek bile başıboş bırakılmazken, nasıl sen boş kalabilirsin! Zerre kadar çekirdeği boşa çıkarmayan, nasıl senin yaptıklarını boşa çıkarır ya da görmezlikten gelir.

Sahi sen bir zamanlar görünmeyecek kadar küçük bir zerre diğil miydin? Sonra suyuna kan verilip, can verilmedi mi? Görünmez olan, aşikâr kılınmadı mı sana? O tek zerre içersinden erkek ve dişi her şey tefrik edilmedi mi? Kâinata bedel bir insan çıkmadı mı o zerrenin içinden?

Madem öyle zerre hükmündeki anlarının kâinat genişliğinde aşikâr edilmesinden korkmuyor musun?

Gel Rabbine dön ve nida et benimle!

Ey tohumu açan ve içinden hayatı yeşillendiren Rabbim.

Bizden tuba- i cennet olmayacak hiç bir tohum bırakma geriye.

Geceyi gündüze dönüştürdüğün gibi cehennem zakkumlarını netice verecek anlarımızı mağfiretinle cennet ağacını netice veren tohumlar eyle.

Huzurunda yüzümüzü kızartacak bir şey bırakma ki sana bakmaya yüzümüz olsun. Amin…

Abdurreşid ŞAHİN 

www.karakalem.net

 

7月25日

Ey Yarlar Yarına müştak âşıklar! Sevgili her gün beş vakit sizi vuslata ve sohbete çağırıyor farkında mısınız?...

ŞU EZANLAR Kİ ŞEHADETLERİ DİNİN TEMELİ
 
Dinle ‘ney’i! Bak hikayet etmede
Ayrılıklardan şikâyet etmede
(Mesnevi)

On beş asırdır günde beş kez inleyip duran “ney” değildir belki; ama bu inleyiş “ney”i inletmektedir.

Sözleri vuslat kokuyor; ama vicdani dimağda acılar bırakıyor ve bazen yürek sızlatıyor, inliyor velhasıl.

Günde beş kez vuslat için dünyanın her bucağında Bilaller bağrı yanık avazlarıyla inler durur minarelerden, göklere ve uçsuz bucaksız sahralara doğru. Sonra maveralar aşar ve oradan makes bulur bu iniltiler. Meleklerin şirin nağmelerine karışıp rahmet olarak dönüp yağar yeryüzüne.

Bu rahmet esintileri zaman zaman o kadar lahuti boyutlara erişir ki, etkisi efsane boyutlarına varan hikâyeler düşer tarihin hafızasına.

İşte o efsanelerden bir tanesi şöyle hikâye edilir dilden dile: “Geçmiş zamanların birinde bir Allah(cc) dostu, vakti girmiş bir namazın ezanını dinler halk arasında. Müezzinin davudi değildir sesi belki; fakat yanık sesi, kasabayı çevreleyen dağlardan yankılanmaktadır yine de. Ezan bitince Allah (cc) dostu, itiraz edasıyla doğrulup halkın şaşkın bakışları arasında şöyle haykırır: “Vallahi! Bu müezzin bir yalancıdır! Müezzin bir yalancıdır!”

Halk, şaşkınlıkları kat kat artmış bir vaziyette hid¬det ve panikle Allah (cc) dostunun etrafını sarar ve bu biraz da küfür kokan sözlerinin ne anlama geldiğini sorarlar. Eğer mantıklı bir açıklaması yoksa öldü¬receklerdir adamı belki de.

Adam gayet sakin ve kendinden emin bir ses tonuyla, tekrar seslenir kalabalığa: “Bakın! Şimdi ben de ezan okuyacağım ve siz ezanın doğru şeklini o zaman anlayacaksınız” der ve orada bulunan yüksekçe bir kayaya çıkar ezan okumak için. Sağ elini kulağına atıp içi yanmışçasına Bilali bir ezan okur ki sormayın! Dağ-taş haşyetten zelzeleye tutulur. Üzerine çıktığı kaya da ezan bitene kadar eriyip dağılır aşkından.

Halk ise şaşkınlığın zirvesindedir artık ve hayatlarında ilk kez gördükleri bu manzara karşısında heyecandan ne söyleyeceklerini, ne yapacaklarını bilemez bir halde toplanırlar Allah (cc) dostunun başucuna. Allah (cc) dostu da mest olup yere yığılmıştır aslında.

Bir müddet böyle geçtikten sonra nereden gelip nereye gittiği bilinmeyen bu gizemli zat, tekrar ayağa kalkar ve bu sefer ağlamaklı bir ses tonuyla: “Ben de yalan söyledim. Eğer içten okusaydım bu ezanı, benim de bu kaya gibi eriyip paramparça olmam ge¬rekirdi. Demek ki ruhumun duvarları bu kayadan daha sertmiş” der ve gözyaşları içinde, kalabalığın şaşkın bakışları arasında bilinmez ufuklara doğru yürür... gider…”

Evet, böyle nice gizemli hikâyesi vardır bu aşk ümmetinin gönül kitaplarında. Kimse işin aslını pek bilmese de anlatıla gelir dilden dile.

Biz, bu hikâyelerin tashihini Allah (cc)’a bırakıp gelelim bizim yaşadığımız hikâyelere. Bizim hikâyelerimiz ne söyler? Bizler geleceğin ülkesine hangi hikâyeleri miras bırakacağız? Biz neresindeyiz bu aşk iniltilerinin senfonisinde?
Öteler ötesinin pakizan gönüllere ulvi seslenişidir günde beş vakit ezan.
Mustafa (sav)’nın davetidir; aşka, vuslat sofrasına, sevgilinin kucağına... Haydin aşka!... Haydin vuslata!...

Kim sevgiliyle sohbet etmek istiyorsa kulak versin diyor, bin dört yüzü aşkın yıldır bu iniltiler.

Bu iniltiler, kimi zaman cenk haykırışıdır, kimi zaman canana yakılan ağıtlar kadar yanıktır. Bazen coşkulu bir bando gibi tüyler diken diken olur, bazen de dervişler halkasının hayhuyuna kapılmış ruh gibi cezbeyle bedeni terk eder ezanın mavera-i sedası karşısında.

Bu ölümler diyarında, bu yokluklar dehlizinde hayatın adıdır ezan. Ezan hayata çağırmaktadır, ölüleri diriltme, sarhoşları ayıltma, uykuda olanları şefkat yüklü nağmesiyle uyandırmanın adıdır ezan ve ezan; hayatın ritmi, yaşamın belirtisidir İslam ümmeti için. Müminler yabancı bir beldeye gittiklerinde uzaktan uzağa dinlerler o beldeyi. Ezan vakti ge¬lir de ezan sesi duymazlarsa o zaman o yerde ölümün kol gezdiğini anlarlar.

Ezan, hayatın sesidir. Bu nedenle ölü ruhlar, ezanın kıymetini anlayamaz ve onu kuru bir gürültü sanırlar. Ve işte bu nedenle hayat dolu Mümin âşıklar, ezanın susmasını hayatın susması, kıyametin kopması ve insanlığın hercü merc olması demek olduğunu anlarlar ve susturmazlar bu aşk iniltisini hayatları pahasına.

“Ruhumun senden ilahi şudur ancak emeli.
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli
Şu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli”

Biz, bu hayat çağrısının neresindeyiz? Duyuyor musunuz seherde inleyen Mustafa(sav)’nın bülbüllerini. Ne de güzel şakıyorlar günde beş fasıl; her fasılda maveradan ölümsüz nefesler devşiriyorlar dünyamıza. Her tarafı ıtır kokusu, Cavidan gül kokusu kaplıyor sonra duyar mısınız?

Yoksa hayatın keşmekeşinde ve lanetli dünya eğlencesinin tamtamlarında işitilmiyor mu aşkın sesi? Şeytanın bataklığında, günahların iğrenç kokularında burunlar koku almaz mı oldu yoksa?

Damarlardan fışkıracak bir hırsla ticarete dalmışken; çil çil paracıkları sayıp duruyorken veya lüks evin konforunda en olmayacak hülyalar sayıklıyorken; ezana durunca Mustafa (sav)’nın Bilalleri, bir an durup bu ses de neyin nesi, beni kurtuluşa çağıran kim diyecek aşk mabetlerine, mescitlere koşuşturup biraz olsun sevgiliyle sohbetin ve vuslatın tadına varıyor muyuz?

Kim ne derse desin, bu dünya Mustafa(sav)’nın hayat bahşeden, diri tutan, ölü toprakları canlandıran, uğradığı her yeri gülşene çeviren, her memleketi rayihasının efsunuyla tütsülendirip çiçek bahçesine çeviren; aşk dolu, gizem dolu, hayat dolu ezanıyla ayaktadır.

Bu aşk iniltisine kulak verip çağrısına Lebbeyk diyerek mescitleri dolduranlar kalmazsa ezan su¬sar; yerküre, kahır yüklü başını alıp kehkeşanın duvarlarına çarpar ve paramparça dağılır, gider…

Ama sevgilinin davetine “lebbeyk” diyerek cami yolunu arşınlayanlar var oldukça ezan susmayacaktır İnşaallah…

Mümin ruhlar, ötelerden bu dünyaya gözlerini sımsıcak ezan esintileriyle açarken günde beş kez, bu ezeli sedanın lahuti dokunuşlarına kanarak yaşarlar ve yine bir ezan vakti, sonsuzluk rüzgârları alır götürür ruhlarını sevgiliye doğru, sevgiliye doğru…

Ezan, gönüllerin pasını almakla kalmaz; ruhları da gümüş silklere dizilmiş, nurefşan inciler gibi parlatır, Mümin saflarda namaz.

Bu da yetmez, maveradan akan abı hayat gibi ezan nağmeleri en aşkî terennümlerle yayılır evlere, sokaklara, ovalara, köylere ve toplumların belleklerine. Bir anda temizleyiverir kötü ve çirkin adına ne varsa sinelerde.

Ey sevgili yolunda meftun âşık! Eğer can kulağıyla dinlersen ezanı; onun Mustafa(sav)’dan miras kalan vuslat, aşk ve sonsuzluk iksiri olduğunu duyarsın tüm benliğinle.

Ey Yarlar Yarına müştak âşıklar! Sevgili her gün beş vakit sizi vuslata ve sohbete çağırıyor farkında mısınız?

Selam ve dua ile...
Nurullah Gülsever
7月24日

Âh! İnşirâh! Yâ Allah!..

İnşirâh, Yâ Allah!
Kalemin ve kâğıdın kaldıramayacağı, harflerin ve imlânın taşıyamayacağı bir dert var içimde. Çilenin ifadesine kalksam, mübalâğa ölü doğar dudağımdan. Kelimeler tefritte çoğalırken ifratta can verir bütün mânâlar. Ancak yine de yazının bedenine ihtiyacım var. Ruh, kara mürekkebin ucunda şimdi...
Keder, bütün zehirlerini sunuyor kadehime. Endişe, tüm zerrelerime varasıya dek kemiriyor hücrelerimi. Hüzünlerle örtülü gönül meclisimde sâkînin boynu bükük, peymânenin ateşi sönük... Ne dökülen meyin lezzeti var damağımda, ne de inleyen neyin ezgisi kulağımda... Derûnumda bütün ifâdeler tarifsiz ve bütün tarifler ifâdesiz... Nereye baksam acı, sancı, gam... Gün geçtikçe büyüyor kavgam. Âh ne yapsam? Ne yapsam da aralasam, aslında hiç kapanmayan kapıları...
“Melâle âşina bir nesil” de gelse, bilirim, benim elemime lâl kesilir dilleri… Bilirim, ben yine kendimleyim. Gönül âyinemde kendimi seyrettim de, ahvâlim nihâyetinde tek kelime: Çile! Şimdi dolansam kırk zeytin ve bir testi su ile. Nâfile...
Hani hikâyedeki gibi... Son haddine varasıya kadar suyla dolu bir bardağın üzerine konan gül yaprağı olsam. Girsem kapından. Âh ne yapsam? Ne yapsam da aralasam aslında hiç kapanmayan kapıları...
Bunca dert ve onca kasvetten sonra kapanmayan kapıların son/ucundayım. Ey bana şahdamarımdan daha yakın olan Allah’ım! Şüphesiz Sen beni benden daha iyi bilensin. İnşirâh! Koca bir okyanusum, her damlası günah kokan bir suyum. İnşirâh!..
Yûnus diyor ya:
Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı
Tak etti bu gönül darlığı, dilimin tokmaklarına dayandı.
İnşirâh! Yâ Allah!

Hata ettim ve nihâyet Sen’in kapına geldim. Değil mi ki Sen; “Sen’in göğsünü açıp genişletmedik mi?” diyensin. “Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı?”, “Sen’in şânını yükseltmedik mi?” kelâmını işitip de bir alev gibi titrememek, bir zelzele gibi kalbi titretmemek elde mi?
Sevgili... Kelâmının her bir kelimesini kendine yâr edinen bu fakîr, kendini yalnız hissedebilir mi, ey Sevgili? Ben kendimi bıraktığımda bile beni bırakmayan ilâhî müjdeni sol yanımda taşıyorum. Yâ Mevlâ, dünyâ denen bu zindânda ancak böyle yaşıyorum. Hücremde... Kimse bilmez; sırrı ifşâ eden kamışların sesi her ân yankılanır içimin vâdîlerinde, gül kokusu getiren sabah melteminin âsûde esintileri yayılır içimin vâdîlerine. Kimse bilmez, bu dîvâne nasıl yaşar kalp kalesinde…
Dünyâ bana büyük, dünyâ bana yük... Koca âlemi omuzlarıma, gönül âyinemi avuçlarıma koyuyor; ah yine de ağır basan ve cam kırıklarıyla parçalanan ellerimi kurtaramıyorum. Yaralarımı kendim saramıyorum. Soramıyorum sana ey her şeyimi, her zerremi bilen Rabbim... Ancak yine de bir cevap buluyorum kelâmında:
“Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır.”
“Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır.”
“Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul.”
Ne olur, kuşat fikrimi hikmetinle. Ne olur, donat gönlümü muhabbetinle. Ve gayret... Bir işi bitirip diğerine koyulmam için bana gayret ihsan et, ne olur… Hayretimle geldim aslında hiç kapanmayan kapıların önüne. Kalbimi ve beynimi, hissimi ve fikrimi... Sîretimi, sûretimi... Benliğimi, kimliğimi eritip de geldim kapına. İnşirâh! Kapına geldim. Bir alev topu gibi yana yana geldim. Sana geldim. “Ancak Rabbine yönel ve yalvar.” diyen Sen değil miydin? Nihâyet Sana yöneldim. İnşirâh! Yâ Allah!
Gönül ferahı istesem de, gönül refahı dilesem de bezm-i elestten bilirim güle kan, bülbüle figan düşüren hisseyi. Âşık ve maşûk ayırmaksızın herkese; «Belâ!» dedirten o suâli... “Elestü bi-Rabbikum?” (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?)” “Belî…” Bundan gayrısını kabul etmez lügatim ve bundan başkasına dönmez dilim. İllâ belâ... Dünyâ sayfasında önüme bir mürekkep karalığıyla dökülen her belâ, süveydâ gibi, mücellâ bir ayna gibi durur sol yanımda. Sol yanım şerha şerha, elif elif... Ve o kadar muhtaç ki genişletip ferahlatmana...
Yâ Allah! Biliyorum vebâlim çok. Anlatmaya mecâlim yok. Adının ezelî ve ebedî hürmetine bir âh çeksem yetecek hâlimin ifâdesine: Âh! İnşirâh! Yâ Allah!..
Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge,
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı!
diyen Fuzûlî kadar,
Kimsesiz bir kimse yok her kimsenin var kimsesi,
Kimsesiz kaldım meded ey Kimsesizler Kimsesi!
diyen Avnî kadar kimsesizim cihan denen zindanda.
Yâ Velî!.. Bir tek Sen varsın. Varsın ateşin bütün bedenimi sarsın. Sen bana iki dünyâda tek yârsın. Bu hakîr, bu fakîr ne yapsın da adım atsın râhına. Bunca dert, kasvet ve kederden sonra muhtacım inşirâhına.
Yâ Allah... İnşirâh! İnşirâh!
Senem Gezeroğlu
Yüzakı Dergisi
7月17日

Yükselme Yolculuğu...

 
Namaz kılmayan kişi günlük meşgalelerin, problemlerin, kavgaların içinde kendinden habersiz bir hayat yaşar; kul olduğunu, ahiret yolcusu olduğunu ve bu dünyada misafir olarak bulunduğunu adeta unutur.

Bir başarı gösterdi mi büyüklenmeye başlar. Herkesin kendisinden söz etmesini ister; onu övmelerini, ona hürmet etmelerini bekler.

Mükemmel bir kişiliğe sahip olduğuna inanır, noksanlıkları yanına yaklaştırmak istemez.

Namaz kılan kişiye gelince, o namaza niyet ederken ‘Allah rızası’ için ifadesini kullanır. Böylece, gerçek şerefin insanların beğenmesi, övmesi değil “Allah’ın rızası” olduğunu öncelikle hatırlamış olur.

Namaza tekbirle başlar. ‘En büyük, mutlak büyük, akılların idrak edemeyeceği, hayallerin ulaşamayacağı kadar büyük” ancak Allah’tır,’ der. İnsanlar arasında büyüklenme tehlikesinden kurtulur.

Sonra Fatiha suresini okur. Bu surenin ilk ayetinde, “bütün hamdin, yani bütün medih ve senaların ancak Allah’a mahsus olduğu” beyan edilir. Alimlerimiz bunu açıklarken, “Ne kadar hamd varsa, kimden gelse kime karşı da olsa,…, hepsi Allah’a mahsustur.” derler. Ve bunun, ‘elhamdülillah’ın en kısa manası olduğunu ifade ederler. Baharın güzelliğini, denizin haşmetini, semanın berraklığını, bülbülün sesini, arının balını övdüğümüzde bütün bu medih ve senalar, günümüz tabiriyle, övgüler ve beğenmeler hep Allah’a gider. Yani, biz bunları överken Allah’ın eserlerini övmüş oluruz.

Süleymaniye’nin kubbesini de övseniz, mihrabını, minberini, minarelerini de methetseniz bu övgülerin tamamı Sinan’a aittir.


GEL GÖR Kİ, kâinat sarayı ve içindekiler övülürken bu ince mana çoğu zaman unutulur. Doğrudan doğruya, o eşya methedilir.

Bu hataya düşmemek için hemen ‘Rabbü’l-alemîn’ ismi zikredilir. Bütün eşyayı terbiye eden, onları ilk önce “bir nokta, bir çekirdek, bir yumurta, bir gen şifresi” olarak yaratıp, sonra terbiye ederek kemale erdiren, insan, ağaç, hayvan,…, haline getiren Allah’tır.

İnsanın akıllı bir mahluk olarak yaratılması da bu terbiyeye dahildir. Yani, arı bal yapacak şekilde terbiye edildiği gibi, insan da bu sayısız sanatları icra edecek şekilde yaratılmıştır. Şu farkla ki, insanoğlu bu mükemmel yaratılışının gereğini yerine getirip getirmemekte serbest bırakılmıştır. Kabiliyetini yerinde kullanmasını bilenler bir çok hayırlı işler, güzel eserler ortaya koyarlar.

İnsanoğlu bu doğru tercihini bazen çok pahalı satmaya kalkar, herkesin onu övmesini, ondan söz etmesini ister.

Şöyle bir düşünelim:

“Gökyüzü, ormanlar, denizler, ovalar ne kadar güzel!

Onları seyreden gözlerimiz ne kadar mükemmel!


BU güzellikleri ve mükemmelliği takdir eden aklımız bizim için ne büyük nimet!

Yediğimiz şeylerin tamamı ayrı birer terbiyeden geçerek önümüze konulmuşlar.

Koyun ayrı bir fabrika, otu süte ve ete çeviriyor. Daha doğrusu, otlar o fabrikada terbiye görerek et ve süt haline geliyor.

Bütün meyve ağaçları da ayrı birer fabrika gibi.

Ve toprak, bütün bu mükemmel ve muhteşem eserlerin hem mekânı, hem fabrikası.

Denizleri dolduran balıkları şöyle bir düşünelim! Hepsi sudan yaratılıyorlar. Ortada ne bir fabrika var, ne tarla, ne de bostan.

Bütün bu terbiye fiillerini hayretle seyreden insan, bütün medih ve senanın ancak Allah’a mahsus olduğunun şuuruna erer.


NAMAZ kılan kişi, Rahmân ve Rahîm isimlerini okurken bütün bu terbiye fiillerinin aynı zamanda kendisi için bir rahmet olduğunu düşünür ve kalbi sürurla dolar.

Daha sonra, Sure, ‘Malikiyevmiddin’, yani ‘ahiretin sahibi, hesap gününün maliki’ ismiyle devam eder.

İnsana “bu alemde tanıştığı ve faydalandığı bütün nimetlerden ve hayran olduğu her türlü güzellikten günün birinde ayrılacağını, bu dünyadan göçüp gideceğini hatırlatan bu İlahi isim, bir taraftan ölümün hiçlik olmadığını, kabirden sonra ahiret alemlerine geçileceği müjdesini verirken, diğer taraftan da bu dünya hayatının o “din gününe”, “o hesap gününe” göre tanzim edilmesini ihtar eder. Dünya yolculuğunun hesap gününe çıkacağını ikaz etmekle, ömür sermayesinin rıza dairesinde harcanmasını ders verir.


İNSAN o hesap gününü düşündüğünde, ölümle terk edip gideceği insanların takdirlerine ve alkışlarına gönül bağlamanın ne kadar yersiz olduğunu bütün açıklığıyla anlar. ‘Ben ancak bütün hamd ve sena kendine mahsus olan, Rahman ve Rahim olan, beni ölümden sonra tekrar diriltip huzurunda hesaba çekecek olan Allah’a ibadet etmeli ve her türlü ihtiyacım ve sıkıntılarım için de yine ancak ondan yardım dilemeliyim,’ diye düşünür ve Rabbine doğrudan hitap ederek, “Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz,” der.


ALLAH RESULÜ (asm.) namaz için “müminin miracı” ifadesini kullanır. Namaz kılmak üzere kıbleye yönelen insan, kalbini Rabbine teveccüh ettirmiş ve kendi miracının ilk adımını atmıştır. Bu yolculuk “iyyake...” hitabına kadar devam eder. Bu noktaya kadar mirac yolculuğunda Allah Resulünün (asm.) bütün sema tabakalarından geçmesi, Allah’ın nice rahmet tecellilerini seyretmesi, ahiret alemini temaşası bir bakıma, özetlenmiş gibidir. “İyyake…” hitabıyla sanki kab-ı kavseyn makamına çıkılmış ve Allah’a doğrudan hitap etme şerefine erilmiştir.

Böyle bir kul artık istikamet yoluna girmiştir; ama yine de Rabbinden sırat-ı müstakime hidayet talebinde bulunur. Çünkü, bu yol çok uzundur; engelleri ve tehlikeleri çoktur. İnsanı bu doğru çizgiden saptırmak isteyen nice iç ve dış düşmanlar vardır. Nefis ve şeytandan, kötü arkadaşlara; haramların dolup taştığı sokaklardan, hayvanî duygulara hitap eden zararlı neşriyata ve programlara kadar bütün engellere rağmen istikamet yolunda yürüyebilmek ancak Allah’ın, yardımıyla ve hidayetiyle mümkün olabilir.

İnsanın inancı istikamet üzere devam ettiği gibi, konuşmaları, bakışları, ticareti, sanatı, sevgisi, korkusu da aynı çizgi üzerinde olmalıdır. Kul, bütün bunları başarması için Rabbine iltica eder ve ‘Bizi sırat-ı müstakime hidayet et,” diye duada bulunur.


BİR BAŞKA ayet-i kerimede, sırat-ı müstakimin “peygamberlerin, sıddıkların, şüheda ve salihlerin” yolu olduğu haber verilmektedir. İnsan bu yola hidayetini dilemekle, o nurani ve bahtiyar zümrenin ardınca gitmeyi, onların izinde olmayı dilemiş olur.

Bu yoldan ayrılmanın tehlikesi büyüktür. Ya Allah’ın gazabına uğrayanlar (mağdup) grubundan veya O’nun çizdiği doğru yoldan sapanlar (dâllin) güruhundan olma tehlikesi söz konusudur.

Mümin, her iki tehlikeden de korunması için yine Rabbine sığınır ve sonunda bu duasına “âmin” der.


Zafer Dergisi
Prof. Dr. Alaaddin Başar
 
Değerli Gönül dostlarım hepinizin Leyle-i Miracını tebrik eder hayırlara vesile olmasını Cenab-ı haktan niyaz ederim.selam ve dua ile
7月16日

"Güzel değil batmakla gaîb olan bir mahbub. Çünki: Zevale mahkûm hakikî güzel olamaz."...

Hasret

Gözyaşları, hasret dolu sinelere dökülen ızdırap damlalarıdır.

Hasret, hicranla yanan bir ruhun içten içe sızlanışıdır. Ona, ne kısır ifadeleriyle dil, ne de en parlak beyanlar tercüman olabilir. Ancak duygulu bir gönül bütün yakıcılığıyla onu hisseder.

His dolu bir gönlün sahilini, hasret dalgaları insafsızca döver durur ve her çırpınışlarında ruhtan bir parça koparıp yeni saldırılara hazırlanırlar. İradesi kuvvetli olanlar, çelikten ruhlarıyla buna mukavemet etseler dahi zayıf yaratılışta olanlar, yavaş yavaş eriyip giderler.

Ümitsizce bekleyişin hüsranı ruhlarda fırtınalar koparır. Vuslatın şafağını gözleyen bir gönülde ise hasret, ılık bir meltem halinde eser ve ulvî duyguları yeşertir.

Bir de gerçekten, gönül verilecek "Dilârâ" bulamamış, akılları ve ruhlarıyla geçici mahbublara bağlanmışlar vardır ki, durumları yürekler acısıdır. Onlar bilselerdi ki, hiçbir fâni, kalbin alâkasına değmiyor. Her tulû' (1) arkasında bir sürü hasret dolu gönüller bırakarak guruba meylediyor. O zaman ruh, "leylâ" diye peşinden koşulan serapların yerine "Mevlâ" deyip gönlünü hakikat esintileriyle dolduracaktı.

Gözyaşları, hasretin en hazin tercümanıdır. Ufkun ötesindeki mahbub için, ufukta boğulan hasret dolu gözler, derin bir inkisâr içinde hicrana gömülürler. Zira "gayr-ı meşru bir yol ile bir maksadı takib eden çoğu kere maksadının aksi ile tokat yer. Allah, kalbin batınını iman, marifet ve muhabbeti için yaratmıştır. Zahirini ise, sair şeyler için hazırlamıştır. Cinayetkâr (2) hırs kalbi deler, putları içine sokar. Bu ise, Allah'ın gayretine dokunur ve O'nu maksadının aksi ile cezalandırır."

Kalb, plâtonik aşkların açtığı derin yaraları tedavi için, mecazî mahbublardan alâkasını kesiyor; vicdan dahi bakî bir mahbubu arıyarak, aşk-ı mecazî aşk-ı hakikiye inkılâb ediyor:

"Güzel değil batmakla gaîb olan bir mahbub. Çünki: Zevale mahkûm hakikî güzel olamaz. Aşk-ı ebedî için yaratılan ve ayîne-i Samed (3) olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli..!"

(1) Tulû'.-Doğuş.
(2) Cinayetkâr : Cinayet işleyen.
(3) Ayine-i Samed : Hiç birşeye ihtiyacı olmayan, herşeyimizle O'na muhtaç olduğumuz Zât'ın aynası.
Ferda KARADENİZ

7月14日

...Edebi ince ve zarif bir örtü olarak yaratarak, insanı örten Rabb ne güzeldir?”...

Edeb

“Uyanıyorsun.

Güneşten önce. Sana özgü, sadece senin daldığın bir uykudan. Ve sadece senin görebildiğin bir rüyadan. İçini bir huzur kaplıyor. Ortalık hala ipeksi örtü ile kaplı. Örtünün rengi biraz açılmış. Siyah ve beyaz ipliği birbirinden ayırabilecek kıvama gelmiş örtünün rengi.

Sabah kalkar kalkmaz ilk işi “hayır olsun” ile başlayarak rüyasını anlatan insanlardan olmak istemiyorsun. İçinde tutuyorsun. Kimseye anlatmak istemiyorsun rüyanı. Anlatırsan sanki rüyanın büyüsü bozulacak. İnsanın kendisini çok anlatması kişiliğin kimyasını bozar. Bir kere, bir kere daha geliyor rüyan aklına. Ne gördün? Tamam anlatma. Merak ettiğimi itiraf ediyorum. Bana da anlatma. Sadece sen bil. Ve sana o rüyayı gösteren O bilsin. Bu içini ısıtıyor.

Durgunsun. Ne kadar suskunsun. Bu konuşma isteksizliğinden kaynaklanmıyor. Bu edebinden kaynaklanıyor. Mahcub mahcub bakıyorsun. Perdeyi aralıyorsun. “Gecenin gündüze, gündüzün de geceye çevrilmesini”

 (al-i imran: 26) izliyorsun.

Sessizsin. Zihnine takılan bir şeyden değil değil mi bu sessizlik? Ne kadar saçma bir soru. Afedersin. Sessizliklerin garip karşılandığı zamanın çocuklarıyız. Bu yüzden suskunluklara ve sessizliklere dayanamıyoruz. Tabi ki ya. Suskunluğun mahcubiyetten kaynaklanıyor . Kainatın Rabbi karşısında kalbin mahcub. Onun sana verdiklerinin karşılığını veremediğini ve asla veremeyeceğini biliyorsun. Keşke daha çok şey yapsam diyorsun Onun için. O bunları yapmışsın olarak kabul ediyor.

Sabaha daha ilk ışıklar dökülmeden tüm varlıklar aynı tevazuya bürünmüşler. Gözleri yere inik, kalbi derinlere yükselmiş bir insanın bakışlarını andırıyor varlıklar. Senin gibi. Edebli. Tamam. Senin mahcub etmek istememiştim. Her varlık haketmeden verilen bir varoluş karşısında Ona karşı mahcubdur.

 

Bu vakitlerde en çok hangi duayı etmeyi seviyorsun? Dur tahmin edeyim. “Hoş geldin, sefa geldin ey sabah ve ey yeni gün! Merhaba ey mutlu gün! Ve merhaba ey katip ve şahit melek!...” (Evrad-ı Kudsiye) Tahminim doğru mu? Doğru olduğuna sevindim.

Büyük an geliyor. Dünyaya güneşin ışıkları dökülüyor. Gökyüzü bulutlu. Bulutlar ışınların varlıkların üzerine parıltılı dökülmesine tam izin vermiyor. Olsun. Varoluşun her biçiminin güzel olduğunu düşünüyorsun. Susuyorsun. Ama hareket etmek istiyorsun.

Sabah yapılacak en iyi şeylerden biri yürümektir. Bak yola koyuluyorsun. Yola koyulmak. Bu cümle aklına takılıyor. Yolcusun. Yürüyorsun. Düşünüyorsun. Gözlemliyorsun. Selamlıyorsun. Tanıdığın bir kaç kişiye merhaba diyorsun. Melekleri unutmuyorsun. Yanıbaşındalar, biliyorsun. Her varlığın üzerine ilişmişler, hissediyorsun. Bak, onlarda senin selamını alıyor. Ağaçlar sana gülümsüyor. Bunu bir başkasına anlatsan sana hezayanları var diyebilir mi? Diyebilir. Ama sadece “der”. “Der”lere, “dedi”lere, “demiş”lere aldırmıyorsun. Sen yoluna devam ediyorsun. Kainatın şenliğine katılıyorsun.

Bugün biraz daha az konuşuyorsun. Çok düşünüyor, çok yaşıyorsun. Bakışlarındaki utangaçlık seni sen yapıyor. Duyguların ne kadar sakin. Hırçınlıktan uzak ruhun kendi içine doğru derinleşmiş. Utangançsın ama olup bitenin farkındasın. Tüm utangaç insanlar gibi gözlemlerin keskin, sezgilerin güçlü. Sözlerini tüketmiyorsun. Sözcüklerin senin varoluşunun bir parçasıdır. Varoluşunu tüketmiyorsun. Geçen gün okuduğun hadiste ne diyordu sevdiğin insan hz. peygamber: “ - Susma halimin tefekkür olmasını, konuşma halimin zikir olmasını, bakışımın da ibret olmasını..emretti Rabbim”. Hz. Peygamberin de utangaç olduğu söylenir, biliyorsun. Dün gece bir arkadaşım e-mektubda yazdı: “hayasının şiddetinden dolayı adeta örtüsü içindeki bir genç kızdan daha utangaç idi” diye tanımlarmış kitaplar onu.

Utanmak ince ve ipeksi bir örtü gibi seni örtüyor. Seni zarifleştiriyor, güzelleştiriyor. Ne kadar güzelsin? Bak bu da utandırdı seni. Tamam bir daha söylemem. Belki de söylerim yine. Bilmiyorum.

İnsanı örten en zarif örtü edeb. Onun içinde çok güzel görnüyorsun. Bak dayanamadım, yine söyledim. Ama aslında söylemek istediğim belki şuydu: Edebi ince ve zarif bir örtü olarak yaratarak, insanı örten Rabb ne güzeldir?”

Mustafa ULUSOY

www.karakalem.net

 

dilefkar009oc1.jpg

7月8日

İşte “Ömür Boyu Aşk”, her duygunun örselendiği ve başkalaştığı bir dünyada; sevgiye ve aşka nitelik ve kimlik kazandırmak için vardır...

AŞK NEDİR ?

Aşk, evrenin muhteşem bir güzellik ve düzen içinde yaratıldığı zamandan beri var oldu. İlk insanla birlikte insanlar arasındaki en renkli, en zevkli, en zengin bir duygu çağlayanıdır aşk.

Sevginin, en yoğun ve en coşkun bir şelâle gibi çağlamasını anlatan aşk, insanları birbirine bağlayan, birbirine yaklaştıran bir sihir, bir efsun âdeta. İnsanları neredeyse gözü kapalı cezbeden bu sırlar yumağı, çok tatlıdır, çok güzeldir, çok şirindir, çok keyif vericidir…

Ancak her aşkın önünde nice tuzaklar, nice zorluklar ve nice engeller vardır. Onları aşmak; yürek, cesaret, akıl, mantık, bilgi, hüner, sabır, azim ve hepsinden önemlisi bir yöntem ister. Bu erdemleri taşımaz ve yöntemini uygulamazsanız, sevdanız yarım, aşkınız sonuçsuz, yuvanız mutsuz olur.

İşte “Ömür Boyu Aşk”, her duygunun örselendiği ve başkalaştığı bir dünyada; sevgiye ve aşka nitelik ve kimlik kazandırmak için vardır.

Sevgi ve aşk, Allah’ın, “tüm yaratıkları seven ve onlar tarafindan çok sevilen” anlamındaki “Vedud” isminin bir tecellisidir, bir yansımasıdır. O, varlıkları sevdi ve sevgiyi yarattı. Sevgi olmasaydı, hayat olmazdı. Çünkü, her şey birbirine yabancılaşır, her şey birbirinden uzaklaşırdı.

Aşkın o kadar çok çeşidi var ki, para aşkından tutun, dünya aşkına, Peygamber aşkından Allah aşkına kadar birçok çeşidi vardır.

Benim işlediğim aşk, evlilikle sağlamlaşan, sürekli bir mutluluğu hedef alan, her türlü engeli aşma azmi taşıyan ve ömür boyu sürecek bir aşk.

Benim kast ettiğim kesinlikle, gelip geçici hevesler, günübirlik zevkler, en küçük bir engelde tükenen sevdalar değil.

Bizim aşkımız, sıradan bir kadın-erkek ilişkisi ya da flört değil. Hedefinde, evlilikle hayatı birleştirme bulunmayan, sonu acı ve gözyaşıyla biten geçici hevesler hiç değil.

Ne yazık ki, flört dönemi, insanların en fazla yalan söylediği, kendisini farklı tanıttığı ve karşısındakini yanlış tanıdığı bir dönemdir. Taraflar hem kendi kusurlarını alabildiğince gizlemeye çalışır, hem de sevdiğinin kusurlarını görmez. Muhatabını üzmemek için hoşlanmadığı şeylerden hoşlanmış gözükür. Sevdiğinin her eksik ve kusurunu te’vil eder, onlara iyi yorumlar getirir. Taraflar sanki yüzlerine birer maske takınmışlar, gerçek yüzlerini gizleyip, karşısındakinin hoşlanacağını sandığı bir kişilik sergilemişlerdir.

Evlenince bu maskeler çıkar. Amaç sevdiğine kavuşmak olduğu için artık amaca ulaşılmış, zahmete katlanmaya gerek kalmamıştır. Taraflar gerçek kişiliklerini sergilemeye başlar.

Sevenlerin odaklandığı nokta cismanî güzellik ise, sonuç daha da vahimdir. Çünkü, aşkın yöneleceği asıl adres; cisim değil, kalp ve ruhtur. Asıl cazibe ve güzellik, duygusallıkta ve ruhsallıktadır. Sevgiyi nefis adına cisme yöneltenin, arzusunun aksiyle tokat yemesi normaldir. Bu yüzden asıl güzelliği keşfedemeyenlerin evlilikleri her geçen gün sıradanlaşır ve mutsuzlukla sonuçlanır. Gerçi böyle bir evliliği kurtarmak da imkânsız değildir. Zaten benim “Ömür Boyu Aşk”taki çabam da buna yöneliktir.

Ben evlenince aşk biter, diyenlerden değilim. Aksine evlilikle aşkın daha da kökleşeceğine inanıyorum. Aşkı bitiren evlilik değil, bizim mutlu bir evliliği yürütmeyi bilmeyişimiz. Aşk kolay başarılabilecek bir olay değil. Biz hep bencilce yaklaşıyoruz. Oysa aşk aynı zamanda, özveridir, katlanmaktır, çile çekmektir. Aşk, şefkatla beslenen, sabırla ve azimle yürütülecek uzun bir maratondur. Bu koşuyu göze alamayan aşkı keşfedemez.

 

Her nimet bir külfet ister. Hiçbir şey bedelsiz değildir. Aşkın ve sevginin de bir bedeli var. Ödeyeceksiniz, katlanacaksınız, gerekirse çekeceksiniz. Ama, hep bir gün yepyeni bir dünyayı keşfetme umuduyla koşacaksınız. Ufukta mutluluğu göremeyen, o umut ve gayretle sabredemeyen aşkı yakalayamaz.

Bana göre, kazandıklarımız içinde aşkın bedeli en az ve en ucuz olandır. Bir yabancı dil öğrenmek için gecesini gündüzüne katan insanlar, bunun onda biri kadar birbirini anlamaya ve sevmeye gayret etseler dünya cennete döner.

Aslında sevgi ve aşk, bütün insanların yaratılışına Allah tarafından yerleştirilmiş. Her insan, sevdiğine veya eşine karşı coşkun bir sevgi hisseder başlangıçta. Ama bir müddet sonra engeller ve sorunlar cenderesinde öyle bir bunalır ki, sevmeye mecali kalmaz.

Aç, borçlu, hasta, bitkin, umutsuz, yaşama sevincini kaybetmiş bir kimse aşkı ve sevgiyi sürdürebilir mi? Sorunlar varsa, aile yuvası çatırdamaya başlar. Eşler bir yere kadar sabreder, daha sonra birbirlerini yanlış anlamaya ve olumsuz tavırlar sergilemeye başlar.

Ben diyorum ki, sorunları el birliğiyle aşarsanız, aşkı yeniden keşfedersiniz. Bu yüzden kitabımda, aşkla doğrudan ilgili görünmeyen, ama bana göre aşkı çok yakından etkileyen sorunlara da çözüm önerileri sunuyorum.

“Beni, yine, yeniden sev”

“Yağmurun sesine bak, aşka davet ediyor” diye başlar eski bir şarkı. Bunun gibi nice çağrıya uyup aşkın sihirli dünyasına girer çoğu insan. Varlığın en güzel, en gizemli ve en büyülü duygusu olan sevgi ve aşkın çoşkun sularına kapılanlar, sonlarının ne olacağını kestiremezler bir türlü. Aşkın cazibesine gözü kapalı dalmışlardır çünkü.

Âşıkların kimi azgın dalgalarla boğuşur, kimi bir Titanik gibi buzdağlarına çarpar, kimi boğulup okyanusun derinliklerinde kaybolur; pek azı da esenlikle sahile çıkar. Kıyıya çıkmak iyidir, hoştur; ama el ele tutuşup birlikte aşk denizine atladığınız sevgili yanınızda değilse, çektiğiniz acıları içinize sindirebilir misiniz?

Bir sevdaya tutulmak ve onu yaşamaktan daha zor olan tüm engelleri aşıp onu sürdürebilmektir. Önemli olan, aşkın nasıl olması değil, nasıl sürdürüleceğidir.

Buna inandığım için, aşka şimdiye kadar yaklaşılan tarzdan çok farklı bir bakış açısı getiriyorum. Herkesin beraber olduğu eşine, yeniden âşık olmasını, sıradanlığı aşka çevirmesini öneriyorum. Şöyle diyorum, aşk kadar güzel cümlelerle bir kanaviçe gibi süslediğim kitabımda:

“İnanıyorsanız, güçlüsünüz. Aşkınızı ve sevdanızı, hiçbir dert engellemesin. İsterseniz, başarırsınız. Coşkunuzu ve mutluluğunuzu, hiçbir sıkıntı gölgelemesin. Sorunlarınızı çözmek sanıldığı kadar zor değil. Sizi ve eşinizi, yolları sevgi çiçekleriyle süslenmiş aşk sarayına doğru koşmaya çağırıyorum. Göz kamaştırıcı renk cümbüşü size arkadaşlık edecek. Bu uzun yolda koşarken biraz zahmet çekeceksiniz, yorulacaksınız belki. Ama, sevgiyi ve aşkı yeniden keşfedeceksiniz.”

Aile içi ilişkilerde geleneksel bakışları sorgulayıp “erkek egemen” anlayışı eleştiriyorum. Eşlere “sevginin önündeki engellerle” savaşmayı öneriyorum. Sizleri, gönüllerinizdeki küllenen aşk ateşini tekrar alevlendirmeye çağırıyorum:

“Özlemiyle yandığınız sevgiliye kavuştuktan sonra bile aşkı bütün güzelliğiyle ömür boyu yaşayabilirsiniz. Rengârenk saadet çiçekleriyle bezenmiş aşk sarayı, ulaşılamayacak kadar uzaklarda değil, sizin içinizdedir. Evlenince söndüğünü sandığınız aşk ateşini alevlendirmek ve mutluluk şatosunu aydınlatmak için size ve eşinize bir kıvılcım yetebilir. Eşiniz sevgiliniz, eviniz cennetiniz, aşkınız ömür boyu olabilir. Deneyin. İnanırsanız, başarırsınız…”

 

Cemil TOKPINAR