ahmed 的个人资料ahmeds...Güzellikler Rab...照片日志列表更多 ![]() | 帮助 |
|
|
8月25日 Sana ‘yok’ diyeni ‘yok’tan ‘var’ eden de sensin...8月18日 Teslimiyet, Sabır, Tevekkül Sende çok güzel cisimleşti ey Rabbin kutlu konuğu Hacer!Hacer! Sen Benim Siyah İncimsin
Tüm renkler sende toplanmak adına kayboldu, eridi, kül oldu renginde Ey Siyahi Kadın! Ruhumun yapraklarını çevirdim bir bir... Sana dair çok şey buldum. Bulduklarım, gönlümün mahzenlerine ışık oldu Ey Hacer! Kara derinden tutam tutam ışık derledim; yürüdüğüm karanlık yollar için... Yitirilen güneşler Sende bulundu. Tarih, Seni de nakşetti görkemli sayfalarına. Muazzam bir onur duydu tarih; Sen sayfalarına geçtin diye... Güneşin şarkısını mırıldanarak ilerliyordun kimsesiz ve sessiz çölde... Bugün pür dikkat kesilmiş, senin şarkını dinliyoruz Ey Hacer! Ey Hacer! Nedendir acaba yüreklerimize bu kadar kök salman? Halilullah'ın eşi olmakla şereflenmenden mi? Adanmış İsmail'in biricik annesi olmandan mı? Ateşin kendisine serin olduğuna, Rabbin kendisine dost ilan ettiğine muazzam teslimiyetinden mi? Issız çölde sabrı ve tevekkülü hiçbir zaman elden bırakmamandan mı? Tevekkülle beraber Safa ve Merve arasındaki takdire şayan koşusundan mı? Hangi birisini saysam ey Hacer! Yemin bulan, hakkıyla Seni anlatmak kolay değil... Issız çölde ciğerparenle bir başına bırakılmıştın. "Ey İbrahim, bizi bu ıssız ve kimsesiz vadide bırakıp da nereye?" diyordun. Ve yine "Ey ibrahim! Bizi burada bırakmanı sana ALLAH mı, emretti?" diye sesleniyordun. Hz. İbrahim de: "Evet ALLAH emretti" deyince; Sen, "Öyleyse ALLAH bize yeter, O bizi korur" diyerek, tarihe kutlu harflerle nakşediyordun Rabbe ve Resulüne olan teslimiyetini... Artık nereye demiyordun. Ve nasılların, neden ve niçinlerin de olmamıştı zaten... "Rabbin buyruğuysa durma git ey İbrahim!" diyen bakışlarla uğurluyordun İsmail'inin babasını... Yer şahit, gök şahit ve çöl şahitti o tarihi anlara... Gecesiyle, gündüzüyle ıssız çöl dişlerini gösterirken, sen çaresizlik yudumluyordun. İsmail'inin benzi zaman akıp gittikçe soluklaşıyordu, sende de takat kalmıyordu. Ölümün soluğunu yanı başında hissediyordun. İsmail'inin kurumuş dudakları yüreğini dağlıyordu... Sımsıcak çölden süzülüp gelen her bir anın uzuyor, uzuyor bitmek bilmiyordu. Titrek bakışlarla dört bir yanına umutla bakarken, pusuda umutsuzluk, karamsarlık ve isyan iştahla bekliyordu; karşına geçmiş kapkara bayraklarla davetiyeler sunarlarken; sense sonsuz bir hamdle bembeyaz evin bayrağını gösteriyordun. Umutsuzluğa, karamsarlığa ve isyana kumdan kabirler kazmıştın; kazılan matem kuyularına karşılık... Kabirlere basa basa daha da yükseliyordun Rabbin katına... İman boyunu yükseltiyordun ey Hacer! Nitekim Kâinatın Efendisi Resulullah (s.a.v.) Halilullah'ın faziletini anlatırken şöyle derdi; "Bir gece bana rüyamda her zaman gelen iki melek (Cibril ile Mikail) geldi. Bunlarla beraber gittik, nihayet uzun boylu birinin yanına vardık, (Semaya doğru yücelen) boyunun uzunluğundan başını neredeyse göremeyecektim. O İbrahim (a.s.) idi."Ve yine: "Kıyamet günü ilk elbise giydirilen kişi, İbrahim'dir." Ey Kutlu İbrahim'in, kutlu eşi Hacer! Senin Rabbe ve peygamberine teslimiyetinden çatladı tüm şeytanlar... Bir dile gelseydi şeytanlar, kim bilir haset ateşiyle yanıp kül olurdu, gözlerin görebildiği her şey! Issız çölde hayat pınarı fışkırdı, Sen ve İsmail'in için Ey Hacer! Ölüm kokan sımsıcak çölde yaşam kaynağı bahşedildi size; sevginin meyvesi olarak... Öyle ki zem zem demeyene kadar sımsıcak kumdan coşarak fışkırıyordu Zemzem... Bir an gördüklerine inanamamıştın; kurumuş dudaklarla bıraktığın İsmail'in miydi karşında gülerek suyla oynayan... Ya Rabb! Ne muazzam bir andır, sabrın karşılığının görüldüğü an... Ne büyük bir haz verir fedakârlığın, teslimiyetin, tevekkülün semeresini toplamak... Ne kutlu ve yüce bir haldir Rabbin yardımına birebir mazhar olmak... Ey siyahî inci! Yaşamınla kristalleşip lem'alar dağıttın her renkten insana... Öyle ki akın akın her renkten insanın uğrak yeri oldu, Sen ve İsmail'inin ıssız ve sessiz çölü... Çöl şenlendi sizinle... Çöl şehirleşti sizinle... Çorak topraklar yaşam buldu sizinle... Çöl, çöl olmaktan çıktı. Ey kutlu Mekke'nin ilk ev sahibesi Hacerl Teslimiyet, Sabır, Tevekkül Sende çok güzel cisimleşti ey Rabbin kutlu konuğu Hacer! Zaten Halilullah'a ancak senin gibisi yakışırdı. Rabbim razı olsun senden ey Hacer! Rabbim Razı Olsun...alıntıdır 8月12日 “Beni dünyaya, çağırma ben onda fena buldum”...Efendimiz (s.a.v) Taifteki Duası
"Allahım! Kuvvetimin za'fa uğradığını, çaresizliğimi, halkın gözünde hor ve hakir görüldüğümü ancak sana arz ederim. Ey merhametlilerin en merhametlisi, herkesin zayıf görüp de dalına bindiği biçarelerin Rabbi sensin.. İlâhî, huysuz ve yüzsüz bir düşmanın eline beni düşürmeyecek, hatta hayâtımın dizginlerini eline verdiğim akrabamdan bir dosta bile bırakmayacak kadar bana merhametlisin. Ya Rabb, eğer bana karşı gazablı değilsen, çektiğim belâ ve sıkıntılara hiç aldırmam, fakat senin esirgeyiciliğin bunları da göstermeyecek kadar geniştir. Ya Rabb gazabına uğramaktan, rızandan mahrum kalmaktan, senin karanlıkları aydınlatan, din ve dünya işlerini dengeleyen nuruna sığınırım. Razı oluncaya kadar işte affını diliyorum. Bütün kuvvet ve kudret ancak seninledir..."Amin Hayatı ölümle, ölümü hayatla karşılamak Hayat bazen öyle sıkar ki, iyi ki ölüm var dedirtir, geçiciliği şükrettirir… Geçmemiş olsa zaman, gamlar bu zayıf belle nasıl taşınır? Acz ne kadar büyük insanda, fakr ne kadar da belirgin benliğinde… Ne isteklerini elde edebiliyor, ne de elinde olanı tutabiliyor; boşluğun rüzgârlarında mecalsiz ve cansız savruluyor… Fehim perdeleri aralanıyor; bir şey olmamaktansa “hiç” olmak da bir şeydir… Hiçliğin varlığına erişmek hiç de kolay değil, kesret sularda boğulmuş biz “ben”ler için… Buz parçası erimesin diye kırk dereden kırk yıl su getiriyoruz; teviller, tasannular, kasıntılar, gösterişler, şirkâlûd riyakârlıklar… Konuşmalar kemalsiz, kelimeler iz’ansız, nazarlar fikirsiz, izahlar sığ, bakışlar bayağı… Medeniyetten istifa eden ve “Beni dünyaya, çağırma ben onda fena buldum” diyen Bediüzzaman, hayata ölümle, ölüme hayatla meydan okumuş… Dünyanın fena yüzüyle bir bağı, medeniyetin fantezileriyle bir alâkası yok ki onlar ona zarar versin… Kıyafeti, hali, tavırları, tavizsizliği, fikirleri, hürriyet aşkı, hizmet şevki; ölümle hayat arasındaki ince perdeyi kaldıran iman derinliğine sahip olmasından… Ölüme bir nefes kadar, hayata bir ömür kadar yakın… Sıkıntıların katmer katmer indiği demlerde, eğer ahirete iman olmasaydı hayattan çoktan istifa etmiştik mânâsında konuşur… Ondan başka dayanak, Ondan başka sığınak, Ondan başka tesellî edecek bir melce ve mence bilmediğinden yine imana koşmuş, yine imana çalışmış, imansızlığı en büyük yanılgı ve yangın saymış… Dünyaya doludizgin koşulduğu, medeniyetten istifa değil istifadede yarışıldığı bir zamanda bulanık sularda bayağılaşıyor, bocalıyor, boğuluyoruz… Başımızı kaldırıp düne ve yarına bakabilme basiretini bulamıyoruz, kapıldığımız gaflet rüzgârlarda… Sıksa da sıkıntılar, hayatla ölüm arasında tercih edecek kadar kendini hür hissedebilmek, iki an arasında salınabilme genişliğine erişebilmek, geçicilikte gerçeği görmek, Yunus gibi “Biz bu dünyadan gider olduk, kalanlara selâm olsun” diyecek kadar sekine sahibi olmak; dünyanın fena yüzünden kaçabilecek, zalim ve aldatıcı medeniyetten istifa ettirecek kadar iman zenginliğine sahip olmaktan geçer… Bunu elde etmeyi dert edinene, bir imanî meselenin inkişafı dünya ve içindekilerinden daha sevimli gelir… Ne kadar sevilesi, ne kadar rahat bir hayat, ne kadar ünsiyetli bir ölüm, ne kadar yaşanılası bir ömür bu, böylesi inkişaflarla geçen… Kaybettiğimiz yitiğimiz; karanlık dünyanın, kirli medeniyetin kahredici ve kandırıcı kapılarını aşındırmakta değil, zerreden yıldızlara, en küçük hadiseden en büyük hadiseye, her hâlde imana menfezler açabilmekte, hayatı o hal ile yaşayıp o hal ile ölüme gülerek yürümekte… Sağ salim ölüp, sağ salim dirilmek; sağlığında nefesleri imanla alıp verebilmekte… Yoksa dertler, sıkar da sıkar, nefes alamayacak duruma getirtir… Gel ey nefis, Rahman’a olan imanını tazele, Resûl-i Ekrem’e (a.s.m.) olan biatını yenile; ne dertler, ne dünya, seni yıkamaz inşallah. Hüseyin EREN
8月8日 manevi anne,abla,abi,kardeş ve tüm gönül dostlarıma şükürki varsınız...![]() Varsın ya...
Bunu bilmek ne güzel. Sevgine, sevdiğine, seviyor olduğuna güvenebilmek çok güzel... “Yoksun” sanmak ne kötü!.. Hani bazen ille de, ille de sesini duymak isterim... Belki hoşlanırsın, belki de sıkılırsın bundan, ama elimde değil; işte onlar, öyle zannedişlerimi, yani “sanki yoksun” sanışlarımı susturmak içindir... Yani... Senin; “benim uydurduğum bir masal” olma ihtimalini ortadan kaldırmak için!.. Beni anlaman gerekmiyor ki, zorlama aklını, yorma kafanı... Sen.. Zaten.. Ne, var idiysen yok olabilirsin bundan sonra; ne de yok isen var olabilirsin kendi kendine... Hem de, benim bunları yazdığımdan bile habersiz... Yorulma, dedim ya; anlamaya zorlanma! Bir sır almak ister misin benden, veya sana bir gizlimi vermemi arzu eder misin?.. Peki, al öyleyse açarak avuçlarını... İşte!.. Evet, varsın!.. Çünkü, gördüm ki; avuçların vardı ve sırrım durdu avuçlarında... Ve bir istiridye kabuğuna incilerin yakışması gibi, ne çok yakıştı sırrım avuçlarına! Varsın, artık biliyorum; varsın ya, bu çok güzel... Gerçeksin ya, huzurluyum... İnanıyorum ya, güvenebiliyorum ya, ben çok şanslıyım... Var olmasına sevindiğiniz, var olmasına minnet ve şükran duyduğunuz, var olduğuna şükrettiğiniz ve var kalmasına dua ettiğiniz insanların çok olmasını dilerim... Muammer Erkul |
|
|