ahmed 的个人资料ahmeds...Güzellikler Rab...照片日志列表更多 工具 帮助

ahmeds...Güzellikler Rabbimizden,kusurlar nefsimizdendir...

"Fânîyim, fânî olanı istemem; âcizim, âciz olanı istemem.Rûhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayr istemem.İsterim, fakat bir yâr-ı bâkî isterim.Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim.Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudâtı birden isterim." Bediüzzamana hz.

ak ahmed

地点
兴趣

Windows Media Player

作者 
作者 
作者 
11月18日

...Yalnızlık, gariplik yolunun kutlu yolcuları tükenmemişti. Bu, ilâhî bir kanundu. Mahşere kadar ne bu kutlu yolculuk bitecek; ne de bu kutlu yolcuların çilesi tükenecekti...

Gariplere Müjdeler Olsun
Önce O'nun nuru yaratıldı. Sonra insan...
İnsan Âdem'di; Âdem ise kainatın lugâtı...

Yaradan meleklerine emir verdi. Âdem (as) bu ulu fermandan sonra, cennet kadehleriyle hayat şarabını içti yudum yudum. Yaratıldığında yapayalnızdı... Başını kaldırdı, cennetin kapısında gözlerini kamaştıran nuru gördü. Oluk oluk ışık aktı gözlerinden kalbine... Sordu Rabbi'ne Âdem (as): 'Ya Rabbi bu nur nedir?'

Bu senin zürriyetinden bir peygamberin nurudur ki, O'nun ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed'dir. Eğer O olmasaydı, Seni yaratmazdım!

Nur, O'nun nuruydu; Habibi'nin nuru. Anladı Âdem (as), anladı ve tasdik etti. Kâinat ağacının çekirdeği de O'ydu, meyvesi de; başı da O'ydu, sonu da...

Aradan asırlar geçti.

İnsanlar Âdem (as)'den sonra gönderilen bütün peygamberlerin getirdiği hakikatı unutmuş, yanlış yollara sapmıştı. Dünya'nın sevgiye acıktığı bir zamanda, Mekke'den bir güneş doğdu. Bütün ham meyveler bu güneşle olgunluğa erecekti. Kâinat heyecanlıydı. Yıldızlar kıpır kıpır. Toprağın sinesi küt küt atıyordu... Bir pazartesi gecesi doğumların en kutlusu vuku buldu. Bütün gök ehli secdeye kapandı...

Gariplik bir tohumdu ve Yaradan onu insanların özüne yerleştirdi. Bu tohumda aşkının tadını gizledi. O önce dostlarını halktan ayırdı, garip bıraktı, sonra onların gönüllerini baştan sona kendisiyle doldurdu. O'nunla dolup taşan âşıklar; tahkiki imana ulaştı ve kâinata meydan okudu. Aşkın neşvesiyle kendinden geçenler için, 'Sath-ı arz bir mescid oldu; Mekke bir mihrab, Medine bir minber ...' Allah (cc) Rasulünü gariplerine imam kıldı.

Gariplik, insanın kendini keşfettiği, yaradılışın sırlarına erdiği ilâhî bir dergâhtı. Bu dergâhın sâlikleri, ölümün öldürülemeyeceği gerçeğini anlayarak insanlığı bu durumdan haberdâr ettiler. Şeytanın desiselerine karşı, Yüce Dîvan'a dayanıp: 'Sus! Kâinat mescid-i kebirinde Kur'an kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidayetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zeban edelim. Evet söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak'tan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.' hakikatini neşrederek bekaya erdiler.

Gariplik, yüreğe Hakk'ı yerleştiren, kulu Hakk'a bağlayan uhrevî bir zincir, vuslat arzusuyla kavrulan gönülleri Rableriyle buluşturan şifalı bir iksirdir. Vefa, sadakat, sabır hep gariplik dergâhında kemale erdi. Gariplik; kalbi, masivadan temizlemenin, benlikten geçmenin, nefsi tanımanın reçetesidir.

'Sen çık aradan hanesini sahibine ver.


Bî şek gelir Allah evine sen savulunca.' mısralarında ifade edilen kalb hanesini gerçek sahibine teslim etmenin tâ kendisidir gariplik. Gönüllere dikilecek fidanların çimlenme mekânıydı o. Sevginin beşiği, kırık gönüllerin yoldaşı, en mahrem sırların nigehbânıdır gariplik.

En büyük garip, Allah Rasulü (sas)'ydü. O'nun bütün hayatı gariplikle geçti. Doğduğunda babası yoktu, daha büyümeden annesi de göçüp gitti. O da peygamberler gibi yapayalnız kaldı. Yalnızlığında oturdu sonsuzluk tahtına. Gök ehlinden Hz. Cebrail, yer ehlinden Hz. Ebubekir'le dost olmadan önce Hira yalnızlık mektebinde çile çekti. Aynı zamanda cahiliyenin günahlarından incinen mübarek ruhları, bu yalnızlıkta inşirah buldu.

Garip Nebi, ashabına önce sevmeyi öğretti. Rabb'inden aldığı dersle insana saygı duymayı, müsamahayı tahsil ettirdi. Çürümeye yüz tutmuş insan tohumu, O'nun Rabbanî ikliminde yeniden çatladı, filiz verdi. Vahyin bereketiyle neşv ü nema buldu.

Sevdi ashabını, sevginin mahalli olan kalb ayna olunca yansıdı muhataplarına, ashabı da O'nu ve getirdiği her şeyi sevdi. Dünya dönmeye başladığından beri böyle sevda görmemişti. Çünkü O; kalblerin habibi, akılların muallimi, nefislerin terbiyecisi, ruhların sultanıydı. Dostlarına garipliğin sırlarını anlattı Yüce Nebi. Bu yola çıkmanın ve bu yolda kazanmanın şartının; anadan, yârdan, evlâttan, maldan, candan geçmek olduğunu öğretti. Ashab-ı Kiram da dostlarından ve vatanlarından ayrıldılar; garip kalmayı, Efendileri gibi Âlemlerin Sultanı'na sığınmayı tercih ettiler . Hakk'ın rızasına vasıl olmak için; dünyanın aldatıcılığından firar edip, Rablerine sığındılar. Dünyanın dört tarafına yüce hakikati böyle ulaştırdılar. Bazıları Ebu Zer (ra) gibi yalnız yaşadılar, yalnız vefat ettiler.

Aradan asırlar geçti.

Dünya O'nun ve ashabının âşıklarıyla can buldu. Âşıkları da Efendileri gibi yapayalnızdı. Bu yalnızlıkla kemale erdiler. Nur-u Muhammedî'nin aşkıyla eşyanın hakikatine erdiler. Var olan bütün mahlûkatı ülfet perdesinden kurtarıp gözler önüne serdiler. Eşya yırtıldı, ülfet sıyrıldı. Alış-verişlerde güller alındı, güller satıldı; gülden teraziler kuruldu. Sultanlar ve hükümdârlar bile kulluklarını unutmadı; hakikat karşısında bel kırdı, el-pençe divan durdu. Hâl böyle olunca her şey; taş, toprak, deniz, dağ.. bütün mevcudat, O'nun getirdiği aşk ile ayrı bir mânâ kazandı. Toprak kutsaldı başak da; başak kutsaldı, buğday da; buğday kutsaldı, ekmek de... Yapraklar dil oldu, diller Rablerinin zikriyle cezbeye durdu. Her şey pencere oldu... Bütün pencereler Hakk'a açıldı. Kâinat aynasında Rabbi'nin tecellilerini temaşa eden insan, kâinatı avucuna aldı. Yıldızlar sırdaş, bulutlar yoldaş oldu.

Mevlânâ, Şems'ten sonraki yalnızlığının ateşiyle pişirdi Mesnevisini. Yunus, yalnızlığında yoğurdu gönüllerin hamurunu. Geylani Hazretleri küçük bir çocukken yalnız çıktı yolculuğuna. Daha nice gönül dostu yalnızlıkla erdi menzile.

Aradan asırlar geçti. Gül renkli kitaplar Barla dağlarında yalnızlığın doruğunda kaleme alındı. Katran ağacı, Gelincik Dağı, Eğirdir Gölü şahitti bu yalnızlığa. 'Dostlar uzaktan ruhuma Fatiha okusunlar, manevi dua ve ziyaret etsinler. Kabrimin yanına gelmesinler. Fatiha uzaktan da olsa ruhuma gelir.' diyen Bediüzzaman, dünyadaki yalnızlığından başka ölümünden sonraki yalnızlığını da ilân etmişti. Ve şimdi meçhul bir diyarda talebelerinin hasret dolu fatihalarıyla yapayalnız yatıyor.

Aradan yıllar geçti.

Yalnızlık, gariplik yolunun kutlu yolcuları tükenmemişti. Bu, ilâhî bir kanundu. Mahşere kadar ne bu kutlu yolculuk bitecek; ne de bu kutlu yolcuların çilesi tükenecekti.

Yalnızlık ve gariplik Allah dostlarının kaderiydi.

Hak yolunun yalnızlarına biri daha eklenmişti.

Bir gün yalnızlığın gönüllü talibi olmuş Hak dostu, çok uzaklara gitmiş; sevenlerine, ötelere nazar eden bir çift yaşlı göz hayali bırakmıştı.

Yalnızlığı öğretmişti sevenlerine, neden yalnız kalınması gerektiğini... Kürsüden, hep sevmeyi, yaşatmak için yaşamayı, gerekirse Hubeyb (ra) gibi bu yolda feda olmayı öğretmişti. Tomurcukları kırağı vurmasın diye uykuyu bölüp, yapayalnız dua etmeyi, halktan uzaklaşıp gecelerin yalnız saatlerinde seccademizi ıslatmayı da öğretmişti. Tende çürüyüp yok olma yerine, canda ve özde derinleşmeyi, ruhumuzun ilhamlarını başka gönüllere boşaltmayı, Hak'tan kopmadan halkın içinde kendi yalnızlığımızda daima muhasebe içinde olmayı da öğretmişti.

Başlangıçtan bu yana bütün güzellikler gariplerin sırtında yükseliyordu.

Gariplere müjdeler olsun!
 
Nurgül ÖZCAN
11月13日

Mevsim sonbahar; şimdi terhis zamanı.. Hangi daldaki hangi yaprak daha önce düşecek toprağın kucağına kimse bilemez.Bir gün bizler de gideceğiz sonsuz vuslat için son(bir) baharda. Gecelerin ardından Gecelerin ardından gündüzlerin gelmesi gibi...

Sonbahar ya da Son(bir) Bahar
Daha yeni alışmaya başlamıştık. Derken yaz günleri de alıp başını gitti, başka diyarlara… Hiç beklemediğimiz bir anda geliverdi sonbahar. Hazırlıksız yakaladı bizi.

Şimdilerde tatlı bir telaş var tabiatta. Ufka doğru uzanan dağların beti benzi solmakta. Rüzgârlar keskin ve sert. Deniz kokuları getirmekte boğazdan. Gözlerimiz o rengârenk çiçekleri aramaya başladı bile. Her gün eskittiğimiz sokaklarda erguvanlara hasretimiz arttı. O ruhumuzu okşayan, bize hüznü fısıldayan erguvanlara…

Bir ömrün baharında işte sonbahar. Gördüğümüz her şey kızıl renklere bürünmüş bir tabloyu andırıyor. Yahya Kemal’in dediği gibi ‘Mevsim boyunca kendini hissettirir vedâ’.

Yurdundan yuvasından ayrılmış gibi ana kucağı dallardan düşen yapraklar. Biraz dikkat kesilsek sessiz çığlıklarını duyar gibi oluruz yaprakların. Kimsesiz çocuklar gibi kalakalmışlardır sokak ortasında… Ateş düşmüş gibidir titreyen yüreğimize. Her bir yaprak ilk ve son defa sonbaharını yaşıyor. Bir bozkır yalnızlığı vardır bu demde. Hüzünlüdür sonbahar…

Dışarıda sonbahar ve içimizde son (bir)baharı düşleyen yüreğimiz. Bu hazan şöleninde ruhumuz sükûtu örerken şöyle denize nazır bir yerden tefekküre dalmak isteriz. Bir eylül seherinde ya da akşamın alacakaranlığında gözlerimize takılan ne varsa alır götürür bizi uzaklara… Ömür sonsuza akıp duran bir nehir.. Çoğu kez hicran çoğu kez hasrettir hazana teslim günler. Yüreğimizi sarsar ansızın gelen yalnızlıklar. Avare düşlerimiz ışığını arar.

Biraz da ihtiyarlığı hatırlatır bizlere sonbahar. Bazen hafif hafif çiseleyen yağmurlara eşlik eder gözlerimiz. İnkisara uğrayan hayallerimizi düşünürüz. Düşünür de visal iklimine yol almaya çalışırız.

Bugünler de geçecek. Bunca hazırlık son (bir) baharda açacak çiçeklerin resmigeçidi için. Der demez ücretini peşin almışçasına kalbimizde üns esintileri esmeye başlar. Sükûn ah evet sükûn… Serviliklerde, yolda, evde, sükûn her yerde.

Tıpkı mevsimler gibi bir gün ömrün de sonbaharı geliverir. İnsan kuruyan ağaçları gördükçe bir bir hatırlar geçmiş zamanlardaki sonbaharlarını. Bir defne dalı olur yeşil renkli ve canlı kalmak ister ruhumuz. Gençlik yıllarında esen meltemler yerini çoktan poyrazlara bırakmıştır. Hazanla düşen yapraklara daha yakın hissederiz kendimizi. Tıpkı ağaçlar gibi yalnızlığı yaşarız en derin biçimde. Işık huzmeleri ruhumuza hiç uğramamışsa ecel terleri döktürür bizlere

Nedense gönül hep son(bir) baharı yaşamak ister. Huzurlu bir hayat, rengarenk güzellikler, kuş cıvıltıları, ırmak çağıltıları.. Fakat yoktur artık taze bir bahardaki koyun-kuzu meleyişleri, o temaşasına doyulmayan manzaralar.. Artık her ses inleyen bir nağme. Her manzara bir hüzün bestesi..

Bir an için şair gibi ‘Artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz / Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç’ akıldan geçse de yüreği şahlananlar sonbahar mı dinler? Hem bize de ne oluyor ki sonbahardan şikayet edelim?... Kışta gelip zemini hazır edenlerin ahdine vefasızlık olmaz mı? Öyle diyordu “asrın beyin yapıcısı” soylu bir katran ağacının üzerinden Cennet-asa bir baharı müjdelerken.

Mevsim sonbahar; şimdi terhis zamanı.. Hangi daldaki hangi yaprak daha önce düşecek toprağın kucağına kimse bilemez. Belki de hep beklemekteler toprağa vuslat anını. Bir gün bizler de gideceğiz sonsuz vuslat için son(bir) baharda. Gecelerin ardından gündüzlerin gelmesi gibi.. Hafif bir rüzgar bizi de ayıracak bedenimizden. Umurunda mı olacak sanki dünyanın. Olsun varsın. Ümit yıldızları sönmedikçe kurur mu yapraklarımız. Çekilir yol verirler son(bir) bahara..

Şimdilerde her sonbaharda yepyeni ve ter ü taze son( bir) bahara ne çok ihtiyacımız olduğunu bir kez daha hatırlarız. Ne çok muhtacız ömrün son demlerinde zülüflerini taradığımız gecelere.. ümitle tüllenen ufuklara.. ve yepyeni son(bir) bahara..
11月4日

...Kafa tuttum, ayak diredim, pazarlık ettim; ama Sen utandırmadın, yine yine yine huzuruna aldın beni. Her secdede rahmetinle okşadın alnımı. Her rükûda “aferinler” fısıldadın gönlüme.Her vakitte yeni bir sayfanın aklığına çağırdın ruhumu...

Kimselere Diyemedim... 

Öyle çok pazarlık ettim ki Seninle ey Rabb’im. Sen çağırınca, kendime ayırdığım vakitlerden çalındığını düşündüm. Ezan okununca, sevdiklerimle geçirdiğim zamanların azalmasından korktum. Vakit girince, içim “cız” etti hep. Odamdan uzaklaştım, bıraktım işimi, bozdum keyfimi; öylece namaza durdum. Ayak diredim, “az sonra kılsam da olur!” dedim. “Az sonra”larım “çok sonralar”a döndü, geç kaldım, geç kalmaktan utanmadım. Sonunda ayaklarımı sürüye sürüye vardım huzuruna. Pazarlığımı vaktin daralmışlığını bahane ederek yeniden ileri sürdüm. Kaçıyordu namaz ya; o yüzden çabucak kıldım, selam verdim, hemen kalktım, rahatladım. Oysa rahatlığı Sana borçluyum. Ağrımayan her bir dişim kadar huzur borçluyum Sana. Damarlarımın her bir noktasında pıhtılaşmayan kanım kadar sükûnet borçluyum Sana. Tenimin kaşınmayan her bir noktası kadar rahatlık borçluyum Sana. Dişlerim ağrıyacak olsa her biri için harcayacağım zaman Senin. Kanım pıhtılaşıp damarlarım tıkanacak olsa, her defasında ızdırap ve korkuyla geçireceğim saatlerin hepsi Senin. Tenim her noktasında yırtılacakmış gibi acıyacak olsa, kendi kendime dar geleceğim huzursuz günler Senin.

Gün oldu; usandım. Sabrımı tükettim; tükendim. Kendimi yontmaya heveslendim. Benden istediğin zamanı çok gördüm. Benden istediğini, benim için istediğini bile bile, huzurunda huzursuz durdum. Fazla buldum namazın rekatlarını; kısaltmak için bahaneler aradım. Günümü delik deşik etmeni, işimin arasına kesintiler sokmanı, hayatımın ortasına duraklar koymanı, uykumu bölmeni lüzumsuz gördüm. “Beni bana bırak!”larla durdum huzuruna; içim başka bir yerlerin türküsünü söylerken, ben seccadende, belki sadece bedenimle, mıhlı kaldım. Oysa Sen, dileseydin dar edebilirdin zamanı bana! Bir uçurumun dibine savrulmuş bir arabada çaresizce Sana yalvartıyor olabilirdin beni. Korkulu bir savaşın orta yerinde ateş ve kan kusan bombaların altında günümü de, işimi de, uykumu da, hatta rüyalarımı da delik deşik etmelerini takdir edebilirdin. Düşmeyen bombalar kadar, uçuruma savrulmayan arabalar kadar genişlik borçluyum Sana.

İçten pazarlıktı benimkisi. Öyle içten ki kendime bile söyleyemedim. Gözlerimle birlikte gönlümü de secdene kilitlemeyi çok gördüm. Kendimi sıfırlamayı, benliğimi hiçe indirgemeyi beceremedim. Ensemde kaderin sıcacık nefesini hissedecek o teslimiyetin vadisine inemedim. Acelem vardı; alnımı koyduğum gibi kaldırdım seccadeden. Bütün benliğimle aşağı inemedim. İşim vardı, secdemi işime zaman kazandım. Secdeye kalbimi de sığdırmaya çalışmadım. Uykum vardı, secdemi sığ bırakıp uykumu derinleştirdim.

İtirafımdır: Bencilliğimi de sırtıma alıp rükûlarda eritemedim. Bedenim eğilirken huzurunda, “emrolunduğum gibi dosdoğru olma”nın ağırlığını sırtıma almayı erteledim. “Sırası değil!”di; “hele dur; sonra da olur!”du. En Sevgili’ni bir gecede ihtiyarlatan emri üzerime alınmadım.

Sen dileseydin, çocuğumun cılız nabızlarının eşliğinde, loş ve neşesiz bir yoğun bakım odasında, gözümü de gönlümü de, umutsuzca, çaresizce, ürpertiyle, korkuyla bir monitörün ekranına kilitleyebilirdin. Dileseydin, yeryüzünün sükûnetini bir anda kesip, küçücük bir duvar kıpırtısının gölgesinde, mini mini bir sarsıntının beklentisi içinde saçlarıma aklar düşürebilirdin.

İçten pazarlık mı denir buna? Sen bilirsin Seninle ettiğim pazarlığı. Kendime sakladığım ve hatta kendimden de sakladığım sır bu. Dilime bile değdirmekten korktuğum, ağzıma almaktan utandığım öyle bir sır işte. Fısıldaması bile acı veriyor ya… Meselâ, uzayınca Fatiha, uzayınca sûre, heceler sanki özgürlüğe giden yolu taşlar gibi kestikçe, “bitmez şimdi bu namaz!” dediğim çok oldu. Ama içimden. Kimseler duymadı.

Bir Sen duydun beni ey Rabb’im. Sırrımı bir Sen bildin. Kendimi lüzumsuz hissederken seccadenin üzerinde, dudağım anlamına yetişemediğim kelimeler için oynarken, Sen beni söylediğimden fazlasıyla duydun, söyleyemediğimi de, dile getiremediğimi de bildin. Ruhumu alıp uzaklara gittiğim halde, bir bedenimi bıraktığım halde huzurunda, kovmadın beni, yakınlığında tuttun.

İtirafımdır; öyle anlatıldığı gibi özleyebilmeyi beceremedim henüz namazı… “Aradan çıkarmaya çalıştığım” oldu namazı. Geçiştirdim namazı. Bir “sorun”du çözdüm, hallettim. Selam verip sonra yaşamaya başladım… Yaşamayı namazın içinde aramalıydım. Namazı yaşamanın içine sızdırmalıydım oysa. Bilemedim.

Kafa tuttum, ayak diredim, pazarlık ettim; ama Sen utandırmadın, yine yine yine huzuruna aldın beni. Her secdede rahmetinle okşadın alnımı. Her rükûda “aferinler” fısıldadın gönlüme. Her vakitte yeni bir sayfanın aklığına çağırdın ruhumu. Yüzüme vurmadın. Azarlamadın. Aşağılamadın. Hepten umut kesmedin benden. Yok saymadın. Utandırmadın.

Pazarlık ettiğimi Seninle bir Sen bildin ey Rabb’im. Kimselere söylemedin. Sırdaşım Sensin, bir Sana açabilirim içimi, bir Senin beni ayıplamandan korkmam. Ben işte böyleyim; yine “bana ait”lerin hesabındayım. Başka kime
söyleyeyim? Başka kimin anlayışından medet umayım?

Senai Demirci

10月28日

Lâl edilmiş çığlıklarımızın arifesinde haykırmalardayım.Şükür ki kapsama alanını aşacak yankılarım.Hadi kesin sesimi!Susturun içimdeki susmayan beni...

haykırıyorum: o halde  susturun (!)

Asra yemin olsun ki,
en çok kendime zulmettim!



"Stratejik bulmadılar düşüncelerimi.
Çağın tuğrasını çektiler, mil niyetine"
...
- Hangi pranga öfkemizi içimizden söküp atabilir ki?

Aklım başımdan istifa edeli çok oldu. Kaç zamandır ruhuma kinimi üflüyorum.
Karabasanlar kesiyor soluğumu. İçimin boşluklarından intihara teşebbüs ediyor travmalı tüm duygular.

Katlime ferman, yine "ben" oluyorum.

Üç kuruşluk susuşlarla mevte kadar bozdum misâkımı. Rant sağlama peşinde değilim. Siyasete kurban edecek bir davanın mensubu hiç değilim.
Yalnızca düş peşindeyim.
Hadi sen de düş peşime...

Bu ipte kaç cambaz oynama kavgasında böyle?!
Yargısız infazlarda nöbet tutuyorum.
Hangi yaramdan sarılıyorsam tekrar kanıyorum.


Asra yemin olsun ki,
kinim en çok kendime!..



Kend(t)ime küstü/rüldü/m.
Hüsranların yamacında gezineli dünyaya sataşır oldum.

Bir ters- bir düz sövüyorum, çağın dışına çıkamayan yanımıza.

Bir çığlığa susuyorum. Avaz avaz ayaz oluyorum. Üçüncü çoğul kişiler ünlemlerimi elimden almış olsalar da: HAYKIRIYORUM.
Şimdiki zamanı yaşayanlar telaşa kapılmasınlar! "DİNİ GEÇMİŞ ZAMAN"a uyarladılar "uzlaşan" tüm fiilleri.


Asra kasem olsun ki,
İsyanım kendimedir!


Bütün çilemi alt alta toplasam kaç yürek eder? Kaç kahırlık yanmışımdır geçen bunca yılda ben? Bu hesap, kitaba uymaz. Dağıt ve tekrar topla, sağlamasını yap sonra(!)

İsyanım kavgamın şanındandır. İsyanım gönlümün susmaya razı olamayışındandır. Sus(ma) ve isyankâr olma gönlüm(!)

dua5ts4.jpg

Asra yemin olsun ki,
Aldanış üstüne aldanışlardayım!



Güneşin avuçlarında yakalıyorum yüreğimi. Kendimi arayışlarım uzun metrajda. Bakiyem dibe vurmada. Ruhsatım yok vakte şükür biçmeye. Aldanış ki, yakama yapışan yazgı. Aldanmışlık ki, ardışık mahvoluşlar seansı. Tüm aldanışlarımın bileşkesi yamalı bir mağlubiyet! Aşınan zamanların vurgunuyum ben. Gazap üstüne azap giydirilmiş hükmüme.

Gittikçe ufalıyorum..
Hudutları aşan zihnim sınır dışı ediliyor.
Düşlerimden yırtın libasımı.
Düşüncelerimi dar ağacında ağarlayın.
Fikir sancıdır, ağır bedel ister biliyorum..
Düşünüyorum: hadi öyleyse vurun.
Çekin ipimi!
Azrail'e baş eğersem, aklımla aramı bozarım.



Asra yemin olsun ki,
Haddi aşan hatalardayım.



Niyetsiz bir tevbe kaç günahı silebilirse, o kadarım. Sınır tanımaz bir acziyetin sınırındayım. Aldanışlar uçurumundayım, heyhattt!...

AYARI BOZUK BİR ÖMÜR, KAÇ ÖLÜME DENK GELİR?


Asra yemin olsun ki,
İnsanlık ziyanda. . .



İki yol arasında gel-gitlerdeyiz. Ne tam iman, ne tam inkar.. Ölüm değmemiş yaşamımıza, hakikatin gölgesindeyiz. Sabrı ve hakkı merkez edinemeyenleriz. Bir tarağın kırılmış ve ayrılmış dişleriyiz..

-FE EYNE TEZHEBUN?-

Bu gidiş nereye?

İnşallah SELAMETe.
İnşallah HİDAYETe.
SIRAT-I MÜSTAKİMe..

YA RAB!
SEN BİZLERE MERHAMETİNDEN LUTFEYLE!



Lâl edilmiş çığlıklarımızın arifesinde haykırmalardayım.
Şükür ki kapsama alanını aşacak yankılarım.
Hadi kesin sesimi!
Susturun içimdeki susmayan beni.

EyvAllah özgürlüğün tene değişine!
EyvAllah!

Fatma Erdim

10月23日

...Anne sevgisi, Eş sevgisi, Kardeş sevgisi, Evlat sevgisi, Sevgili sevgisi, Allah dostlarına duyulan sevgi, hepsi birdir.. Hepsi tek pınardan beslenir...Çünkü SEVGİ tektir...

AŞK TEKTİR...!!!



Yaratıcının en mükemmel tasarımıyım ben.

İnsanım ! Ve en mükemmel şekilde tasarlandım.

"Ben gizli bir hazineydim, istedim ki bilineyim" diyerek yarattığı âlemlerin en sevgilisi Muhammed'in nuru aşk-ı ile yaratılan kâinatın malıyım. Yani büyük bir aşkın ürünüyüm.

Aşk çocuğuyum ben..

Âşık olmak ve kâinata sevgimi sunmak üzere programlandım Yaratıcım tarafından.

Aşk ne zaman, ne de mekân arar.

İlle de mekân derseniz kalbim derim.

Zaman ise; geldiği andır...


O gelmeden hissettirir kendini, olaylarla belli eder geleceğini.

Sanki geleceğini bilir gibi beklerim onu.

Bir hassasiyet bir durgunluk başlar yüreğimde,

Fırtına öncesindeki sessizlik gibi bir sükût kaplar etrafımı.

Sanki bir şeyleri hisseder ama ne olduğunu kestiremem bir türlü.

İşte o an aşk kapımdadır, içeri girmek için davet bekler benden.

Ben aşkı bilsem de O'nun kadar aşkı hiç kimse bilemez.

O sevenlerin en sevenidir, çünkü aşkı yaratan O dur.

O aşkın ta kendisidir.

Sevmeseydi zaten yaratmazdı beni.

O, istenmeyi istemeseydi, istemeyi içime vermezdi.

O sevilmeyi ister, O istenmeyi bekler.

Ve yine insanla ayna tutar insana..

Aslında aynada O'dur, Sevgide O'dur, Aşk da O'dur.

O benim kapıma gelen deli sevdamdır..

"İnsan benim sırrımdır. Ben insanın sırrıyım " der.

Sır nedir?...

Aslında kâinattaki en büyük sır "AŞK" tır.

Sev der, çok sev ama en çok beni sev..

Sevdirir birleştirmez, Gösterir yaklaştırmaz, Özletir hasret bırakır, Âşık eder kavuşturmaz.

Zaten kavuşsa adı ÂŞK olmaz.

Yan der, çıra gibi yan ama tutuşma der.


Tutuşacaksan sadece benim için tutuş.

Bir baş eğmezliktir insanın hayata karşı hırçınlığı.

Ve kendini bildiği andan itibaren aşkı arar.

Kâinattaki her şey O'nu arayıştır aslında..

O'nu keşfetmek üzere programlanmıştır hayat.

Her şeye rağmen AŞK tektir.

Gecelerce yıldızların parıltısını seyredersiniz,

Ne güzel, Ne ulaşılmazdır onların ışığı.

Ama onlarda güneşten alırlar parlaklıklarını.

Güneşi seyredemezsiniz gözleriniz kamaşır.

Gaye-i ışıktır güneş, Vesile-i ışıktır yıldızlar, güneşi yansıtırlar.

Vesile-i AŞK tır insan, Gaye-i AŞK tır Allah

Ve perde-i AŞK tır insanı sevmek.

İnsanla perdeler kendini hasret bırakır özletir göstermez.

AŞK-ı dünyevidir insan ve AŞK-ı uhrevidir Allah.

O kulunun kalbine nazar etmeye görsün,

Kıvılcımı yaktı mı artık hiç kurtuluşunuz yoktur.

O yarattığı kulunu sevdirerek yaklaştırır kendine.

Sevgilinin zatında aslında kendi nurudur görünen.

Seven O'nu sever, Arayan O'nu arar,

İsteyen O'nu ister, Özleyen O'nu özler.

Peşinden koştuğumuz da O, Kavuşmak istediğimizde O,

Sarılmak istediğimizde O dur..

AŞK; tekdir..

Aslında en büyük lütûftur bu, Kulunun kalbine koyduğu kor ateş.

"Her göz etmez fark, İşitmez her kulak,

Saklı olmaz birbirinden CAN ve TEN

Canı görmek için izin yok ki bil ki sen

Bir ateştir, yel değildir ney sesi;

Kim ki ateşsizdir; Yok olsun böylesi " der Mevlana..


İşte yana yana gelir kul ona.

Mucibince amel ederse dünyevi aşktan uhrevi aşka geçiverir.

Aslında Mecnun'a Leyla'dan tecelli eden de onun aşkının nurudur.

Ama o kalbe kendi sevgisinden daha şiddetli bir sevginin girmesine müsaade eder mi hiç?

Kulunu kullanır, önce kulunda hissettirir zatını, Gönlüne lezzet tat verir. Güllerin kokusunu gül kokusuyla duyurur, Bülbüllerin sesini dinletir, Şakayıkların

renklerini gösterir, Fark ettirir hayatı, Aldığı soluğu hissettirir. Sonsuz sevgi pınarından su içirir. Sevmeyi böyle öğretir kuluna.

Sevince, İlkbahar olur Sonbaharlar âşıklara.

Ve aşkı insana insanla efsane eder ve aşığı aşka müptela eder.

Aşık artık maşuğunun peşinden koşar, her yerde onu arar.

Leylalar Mecnunlar, Yusuflar Züleyha'lar, Ferhatlar Şirirnler ve daha nice efsaneler bu aşkla ona erdiler.

Anne sevgisi, Eş sevgisi, Kardeş sevgisi, Evlat sevgisi, Sevgili sevgisi, Allah dostlarına duyulan sevgi, hepsi birdir.. Hepsi tek pınardan beslenir.


Çünkü SEVGİ tektir..

Bilmeden Allah'ı sevmektir ÂŞIK olmak, işte budur aşka mecaz katmak.

O zatını, Kulunun suretinde gizler görünmez, ama O kulunu görür..

O bilir, O çok sevdiği kulunun kendisini aradığını,

Bir gün mutlaka kendine âşık olacağını da bilir.


Bu aşkla Mahmut Hüdai-ye kadılığı bıraktırır.

İbrahim Ethem'i atlas yorganından çıkartır.

Bişr-i Hafî'ye bütün varlığını tükettirir.

Niyazi-i Mısri'ye mum yaptırıp sattırır.

Ferhat'a dağları deldirir, aşığa acı çektirir.

ÂŞIK sadece sever,


O sevdiği ile birlikte olmayı sever, o sevmeyi sever ve

"Seni seviyorum" demeyi sever.

Âşık, ÂŞKA âşıktır, ÂŞIK aslında SANA ÂŞIKtır...


Tek "Seni seviyorum" "Seni seviyorum" demeyi seviyorum..

Güzin Osmancık

 
 

Hammadesi makbul fakat adresini yitirmiş birini gördüğünde,'bundan ne güzel müslüman olur' demeli ve tüm yüreğinle hidayeti için dua etmelisin...

                            
 

 çok değerli gönül dostlarım konuk defterimiz bir süre kapalı olacak,blog yazılarını ve listeleri okumak adına hemde o güzelim yazıların kıymetinin anlaşılması istifade edilmesi adına bir süre kapalı kalması daha iyi olur kanaatindeyim.ve yorum eklemek sadece konuk defterine eklemekle de sınırlı değil,blog yazılarını okuyup onlar hakkında ekleyeceğiniz bir iki satır yazı bile o resimli yorumlardan çok daha makbuldür...ve dostlar her zaman aklınızda bulunsun dünya ahirzamanı yaşıyor siz siz olun bencilleşmeyin ne yaparsanız beklentisiz yapmaya Allah rızası için yapmaya gayret edin ve ahdinize ahidlerinize vefa edin...hoşça bakın zatlarınıza baki selamlar sevgiler dua ile...aciz ahmed

Rabbimiz buyuruyor:

"Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa, gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz." (Hucurat Suresi, 6) 

请稍候...
很抱歉,您输入的评论太长。请缩短您的评论。
您没有输入任何内容,请重试。
很抱歉,我们当前无法添加您的评论。请稍后重试。
若要添加评论,需要您的家长授予您相应权限。请求权限
您的家长禁用了评论功能。
很抱歉,我们当前无法删除您的评论。请稍后重试。
您已超过了一天之内允许提供的评论数上限。请在 24 小时后重试。
因为我们的系统表明您可能在向其他用户提供垃圾评论,您的帐户已禁用了评论功能。如果您认为我们错误地禁用了您的帐户,请联系 Windows Live 支持部门
完成下面的安全检查,您提供评论的过程才能完成。
您在安全检查中键入的字符必须与图片或音频中的字符一致。
akahmed发表:

http://img2.blogcu.com/images/e/m/r/emrahesss/mevlana1600x12002600x45em3.jpg

Bir gün...
Belki de dünyayı en çok sevdiğimiz bir gün...
"Sonsuz bir davet" alacağız. 
Kalbimiz yanımızda...
Kalıp adına ne varsa... burada bırakıp gideceğiz. 
 
O zaman şunu diyeceğiz kim bilir:  "Şöyle keyifli keyifli kaç nefes alabildim? Ne de geçici imiş dünya! Böyle birdenbire mi bitecekti her şey? 'Hızlının hızlısı bir yer'in adı mıymış o geçici hayat?"
 
Bir ağaç dikip gitmişsek eğer, belki de gölge olacak orda. Ağacın meyveleri gelecek belki de önümüze. Bir çocuğun tebessümünü çoğaltmışsak, koşup gelecek çocuk yanımıza: 'İşte bu amca/teyze elime bir şeyler tutuşturmuştu.' diyecek. Okuduğumuz ne kadar hoş cümle varsa hepsi hece hece "ışık" olacak mı; olur! Düşer önümüze, aydınlatır yolumuzu.

Bir kirazı yerken, şöyle kulpundan tutup, bir çamurun nasıl olup da kiraza dönüştü(rüldü)ğünü düşünmüşsek... Hoşuna gidecek Sanatkârlar Sanatkârı'nın...  "hoş geldin"ini duyacaksınız. Çamuru kiraz, elma, karpuz, portakal ve saire yapanı göreceksiniz. 
 
Bir bardak su verene teşekkür insanlığımızı küçültür mü? Olmaz der içiniz dışınız, olmaz! Suyu taşların, toprakların arasından çıkarıp gönderene teşekkür de... insanı insan yapar, işte! 
 
Baki: 
"Minnet Hüda'ya devlet-i dünya fena bulur; 
Baki kalır sahife-i âlemde adımız." der. Der ve minnetin adresini verir. 
 
Dünya Devleti'ni bırakıp bırakın gidenler bıraktıklarını kime bıraktı! Bütün "yığdıklarımız" burada kalmıyor mu? Taştı, topraktı, altındı, evdi, yalıydı, halıydı... Hepsi, hepsi O'na bırakılmıyor mu? Onun ihtiyacı yok ki ama... En büyük vâris O demek ki. 
 
Şu, Ahmet'ten Mehmet'e; ondan ötekine de... Daha sonra?
Daha sonrası gerçek Vâris'e... 
Öyle ya... Kimin malını kime bırakıyorsun? Bizimkisi sözde vârislik. Bu geçici vârisliğimizin aynasında/n gerçek Vârisi görmek aslolan. 
Başka ne ki?
 
Öyle; aldanmamıza, üzülmemize gerek kalmıyor o zaman. Nerede benim mülküm, nerede samur kürküm diye hayıflanmanın gereği var mı?

Ara sıra müsekkine ihtiyacımız var. Hapishane gibi mesela. Gidip oralara hürriyetin ne olduğunu anlamak için. 
Hastaneye bir de... 'Oh, sağlığım yerinde!' diye.... Aynada kendinize bakıp bakıp: Ne zenginmişim!' demek için. Hoşluğun, nefes almanın, ayağımızın yere bastığının daha nelerin farkında olmak için. 

Sonra? Sonrasını anlatmak o kadar kolay değil. Kolay değil 'lezzetleri acılaştırıp tahrip edeni/ölümü' günde defalarca düşünmek. Düşünmek ve arada bir "Ölüler Ülkesi"ne gidip gelmek. Onlar da nice şeyleri ve kimilerini bırakıp gitti. 
 
Biz de bırakıp gideceğiz. 

Gözümüz arkada niye kalsın! 
Vârislerin Vâris'ine bırakıp gideceğiz. 
Endişemiz, korkumuz... cehaletimizdendir. 


Ali Hakkoymaz 
selam ve dua ile hayırlı cumalar gönül dostlarımKırmızı gül

3 天以前
akahmed发表:

 
Ayağım dolanır, Yolumu keser sebebler
Emrini bekler zerreler, Zorumu kolay eyle
~
Yüreğim darlanır, Uçurumum olur ayrılıklar
Emrini bekler uzaklar, Uzaklarımı yakın eyle
~
Önemsediklerim senin yanındadır
Vazgeçemediklerime sen yetersin
Aczime kudretinle yetişirsin
Sen bana kafisin
~
Kâfi olan Rabbi unutmadan yaşayanlara selam ile hayırlı cumalar gönül dostlarım
11 月 12 日
akahmed发表:
Allah'ın Yardımı


 



“Sen Allah’ı seversen/ Allah seni sevmez mi?” Bu cümleler bir ilahide yer alan çok tatlı ifadelerden iki mısra.

Allah’ı sevmek hiç şüphesiz Onun emirlerini tutup yasaklarından kaçınmakla olur.

Bu yapıldığında Allah kulunu nasıl sevmez?

Allah’ın dinine hizmet de hem Allah’ı sevmenin, hem de Allah’ın kulunu sevmesinin en önemli yollarından biri.

Bu uğurda çırpınan kullarını sevdiğini Allah, Kur’ân’ında şu kanunuyla da formülleştirmiş: “Siz Allah’ın dinine yardım edersiniz, Allah da size yardım eder.”1

Allah böyle kullarına dünyayı yük olmaktan çıkarır, omuzlarından ağırlıkları alıverir. Geçimlerini kolaylaştırır, bolluk ve bereket verir, gönüllerine genişlik, huzur ve ferahlık bahşeder. En dar, en sıkıntılı anlarında bile onları bir kuş gibi hafif tutar.

Hayatını insanlığın mânevî kurtuluşuna adayan Bediüzzaman Hazretleri, Nur talebelerinin imana, Kur’ân’a hizmeti çoğunlukla her belâya, her derde bir çare, bir ilâç olarak bulduklarını, “Biz hergün hizmet derecesinde maişette kolaylık, kalpte ferahlık, sıkıntılarda genişlik hissediyoruz” dediklerini anlatıyor. Çünkü bu hizmet doğrudan Allah’ın dinine hizmettir.

Ekser şakirtlerin birer nevî kerâmet ve ikram-ı İlâhî hissettikleri gibi bizzat kendisinin de çok nevilerini ve çeşitlerini hissettiğini belirtiyor ve “Bu sıralarda bu havalideki şakirtler, yeminle itiraf ediyoruz ki, ‘Biz Nurun hizmetinde çalıştıkça hem maişetçe, hem istirahat-ı kalpçe bir genişlik, bir ferah zahir bir sûrette hissediyoruz. Ben kendimce o kadar hissediyorum ki, nefis ve şeytanım dahi o bedahete karşı hayret ederek sustular”3 diyor.

Geçen iftar davetlerine katıldığımız canla başla hizmetlere koşan Gölcüklü arkadaşların konuyla ilgili itiraflarını gördük. Emekli öğretmen Ruhi Bey hayretle anlatıyordu: “Şaban Bey, inanır mısın emekli maaşımızla zar zor bir ev sahibi olmuştuk. 1999 depreminde ölümlerle pençeleştik. Ama Allah’a şükür Risâle-i Nur’un verdiği mâneviyâtla tesellî bulduk. Bundan sonra önümüz öyle açıldı ki Cenâb-ı Hak ummadığımız şekilde bir ev daha ihsan etti.”

Hamit Bey de şunları anlattı: “Kimbilir nasıl, ne vaziyette emaneti, sahibine teslim edeceğim?” diye hep düşünüp dururdum. Depremde beş katlı apartman çöktü. Allah’a şükür biz beşinci kattan burnumuz kanamadan kurtulduk. 12 yıllık astsubaylıktan dindarlığımız için atılmış, pazarlamacılıkla geçimimizi sağlamaya çalışıyorduk. Bir de bu musibet gelmişti başımıza. Aldığımız dersler her olayı sabır ve tevekkülle karşılamayı öğretmişti bize. ‘Tevekkeltü alallah’ dedik. Bir ara ciddî ciddî ‘Gölcük’ü terk edip başka bir yere mi yerleşsek’ diye düşünmeye daldık. Bir dostumuz ‘Sakın bulunduğun yeri terk etme. Cenâb-ı Hak böyle musibetlerden sonra nimetlerini de verir’ demişti. Sebat ettik. Birkaç sene içinde Cenâs.a.b-ı Hak önümüzü öyle açtı ki biz de şaşırdık. Şimdi çarşının en güzel yerinde 9 tane dükkân nasip etti. Üçer üçer açarak genişçe üç dükkâna sahip olduk. Allah’a şükür kazancımız da çok iyi. Bunu hizmetin kerâmetine bağlıyorum. Şimdiye kadar Allah’a şükür ders ve sohbetleri hiç kaçırmadım. Deprem günlerinde bile sohbetlerimizi yaptık.”

Demek mevziyi terk etmemek, sebatla hizmetlere koşmak gerekiyor. Biz Allah’ın dinine hizmet ederiz de o dinin sahibi bizi hiç terk eder mi?



Şaban DÖĞEN
 
hayırlı cumalar baki selamlar dua ile gönül dostlarım
11 月 5 日
akahmed发表:
 
Ya Rabbi!

Eğer imanıma bir şüphe girmiş ben de ondan tövbe etmemişsem ihlasla derim ki : Allah'tan başka yaratıcı yok, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah'ın Resulüdür.

Ya Rabbi!

Eğer bilmeden Müslümanlığıma küfür karıştırmışsam, derim ki: Allah birdir, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah'ın Resulüdür.

Ya Rabbi!

Eğer Allah'ı birlememe şirk girmişse, ben de bunun farkında değilsem ihlasla derim ki: Allah'tan başka ilah yoktur, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah'ın Resulüdür.

Ya Rabbi!

Eğer bilmeden seni tanımamda yanlışım varsa derim ki: Allah'tan başka ilah yoktur, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah'ın Resulüdür.

Ya Rabbi!

Eğer bilmeden amelime riya ve kendimi beğenme duyguları karışmışsa derim ki: Allah'tan başka ilah yoktur, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah'ın Resulüdür.

Ya Rabbi!

Eğer farkında olmadan kalbime küçük ve büyük günahların fitnesi girmişse derim ki: Allah bir, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah'ın Resulüdür.

Ya Rabbi!

İmanımı gönülden tazeleyerek, ihlasla derim ki: Allah'tan başka ilah yoktur, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah'ın Resulüdür.

Ey diri olan!
Ey ebedi var olan!
Ey izzet ve ikram sahibi olan!
Ey gücün, şerefin ve büyüklüğün sahibi olan Allah'ım!

Halimi düzelt, işlerimi güzelleştir, beni bela ve fakirliğin acılarından koru, düşmanların şerrinden, şeytanın aldatmasından, nefsin arzularından, saptıranların saptırmasından beni koru ey Rabbim!

Ya Rabbi!

Beni çok ibadet eden salihlerden ve şükreden zenginlerden eyle… dini ve dünyevi bütün işlerimi düzene koy. Hayırlı nimetlerimi sonuna erdir.

Ya Rabbi!

Ömrümün son zamanlarında, ölüm anında kalbimi ve dilimi imanla doldur. Bana son anda; şehadet ederim ki, Allah birdir ve yine şehadet ederim ki, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) O'nun elçisidir demeyi nasip et.

selam ve dua ile hayırlı cumalar Gönül dostlarım
10 月 29 日
akahmed发表:
Nur-ı aynım, iki gözüm, bildin mi neydi sabır?
http://img03.blogcu.com/images/g/u/l/gulaleee/morlaledamla_1256040799.jpg
Ya neydi kirpiğinin kıvrığına tutulup kalan burukluk. Hani neydi nesre çevrilemeyen söz. Neydi bilgiye adanmış ayazların derununu dolduran acı.

Sabır bir aydınlık, sabır bir teselli... Büyük sahraya yağmur, istiridyeye inci... Sabır göz pınarlarını kurutan ferahlık; sabır hüzünler kulübesinin ışığı... Eyyub ile Yakub, Derviş ile Sultan…

Nur-ı aynım, iki gözüm bildin mi neydi sabır?

Haşre dek yokluğa hüküm giymiş bir güzelin kadehindeki iksirmiydi; son gezginin gözyaşlarıyla suladığı bir çiçek mi,ıssız harabelerin eşiğinde ıstırabı emerek büyümüş nazenin bir kelebek mi?

Karlı caddelerin kıyısında açmış ayın ondördü zambaklar bilir sabrı, nur-ı aynım, altın şehirlere uçan ebabiller bilir. Sadık rüyalarda bir gemi Ağrı dağına çıkar sabırla ve yaralı süvariler geçer kehkeşanlardan darüşşifalara doğru. Serazad türküsüyle hercai bir bülbül konar Kitab'ın son sayfasına, sabrı şeydalanır seherler ve sabahlar boyu nur-ı aynım, sabrı şeydalanır.

Sabır bir hazine ki... Yılanlar bekler gerçek!... Bir hazine ki... Tek miskali Yusuf'lar satın alır... Bir hazine ki... Beşiği ab-ı hayat sukunetiyle süslenen bebekler büyür hendesesinde nur-ı aynım ve tahammül renkli güzellikler yansır eşyaya bakışlarından.

Bir hikaye anlat bana sabra dair, nur-ı aynım, bir hikaye anlat; gerçek olsun. Kalbinin rengi damlarken hani, çekik gözlü nakışlar vuruldu sevinçleri, onu anlat. Yanağına düşen her güneş damlası yeni mağlubiyetler asardı boynuna ve eksik olan şey hep bir adım önde giderdi hani, onu anlat.

Kafesi taşlara çalıp içindekini salıvermediğinden mi nur-ı aynım, yoksa bir derya mavisinde buruk bir toprak kokusuna dalıvermediğinden mi, bir imtihan içre iplik iplik bağlanmışsın şah yüreğine ve kirkitler erişlere vuruyor, argıçlar kirişlere...

Sabır bir kilim oluyor nur-ı aynım, kilimi anlat... Sabrı bildin mi nur-ı aynım, bildin mi sabrı? Hani yağmur çamur okula gidip de tipi boran kapıda bekleyen var ya!... Hani masumiyeti kandehar tepelerinden boşluğa bir şahin gibi süzülen beyaz kuğu... Sonsuz köşeli dayatmalarda hani zamanı biriktiren nazenin yasemen varya!...

Hani nisan dallarında vurulup kanı akmayan kanarya?... Helvaya durdu korukları, acımsılık lezzet oluyor dimağlarında. Onlar ki, soluk almadan bekleyişlerin sırrını öğrendiler kalpleri henüz durmadan ve bulamayacakları çağrelere adreslenmiş mektubların, açılacak kapılara gizlenmiş umutların sırrına erdiler; adı sabırdı!... İsteksiz gülüşler serpildi kanayan yaralara nur-ı aynım, sabır adına bilinçsiz köşelere asılan afişler kirlendi, yolların üstüne uzaklar düştü, hep uzaklar... Karşılıksız sevmelerin şarkısı eski plaklarda kaldı iki gözüm ve bir gece daha sancıdı yıldızlar, bir gece daha... Şimdi geceler en ince yerinden bölünmede nur-ı aynım, şehir bir denize doğru ağlamakta.

Bildin mi sabrı nur-ı aynım, neydi sabır?

Sabır adına ve umut adına... Kol kanat edinip umutları, bereketli baharlara bir koşu başlar mı acep?Mum gibi eriyen ve mum rengince üzülenlerin; yandıkça ağlayan ve göz yaşlarınca yananların can ipliklerinde dumanı tütmez alevler parıldıyor, aydınlıklar tel tel yüzlerine vuruyor. Mutsuzluğun beslediği uzak arzular değil oysa umutsuzluk…

Ve yakınlarda, çok yakınlarda bir sabır heykelinin eli değiyor eline.

Zirvede bir imtihan var nur-ı aynım,

Zirvede bir imtihan var…

-----İskender Pala-----
 
baki selam ve dua ile hayırlı cumalar gönül dostlarım
10 月 22 日