More servicesWindows Live
HomeHotmailSpacesOneCare
 
MSN
Sign in
 
 
Spaces home  ahmeds...Güzellikler Rab...PhotosProfileFriendsBlog Tools Explore the Spaces community

Blog

August 18

Teslimiyet, Sabır, Tevekkül Sende çok güzel cisimleşti ey Rabbin kutlu konuğu Hacer!

 
Hacer! Sen Benim Siyah İncimsin
1d5b2cdbedaadb80f3c8628c41ec0c74602_duablack-stone
Tüm renkler sende toplanmak adına kayboldu, eridi, kül oldu renginde Ey Siyahi Kadın! Ruhumun yapraklarını çevirdim bir bir... Sana dair çok şey buldum. Bulduklarım, gönlümün mahzenlerine ışık oldu Ey Hacer! Kara derinden tutam tutam ışık derledim; yürüdüğüm karanlık yollar için...




Yitirilen güneşler Sende bulundu. Tarih, Seni de nakşetti görkemli sayfalarına. Muazzam bir onur duydu tarih; Sen sayfalarına geçtin diye... Güneşin şarkısını mırıldanarak ilerliyordun kimsesiz ve sessiz çölde... Bugün pür dikkat kesilmiş, senin şarkını dinliyoruz Ey Hacer!


Ey Hacer! Nedendir acaba yüreklerimize bu kadar kök salman?

Halilullah'ın eşi olmakla şereflenmenden mi? Adanmış İsmail'in biricik annesi olmandan mı? Ateşin kendisine serin olduğuna, Rabbin kendisine dost ilan ettiğine muazzam teslimiyetinden mi? Issız çölde sabrı ve tevekkülü hiçbir zaman elden bırakmamandan mı? Tevekkülle beraber Safa ve Merve arasındaki takdire şayan koşusundan mı? Hangi birisini saysam ey Hacer! Yemin bulan, hakkıyla Seni anlatmak kolay değil...
eski_kabehac_ve_kabeyilinfotosu1002200655wr
Issız çölde ciğerparenle bir başına bırakılmıştın. "Ey İbrahim, bizi bu ıssız ve kimsesiz vadide bırakıp da nereye?" diyordun. Ve yine "Ey ibrahim! Bizi burada bırakmanı sana ALLAH mı, emretti?" diye sesleniyordun. Hz. İbrahim de: "Evet ALLAH emretti" deyince; Sen, "Öyleyse ALLAH bize yeter, O bizi korur" diyerek, tarihe kutlu harflerle nakşediyordun Rabbe ve Resulüne olan teslimiyetini... Artık nereye demiyordun. Ve nasılların, neden ve niçinlerin de olmamıştı zaten... "Rabbin buyruğuysa durma git ey İbrahim!" diyen bakışlarla uğurluyordun İsmail'inin babasını... Yer şahit, gök şahit ve çöl şahitti o tarihi anlara...

Gecesiyle, gündüzüyle ıssız çöl dişlerini gösterirken, sen çaresizlik yudumluyordun. İsmail'inin benzi zaman akıp gittikçe soluklaşıyordu, sende de takat kalmıyordu. Ölümün soluğunu yanı başında hissediyordun. İsmail'inin kurumuş dudakları yüreğini dağlıyordu...

Sımsıcak çölden süzülüp gelen her bir anın uzuyor, uzuyor bitmek bilmiyordu. Titrek bakışlarla dört bir yanına umutla bakarken, pusuda umutsuzluk, karamsarlık ve isyan iştahla bekliyordu; karşına geçmiş kapkara bayraklarla davetiyeler sunarlarken; sense sonsuz bir hamdle bembeyaz evin bayrağını gösteriyordun.

Umutsuzluğa, karamsarlığa ve isyana kumdan kabirler kazmıştın; kazılan matem kuyularına karşılık... Kabirlere basa basa daha da yükseliyordun Rabbin katına... İman boyunu yükseltiyordun ey Hacer! Nitekim Kâinatın Efendisi Resulullah (s.a.v.) Halilullah'ın faziletini anlatırken şöyle derdi; "Bir gece bana rüyamda her zaman gelen iki melek (Cibril ile Mikail) geldi. Bunlarla beraber gittik, nihayet uzun boylu birinin yanına vardık, (Semaya doğru yücelen) boyunun uzunluğundan başını neredeyse göremeyecektim. O İbrahim (a.s.) idi."Ve yine: "Kıyamet günü ilk elbise giydirilen kişi, İbrahim'dir."
kabe26kabe27kabe32
Ey Kutlu İbrahim'in, kutlu eşi Hacer! Senin Rabbe ve peygamberine teslimiyetinden çatladı tüm şeytanlar... Bir dile gelseydi şeytanlar, kim bilir haset ateşiyle yanıp kül olurdu, gözlerin görebildiği her şey!

Issız çölde hayat pınarı fışkırdı, Sen ve İsmail'in için Ey Hacer! Ölüm kokan sımsıcak çölde yaşam kaynağı bahşedildi size; sevginin meyvesi olarak...
Öyle ki zem zem demeyene kadar sımsıcak kumdan coşarak fışkırıyordu Zemzem... Bir an gördüklerine inanamamıştın; kurumuş dudaklarla bıraktığın İsmail'in miydi karşında gülerek suyla oynayan...

Ya Rabb! Ne muazzam bir andır, sabrın karşılığının görüldüğü an...

Ne büyük bir haz verir fedakârlığın, teslimiyetin, tevekkülün semeresini toplamak...

Ne kutlu ve yüce bir haldir Rabbin yardımına birebir mazhar olmak...

Ey siyahî inci! Yaşamınla kristalleşip lem'alar dağıttın her renkten insana... Öyle ki akın akın her renkten insanın uğrak yeri oldu, Sen ve İsmail'inin ıssız ve sessiz çölü... Çöl şenlendi sizinle... Çöl şehirleşti sizinle... Çorak topraklar yaşam buldu sizinle... Çöl, çöl olmaktan çıktı.

Ey kutlu Mekke'nin ilk ev sahibesi Hacerl
Teslimiyet, Sabır, Tevekkül Sende çok güzel cisimleşti ey Rabbin kutlu konuğu Hacer! Zaten Halilullah'a ancak senin gibisi yakışırdı. Rabbim razı olsun senden ey Hacer! Rabbim Razı Olsun...alıntıdır
Guller017Resim1vedakz4
August 12

“Beni dünyaya, çağırma ben onda fena buldum”...

Efendimiz (s.a.v) Taifteki Duası
1_bismillahiekni61jd747874578179040ld
"Allahım! Kuvvetimin za'fa uğradığını, çaresizliğimi, halkın gözünde hor ve hakir görüldüğümü ancak sana arz ederim. Ey merhametlilerin en merhametlisi, herkesin zayıf görüp de dalına bindiği biçarelerin Rabbi sensin..

İlâhî, huysuz ve yüzsüz bir düşmanın eline beni düşürmeyecek, hatta hayâtımın dizginlerini eline verdiğim akrabamdan bir dosta bile bırakmayacak kadar bana merhametlisin.

Ya Rabb, eğer bana karşı gazablı değilsen, çektiğim belâ ve sıkıntılara hiç aldırmam, fakat senin esirgeyiciliğin bunları da göstermeyecek kadar geniştir.

Ya Rabb gazabına uğramaktan, rızandan mahrum kalmaktan, senin karanlıkları aydınlatan, din ve dünya işlerini dengeleyen nuruna sığınırım. Razı oluncaya kadar işte affını diliyorum. Bütün kuvvet ve kudret ancak seninledir..."Amin
01471193060_c693b5b68ewwwmavieksprescomeo9

Hayatı ölümle, ölümü hayatla karşılamak

Hayat bazen öyle sıkar ki, iyi ki ölüm var dedirtir, geçiciliği şükrettirir… Geçmemiş olsa zaman, gamlar bu zayıf belle nasıl taşınır? Acz ne kadar büyük insanda, fakr ne kadar da belirgin benliğinde…

Ne isteklerini elde edebiliyor, ne de elinde olanı tutabiliyor; boşluğun rüzgârlarında mecalsiz ve cansız savruluyor…

Fehim perdeleri aralanıyor; bir şey olmamaktansa “hiç” olmak da bir şeydir… Hiçliğin varlığına erişmek hiç de kolay değil, kesret sularda boğulmuş biz “ben”ler için… Buz parçası erimesin diye kırk dereden kırk yıl su getiriyoruz; teviller, tasannular, kasıntılar, gösterişler, şirkâlûd riyakârlıklar… Konuşmalar kemalsiz, kelimeler iz’ansız, nazarlar fikirsiz, izahlar sığ, bakışlar bayağı…

080910

Medeniyetten istifa eden ve “Beni dünyaya, çağırma ben onda fena buldum” diyen Bediüzzaman, hayata ölümle, ölüme hayatla meydan okumuş… Dünyanın fena yüzüyle bir bağı, medeniyetin fantezileriyle bir alâkası yok ki onlar ona zarar versin… Kıyafeti, hali, tavırları, tavizsizliği, fikirleri, hürriyet aşkı, hizmet şevki; ölümle hayat arasındaki ince perdeyi kaldıran iman derinliğine sahip olmasından…

Ölüme bir nefes kadar, hayata bir ömür kadar yakın… Sıkıntıların katmer katmer indiği demlerde, eğer ahirete iman olmasaydı hayattan çoktan istifa etmiştik mânâsında konuşur… Ondan başka dayanak, Ondan başka sığınak, Ondan başka tesellî edecek bir melce ve mence bilmediğinden yine imana koşmuş, yine imana çalışmış, imansızlığı en büyük yanılgı ve yangın saymış…

argentine9gcnamazda%20huzurnevzatcakir6cr2ub5ha7pl4

Dünyaya doludizgin koşulduğu, medeniyetten istifa değil istifadede yarışıldığı bir zamanda bulanık sularda bayağılaşıyor, bocalıyor, boğuluyoruz… Başımızı kaldırıp düne ve yarına bakabilme basiretini bulamıyoruz, kapıldığımız gaflet rüzgârlarda…

Sıksa da sıkıntılar, hayatla ölüm arasında tercih edecek kadar kendini hür hissedebilmek, iki an arasında salınabilme genişliğine erişebilmek, geçicilikte gerçeği görmek, Yunus gibi “Biz bu dünyadan gider olduk, kalanlara selâm olsun” diyecek kadar sekine sahibi olmak; dünyanın fena yüzünden kaçabilecek, zalim ve aldatıcı medeniyetten istifa ettirecek kadar iman zenginliğine sahip olmaktan geçer… Bunu elde etmeyi dert edinene, bir imanî meselenin inkişafı dünya ve içindekilerinden daha sevimli gelir…

Ne kadar sevilesi, ne kadar rahat bir hayat, ne kadar ünsiyetli bir ölüm, ne kadar yaşanılası bir ömür bu, böylesi inkişaflarla geçen… Kaybettiğimiz yitiğimiz; karanlık dünyanın, kirli medeniyetin kahredici ve kandırıcı kapılarını aşındırmakta değil, zerreden yıldızlara, en küçük hadiseden en büyük hadiseye, her hâlde imana menfezler açabilmekte, hayatı o hal ile yaşayıp o hal ile ölüme gülerek yürümekte…

Sağ salim ölüp, sağ salim dirilmek; sağlığında nefesleri imanla alıp verebilmekte… Yoksa dertler, sıkar da sıkar, nefes alamayacak duruma getirtir…

Gel ey nefis, Rahman’a olan imanını tazele, Resûl-i Ekrem’e (a.s.m.) olan biatını yenile; ne dertler, ne dünya, seni yıkamaz inşallah.

Hüseyin EREN

scape96sonbahar_ve_yol_manzarawww_yeniresim_com_-_Doa_Resimleri_-_Gl_Kenarnda1

 

August 08

manevi anne,abla,abi,kardeş ve tüm gönül dostlarıma şükürki varsınız...

 
Varsın ya...
Bunu bilmek ne güzel.
Sevgine, sevdiğine, seviyor olduğuna güvenebilmek çok güzel...

“Yoksun” sanmak ne kötü!..
Hani bazen ille de, ille de sesini duymak isterim...
Belki hoşlanırsın, belki de sıkılırsın bundan, ama elimde değil; işte onlar, öyle zannedişlerimi, yani “sanki yoksun” sanışlarımı susturmak içindir...
Yani... Senin; “benim uydurduğum bir masal” olma ihtimalini ortadan kaldırmak için!..

Beni anlaman gerekmiyor ki, zorlama aklını, yorma kafanı...

Sen.. Zaten.. Ne, var idiysen yok olabilirsin bundan sonra; ne de yok isen var olabilirsin kendi kendine... Hem de, benim bunları yazdığımdan bile habersiz...
Yorulma, dedim ya; anlamaya zorlanma!

Bir sır almak ister misin benden, veya sana bir gizlimi vermemi arzu eder misin?..
Peki, al öyleyse açarak avuçlarını...

İşte!.. Evet, varsın!..
Çünkü, gördüm ki; avuçların vardı ve sırrım durdu avuçlarında...
Ve bir istiridye kabuğuna incilerin yakışması gibi, ne çok yakıştı sırrım avuçlarına!

Varsın, artık biliyorum; varsın ya, bu çok güzel...
Gerçeksin ya, huzurluyum...
İnanıyorum ya, güvenebiliyorum ya, ben çok şanslıyım...




Var olmasına sevindiğiniz, var olmasına minnet ve şükran duyduğunuz, var olduğuna şükrettiğiniz ve var kalmasına dua ettiğiniz insanların çok olmasını dilerim...

Muammer Erkul
14Bebisim1983_gel1_phpmoon4
August 07

Ve hüzün, yılların ötesinden buruk davetler gönderen hatıraların mevsimidir...

SEN HANGİ MEVSİMDESİN?...

rose1283d043sc22573227875_fc58cc65c6

Şeyh Galib, meşhur mesnevisinde, 'Hüsn'ü bulmak için yollara düşen 'Aşk'ı mumdan bir gemiye bindirerek ateş denizinden geçirir.

"Mumdan bir gemiyle ateş denizini geçmek de ne ola ki?" diye yormayın zihninizi. Bu akılla kavranabilir bir keyfiyet değildir. Ve bu öyle bir manzaradır ki aklı gözünde olanlarda temaşa zevki dahi uyandırmaz.

Bu tür muammaların hakkından ancak gönül gelir. Öyle ya ateşi gülşene çevirmek için İbrahim, İbrahim olmak içinse kainatı gönlün sorgusundan geçirmek gerek. İmkansızın peşine düşmek, mekanın ve zamanın ötesinde bir hayatın düşünü yormaya çalışmak ve aklın sınırlarının ötesine taşmaya çalışmak…
Gönül bu işine akıl erer mi?

Tarih sayfalarına kaydedilmiş ne kadar kahramanlık öyküsü, edebi metinler arasında ün yapmış ne kadar aşk masalı varsa aklın ve eşya düzeninin ötesinde yaşanmış serüvenlerdir hepsi. Bu nedenledir ki kimin "evvel zaman içinde..." diye başlayan bir öyküsü vardır, işte o, zamanın ve mekanın dışına taşabiliyor demektir.

Aklı gözünde olanlar dedim ya, işte onlar, her şeyi yanlış yerde aradıkları gibi, mevsimleri de takvimlerde ararlar. Ömrünü rakamlara mahkum etmiş her zavallı için baharın kıştan farkı sadece renklerin değişmesidir.

Dakikalara, saatlere, günlere, aylara ve yıllara bölerek yaşadığımızı sandığımız bu hayat aslında beş mevsimden ibarettir.

Evet, ömrün sadece beş mevsimi vardır: AŞK, HASRET, YALNIZLIK, VUSLAT VE  HÜZÜN


AŞK, zamanın gönül rengine boyandığı mevsimdir. Uçarı heveslerin, bıçkın arzuların beden mülkünü istila ettiği bu mevsimden hatıralar defterine nakşedilmiş birkaç soluk resim kalır. Ara sıra hayal aleminin pembe perdelerini aralayarak gönül penceresinden gülümseyen bu isimsiz suretlerin davetleri düşer aynalara. Damarda kanın ısınmaya başladığı anlar olur. Akıl gecikmiş davetlerin zelzelesinin enkazında kaybolur. Ve aşk her yıl mevsim ayırmadan birkaç kez misafir olur gönül ülkesine. Aşk, aklın bedenden firar eylediği mevsimdir.


HASRET, ıssız yolların dikenlerini sevdanın ve sohbetin ezgileriyle ayıklama uğraşıdır. Dönmeyeceklerini bile bile gidenleri beklemektir. Beklemek ağız tadıdır hasret mevsiminde. Dem olur ki gönül; güneşi arayan ufuk, bülbülü sesleyen gül, ateşi arayan pervane, aklıyla kavgalı bir divane yahut sılaya selam göndermek için turna katarlarını bekleyen bir garip olur.

Hasret ki, yolların yorgun yüreklere yüklediği gam, gönül yurdunu vakitsiz kuşatan akşamdır. Hasret ki yolların yolculara geçit vermediği mevsimdir.


YALNIZLIK, tutsaklık zincirinin gönül kuşunun ayaklarına dolandığı andır. Öyle yaman bir zamandır ki bu, gönül bahçesinin bütün renklerini siyaha dönüştürür. Huzur ürkek bir güvercin gibi uçup gider ötelere. Geceler alabildiğince uzar, gündüzler bir alacakaranlıktan ibaret kalır. Ağlasın hallerine talih ki şafağın zincirlerine vurulmuş birer gölgedir sevgiden yoksul yürekler.

Yalnızlık, yılgınlığın insafsız bir akınla gönül ülkesini tarumar eylediği mevsimdir.


VUSLAT, aldanıştır. İkiliğin olduğu yerde aşk, aşkın olmadığı yerde vuslat yoktur. Çöl Mecnun'dan, dağ Ferhat'tan, Kerem ateşten, Aslı külden, gül bülbülden ve gam gönülden ne zaman ayrıldı ki... Yusuf Züleyha'dan kaçabilir mi, tek kanatla uçabilir mi turnalar, aklın anahtarı açabilir mi sevdanın kapısını... Ve siz, denize ulaşmayan kaç ırmak gördünüz ki?
Vuslat ki, ruhların bedenleri imkansızın peşinde yorduğu mevsimdir.


HÜZÜN, bütün duyguların birbirine karıştığı ve akılla gönlün kıyasıya yarıştığı bir kavşaktır ki ona varan bütün yollar ıssız, bütün yolcular yaralı, bütün haberler kötü ve bütün selamlar buruktur. Ve onun ikliminden geçen bütün kuşların kanatları kırıktır. Her şeyden geriye buruk bir tat kalmıştır ancak.

Ve hüzün, yılların ötesinden buruk davetler gönderen hatıraların mevsimidir.

İşte böyle ey gül-i rana!


Ömrün beş mevsimi var: AŞK,HASRET,YALNIZLIK,VUSLAT,HÜZÜN.

olmevlevinur_image56suzidil_suzidil_kuslar

 
 
August 02

Sahi kervancılar ne zaman geçecek buradan?...

YUSUF'U KAYBETTİM
20071005_1191606560_jnd23dhi6p-bcol_resimleri12hirkasozveayna
Yusuf’u kaybettim, Kenan ilinde…


Hüznün çocuklarıyız biz. Yüreğimiz kabuk bağlamış yaralarla. Bir dokunulup, bin ah işittiren yürekler. Acı katığımız.Umut örselenmiş yüreğimizde sadık bir yoldaş…

Güneş en erken bize doğar, ilk ışıklarını bizimle paylaşır,geceden yalnız bırakmamışız dostumuzu.Yüreklerimizi ısıtır,sonra da bizi geceye bırakır…Yıldızlara…Uzaklara…Derinlere… Karla kaplı yüreğimiz üşür, yalnızlıktan…


Yusuf bulunur, Kenan bulunmaz!


Bir tebessüm etmişsek Güneş’e, bin defa da sessizliğinde ,sensizliğinde ve gecenin eşliğinde ağlamışız.Kuyuya bırakılan Yusuf’uz…

Dudaklarımızın kenarında mütevazi bir tebessüm saklıdır.Gözyaşıyla beslenen… Kim bilir belki umut oradan yeşeriyordur yüreklere... Sakın dokunmayın yüreğimize.Vardır her zaman hüzün gözbebeklerimizde, bir dokunulsa akıp dudaklara doğru kayacak olan bir yudum gözyaşı seli…



Kuyuya terk edilen ey Yusuf! İhanetin hançeri sürekli aynı ellerde midir? Her zaman kardeşler mi bırakır kuyuya? Ya anneler? Ya babalar? Onlarda bırakırlar mı evlatlarını kuyuya? Bir ömür kuyuda geçer mi Yusuf? Sahi kervancılar ne zaman geçecek buradan?


0ffd599084col_resimleri4daf29a7911
Bu aklı fikr ile Leyla bulunmaz…



Yusuf! Ey Mısırın Sultanı!

Peki ya ben kimim? Neden kuyu? Benim Mısır’ım neresi? Kader garip bir bilmece midir ey Yusuf? Ne zaman çözülür bu bilmece?

Gecede neler gizlemiş sahip? Neden uykusuz geceler? Neden tatsız hayat? Neden içtiğim suyun tadı yok? Yoksa…

Yoksa bu kuyunun suyu mu?


Yusuf! Bir ömrün vebali nedir? Ödeyebilir mi bir insan bunu? Kuyudan ne zaman çıkılır Yusuf? Ellerimi uzattıkça engelim çarpıyor Yusuf? Bir küçük kuş gibi dışarı çıkmak için çırpındığımda , kafese çarptığımda , elimde sadece yorgunluk kalıyor! Yüreğim acıyor! Başım yorgunluktan dönüyor! Yorgunluğum bedenden değil ha!
Zihnin o kadar yoğun ki Yusuf?
1(3)col_resimleri2

Bu ne yaredir ki derman bulunmaz!


Sahi sen kuyuda iken neler yaptın? Kimlerle arkadaş oldun? Kimi sırdaş tuttun masum yüreğine? Nemli duvarları mı? Nasıl tutundun o kuyuda? Kolların seni taşımaktan yorulmadı mı çıkmak için her elini uzattığında? Umut var mıydı minnacık yüreğinde? Sahi onu nasıl sakladın kirli yüreklerden?


Yunus öldü deyu sela verirler…


Yoruldum ben Yusuf? Yaşamak var ile yok olmak arasında bir çizgi ? Çokta önemli değil nefes alıp vermek!!! Bu bilmecenin sonu nedir Yusuf?

Üşüyorum…
Ürperiyorum…
Ya sar bedenimi bedenine…
Ya da bırak düşeyim…


Adaşım! Tut artık göğüs kafesimden…
Yoruldum, düşeceğim. Sahi düşsem de kurtulacağım, bıraksan da!


Ya tut! Ya da bırak!
Araf ta bırakma…!


Ölen beden imiş aşıklar ölmez!
 
www.hossada.biz alıntıdır
July 26

umutlarını kuyuya attığın demde bin Yûsuf tesellisidir o Gülsîma...

Geç kaldığın yerde bir Yûsuf sözlü bekler seni

222_Kucuk
O gül yüzlünün yüzünden kovulduğu andan sonra, hiç kimse ona bakmadı, hiç kimse onunla konuşmadı. Mekke'ye doğru yürüyen koca ordunun içinde, Ebu Süfyan ve oğlu yapayalnızdı. Geç kalmıştı... Geç kalmaya dair lügatlerde, meydanlarda, köşelerde, şiirlerde ne kadar acı söz söylenmiş ya da yazılmışsa, hepsi birden amansız arı vızıltıları gibi doluştu kulaklarına. Kaçırılmış şeylerin hepsi, ama hepsi, bir gülücük belki, bir güzel kucaklaşma, bir tatlı bakış, kardeşçe bir dokunuş omuzlarına indi.

Geç kalmışlıkların cümle pişmanlıkları alev alev cehennem olup yakasına yapıştı. Dudakları kurudu. Sesi iç çekişlerine söz olamadı utancından. Geç kalmışların, gafillerin, haksız yere unutanların, kadir kıymet bilmeyenlerin yanı başında, eşsiz bir kadirşinaslıkla suskunca bekleyen o “Ah!” sesi bile, korkup geri çekildi dudaklarından. “Ah ki, ah çekemediğime ah!” Çöllerin bile birbirine eklenerek anlatamayacağı, dağların omuz omuza verseler de güç yetiremeyeceği uğursuz bir uzaklığın beri ucunda kalakalmıştı Görmek istediğine görünmemek için saklandı önce. Saklanmak zorundaydı. Çünkü dostluğuna geciktiğine göstereceği yüzü bir “düşman” yüzüydü. Kimliğini taşıyan yüzü “sevilmeyesi” bir yüzdü, bakışını besleyen gözü “bakılmayası” bir gözdü, umutlarını besteleyen sözü “güvenilmeyesi” bir sözdü. Saklanması o yüzdendi, o gözdendi, o sözdendi. Huzuruna vardı. Yüzünü mahçup gölgelerden çıkarıp usulca onun gözlerine bıraktı. Gül yüzünün coğrafyasında başını sokabilecek daracık bir kuytuya da razıydı ama....
174972885c2c45fdd29ccc46ga
Gülleri güldüren o yüz çevrildi yüzünden. Yüz bulamadı. “Kardeşim!” deyip de sarılması ne büyük cennetti ona. Cennete alınmadı. Eskiden olduğu gibi aynı memeden aynı ılık sütü içer gibi mesafesiz bir yakınlıktı umduğu. “Süt kardeşi”nin dudağındaki tek bir kıpırtı dağ gibi pişmanlıkları yıkabilirdi. Kirpiklerinin ucundan yol bulacak tek bir müşfik bakış, yüreğinin bütün yangınlarına su olabilirdi. “Benden yüzünü çevirince, yüzünü çevirdiği tarafa geçtim. Yine yüzüme bakmadı, öbür tarafa çevirdi yüzünü. Utandım. Yakın uzak her şey beni sıkmaya başladı. Ne yapacağımı bilmiyordum. Ona çok sıkıntı vermiş, çok kırmıştım. O benden yüz çevirince, dostları da yüz çevirdi.” Gülücüklerimizin hepsini borçlu olduğumuz o yüz, o sabah, Ebu Süfyan bin Hâris'e dönmedi. O gül yüzlünün yüzünden dostluk görmeyi en çok istediği, en çok hak ettiği kişiydi. Amca oğluydu. Süt kardeşiydi. Çocukluk arkadaşıydı. Ne yazık ki O'nun müjdeli çağrısını ilk reddedenler arasında oldu. Bu çağrıyı O'nu dostlarını aç ve susuz bırakarak susturmak isteyen zorbaların yanında yer aldı amcasının oğlu. Daha da ileri gidip O'nu aşağılayan şiirler yazdı. O gül yüzlünün yüzünden kovulduğu andan sonra, hiç kimse ona bakmadı, hiç kimse onunla konuşmadı. Mekke'ye doğru yürüyen koca ordunun içinde, Ebu Süfyan ve oğlu yapayalnızdı. Ebubekir'e [ra] koştu önce.. Sonra Ömer'e [ra]... Cevapları aynı oldu: “Allah'ın elçisinin yüz çevirdiği kişiye ben dost olamam...” Olmadı.

Amcası Abbas'a [ra] yalvardı. “Sana yakınlık gösterirsem, onu üzmekten ve kırmaktan korkarım...” cevabı umutlarının kanatlarını kırdı. Ali'ye [ra] gitti en sonunda. Sızlandı. Sızlandı. Ali'den [ra] de çare yoktu. Utancı kaldı sadece yanında. Neden sonra, Ali [ra] yaklaştı. Çareyi fısıldadı. Çöllerin hepsini kurutan, dağları yerinden oynatan bir umuttu dudağından dökülen: “O'na arkasından yaklaş ve Yusuf'a [as] kendisini kuyuya atan kardeşlerinin en sonunda pişmanlıkla söylediğini söyle....” Geç kalan adam, yüzünden yüzünü sakınan Gül Yüzlü'ye yaklaştı. Fısıldadı. Bir ayetti nefesine sımsıcak dolanan, sesine terü taze umutlar saran: “Vallahi, Allah seni bize üstün kıldı; biz sana yaptıklarımızla hatta ettik, suçluyuz.” [Yusuf, 91] Gül yüzlü ilk defa çevirdi yüzünü süt kardeşine. Geç kalan adam ilk defa sevindi. Ama utancı daha ağırdı. Yüzü yerdeydi. Yûsuf'un [as] kardeşlerine söylediği söz yeniden ete kemiğe büründü Muhammed [asm] diye göründü, utançla kanayan kardeş yüzüne serin bir gül tesellisi olup dokundu: “Bugüne kadar yaptıklarınızdan kınanmayacaksınız. Allah sizi bağışlasın. O merhametlilerin en merhametlisidir.” [Yusuf, 92] Geç kaldığın yerde bin Yûsuf tecellisidir; umutlarını kuyuya attığın demde bin Yûsuf tesellisidir o Gülsîma...
load147488ya8sd4yi6cj0
senai DEMİRCİ
July 19

Elinde bir çare varsa, söyle... Yoksa sus! Bak, Kuran kâinatı okuyor...

Ölümü Öldür de Gel...

97e2bc2d186a6a310c38762ha70502241007431p0023b0di9lw

EVET, ZOR... Kabul ediyorum... Kim dedi ki, kolay diye... Bana “Sözler” kitabındaki bir örnek öyküyü hatırlattın... Sana kısaca anlatmalıyım...

Bir asker hayal et... Savaş meydanında... İki yanında iki derin yara var... Arkasında büyük bir aslan... Pençesini kaldırmış, her an vurabilir... Önünde bir idam sehpası, sevdiklerini asıp öldürüyorlar... Biliyor, sıra kendisine de gelecek... Bir yandan da yolculuk etmek zorunda, uzun bir yola gidiyor ister istemez... O çaresiz adam, korku içinde beklerken bir nurani adam geliyor... Diyor:

“Ümidini kesme... Sana iki tılsım öğreteceğim, güzelce kullanırsan arkandaki aslan senin emrinde bir at olur, biner gidersin... O idam sehpası da hoş bir salıncağa döner... Biner, keyif edersin... Bir de, sana iki ilaç vereceğim... Kullanırsan yaraların güzel kokulu güllere döner... Sana bir de bilet... Onunla, bir yıllık yolu bir günde gidersin, tıpkı uçar gibi... İnanmıyorsan bir dene, anlarsın...” Asker, bir parça denedi... Hak verdi o hayırlı adama...

Sonra sol tarafından başka biri çıkageldi... Şeytan gibi aldatıcı, sinsi, ayyaş bir adam... Yanında içkiler, süslü suretler, çekici görüntüler, ayartıcı fanteziler... Ona dedi:

“Arkadaş! Bizimle gel... Yiyelim, içelim, şu hoş şarkıları dinleyelim, çılgınca dans edelim... Gülelim, eğlenelim, kam alalım dünyadan...”

Baktı, askerin dudakları kıpırdıyor...

“Ne okuyorsun?” dedi.

“Bir tılsım” dedi asker.

“Bırak şu anlaşılmaz işi, keyfimizi bozmayalım...”

“Elindeki ne?”

“Bir ilaç.”

“At gitsin... Neyin var... Eğlenme zamanıdır...”

“Elindeki kâğıt ne?”

“Bir bilet... Yolculuk sırasında yayan ve aç kalmamak için...”

“Yırt gitsin! Şu güzel günde yolculuk nemize gerek!”

Buna benzer aldatıcı sözlerle onu kandırmaya çalıştı... O da ona aldanıp gidecekti ki, sağ tarafından gök gürültüsü gibi bir ses geldi:

“Sakın aldanma! O aldatan sersem herife de ki: Önce arkamdaki aslanı öldür... Önümdeki idam sehpasını kaldır... Bana acı veren yaralarımı tedavi et... Zorunlu yolculuğumu bitir... O zaman de, gel keyif sürelim... Yoksa sus! Ben, o Hızır gibi hayırlı adamı dinlemek istiyorum...”

muptela1ge1wd3rosessunset_8663

Nasıl, güzel mi öykü... Bizim hayatımız aslında... O asker sensin... Yani insan... Aslan ise, eceldir... Her an gelebilir... İdam sehpası ise, ayrılıktır, ölümdür... Geceler gündüzleri izlerken sevdiklerin de gider bir bir... Sıra sana da gelecek... İki yara ise, sendeki acizlik ve fakirlik... Elin ermez, gücün yetmez... Neyin varsa emanet, senin hiçbir şeyin yok... Verilmiş, alınacak... İstersin, ama yaratamazsın... Yolculuk ise, ruhlar âleminde başlar... Dünyadan, çocukluktan, ihtiyarlıktan geçer... Sonra kabir, berzah, haşir, sırat, ahiret... Zamanı durduramazsın... Gitmek zorundasın...

İki tılsım ise, Allah’a iman, ahirete iman... İmanı olana ölüm güzel gelir... İnsanı cennete götüren, sevdiklerine kavuşturan bir binek olur... Ölümün hakikatini bilenler ölümü sevmişler, daha ölüm gelmeden ölmek istemişler... Zamanın geçmesi olgun mümini korkutmaz... Yalnız ayrılık görmez o... Sinema makinesi gibi dönen dünya yeni manzaralar gösterir ona... Güzellikler tazelenir... Keyif veren sahneler birbirini izler... Gidenler yok olmadılar, bilir... Yerine gelen var... Çünkü yapan, yaratan bakidir, kalımlıdır, yine yaratır...

Öbür ilaç ise... Biri, sabır ile Allaha tevekkül etmek... Elinden geleni yaptıktan sonra sonsuz merhamet sahibine güvenmek, dayanmak... Tıpkı annesine koşan bir bebek gibi, Allahın rahmet kucağına sığınmak... İkinci ilaç, verilen nimetlere şükürdür... Çalışmasının sonucuna kanaat ederek Allahtan istemek... Yalnız ona minnet duymak... Allaha karşı kendini sonsuz fakir hissetmek...

Kaldı bilet... O bilet ise, başta namazdır... Sonra öbür buyruklar... Bir de, büyük günahlardan uzak durmak... Kuran’ın dediklerini yapmak ebediyete giden yolda bize lazım... Işıktır, azıktır, binektir onlar...

Şimdi düşün! Beş vakit namazı kılmak pek kolay... Yedi günahı terk etmek gayet hafif... Ya sonuçları... Neticesi, meyvesi, faydası... Sana sonsuza kadar lazım...

Birileri seni günaha davet ederse, de onlara: “Benim sonsuza uzanan arzularım var, sen tatmin edebilir misin? Manevi yaralarıma deva bulabilir misin? Ölümü öldürebilir misin? Kabir kapısını kapatabilir misin? Uzun bir yola gitmek zorundayım, durdurabilir misin? Elinde bir çare varsa, söyle... Yoksa sus! Bak, Kuran kâinatı okuyor... Ben, onu dinlemek, o nur ile nurlanmak, bu dünyada huzur bulmak, öbür dünyada kurtuluşa ermek istiyorum...”

Ömer Sevinçgül

39122498nr240

July 17

dost cana aynadır...

GERÇEK DOSTLUK
64kkqb14466102od5arkadas-kart4
İkisi, çok samimi dost ve arkadaşlardı. Fakat, biri çok kurnaz, atılgan ve hareketli, diğeri ise çok saf, dürüst ve sessizdi.
Bir gün kurnaz olanı, yine arkadaşının yanına giderek işlerinin bozulduğunu söyler ve kendisinden para ister. Samimi dostu onu hiç kırmaz ve elindeki bütün parayı arkadaşına verir. Arkadaşı bu parayla işlerini düzeltir.

Bir süre sonra kurnaz olanı, yine arkadaşının yanına gider ve arkadaşının evlenmek üzere olduğu nişanlısını çok beğendiğini ve mutlaka onunla evlenmek istediğini, bu iyiliği kendisine yapmasını ister. Arkadaşı çok şaşırır, ne diyeceğini bilemez. Fakat aralarında o kadar kuvvetli sevgi ve dostluk vardır ki, arkadaşının mutluluğu için bu teklifi de kabul eder ve arkadaşı için nişanlısından vazgeçer.

Zaman içinde saf olanın işleri bozulur ve birden arkadaşı aklına gelir “Ben ona sıkıştığında iyilik yapmıştım” diyerek, arkadaşının iş yerine gider ve kendisine çalışması için iş vermesini ister. Arkadaşı ona iş vermez. Bizimki pişmanlık ve üzüntü içinde geri döner, ama yine de “bir bildiği vardır” diyerek arkadaşına kızamaz.

Saf ve temiz olanı bir gün sokakta dolaşırken, yanına hasta ve yaşlı bir adam yaklaşır. Fakir olduğu için ilaç alamadığını söyler. Bizimki yaşlı adamcağıza acır, istediği ilaçları alır ve adamcağıza verir. Kısa bir süre sonra yaşlı adamın öldüğünü duyar. Yaşlı adam çok zengindir ve bütün mirasını kendisine bırakmıştır. Saf adam artık yaptığı iyiliğin karşılığı olarak zengin biri olmuştur. Biraz da sevdiği dostuna olan kırgınlığıyla dostunun iş yerinin karşısında bir ev alır ve oraya yerleşir.

Bir gün evin kapısını bir dilenci kadın çalar. Yaşlı kadın “çok aç olduğunu” söyler ve “kendisine yemek vermesini” ister. Bizim saf, hiç düşünmeden kadını içeri alır, karnını doyurur, kimsesinin olmadığını öğrendiği kadına, kendisinin de yalnız olduğunu söyler ve “Bu evde birlikte yaşayalım, sen evin işlerini ve yemeklerini yaparsın” der. Yaşlı kadın hiç düşünmeden kabul eder.

Bir süre sonra yaşlı kadın, bizimkine, “Kendine uygun bir kız bulup evlenmesini” söyler. Bizimki böyle bir kızı nasıl bulacağını, kendisinin tanıdığı olmadığını söyler. Yaşlı kadın ona uygun bir kız tanıdığını ve kendisiye görüşebileceğini söyler. Görüşmeler sonucunda evlenmeye karar verilir ve düğün davetiyeleri basılır. Bizimkisi kırgın olduğu halde, çok samimi dostunu unutamamıştır. Biraz da geldiği konumu görmesi açısından, samimi arkadaşına da davetiye gönderir.
65cutk25586102hh6fun-77qub1mx39980402yw9
Düğün günü gelir çatar. Saf adam, düğün salonunda bazı şeyler söylemek isteğiyle mikrofonu alır ve başlar yaşadıklarını anlatmaya; “Eskiden çok sevdiğim bir dostum vardı. Bir gün işleri bozulunca benden borç para istedi elimdeki bütün parayı verdim. Evlenmek üzere olduğum nişanlımı çok beğendiğini söyleyerek benden istedi. Çok üzülerek onu da kendisine verdim. Çünkü biz gerçek dosttuk, onun üzülmesini istemedim. İşlerim bozulduğunda onun fabrikasına gittim ve çalışmak için kendisinden iş istedim. Bana iş vermedi, çok üzüldüm, ama yine de arkadaşıma kızmıyorum. Çünkü biz gerçek dosttuk!..”
Bu konuşma üzerine kurnaz arkadaşı daha fazla dayanamaz, mikrofonu eline alır ve başlar konuşmaya; “Benim de bir zamanlar çok sevdiğim bir dostum vardı. İşlerim bozulduğunda kendisinden para istedim. Bütün parasını bana verdi. Sonra ondan nişanlısını istedim. Üzülerek onu da bana verdi... Nişanlısını istememin nedeni, o kadının arkadaşıma layık bir kadın olmamasıydı. Kendisi çok saf ve temiz olduğundan, arkadaşımı o kadından bu şekilde kurtardım. İşleri bozulduğunda gelip benden iş istedi. Arkadaşımı kendi emrimde çalıştıramazdım. O yüzden kendisine iş vermedim. Günün birinde karşılaştığı adam benim babamdı. Babam ölmek üzereydi, onu arkadaşımın yanına ben gönderdim ve mirasını ona ben bıraktırdım. Evine gelen dilenci kadın benim annemdi. Ona bakıp iyi yaşamasını sağlamak için ben gönderdim. Şu anda evlenmek üzere olduğu bayan da benim kız kardeşim. Onu arkadaşımla evlenmesine ben ikna ettim. Değerli misafirler, işte biz öyle gerçek dostuz...
gorsel_234421_image015kqwxol94904402al6rcaac780978402yr4
aciz ahmed'in notu; o kadar geçici dünyanın süsüne aldanmışızki kimsenin karşılıksız bir şey yapabileceğine inanmıyoruz,herşeyimiz ben eksenli,hep menfaat üzerine düşünüyoruz Allah için sizlerden hiç bir şey beklemeden sırf onun rızasına ermek için gayret eden nice gönül insanı olduğunu unutmayalım.ben yerine biz maddi menfaat yerine manevi dostluk ortamının yeniden tesisi için çaba sarfedelim.ve eğer dost isek Allah için dost olalım ve birbirimize inanalım yüz tane iyi hasleti olan bir insanı bize uymayan bir hasleti için hemen kestirip atmayalım unutmayalım ahde vefa da imanın gereğidir...vesselam

July 14

Umutla gidilen diyarların sahibi olan RAHMAN ve RAHİM olan Allah’adır bu yolculuk..

YOLCULUK NEREYE?
 
Rahman ve rahim olan Allahın adıyla
11GetAttachment
Yolculuk fecir zamanına
Tan ağarışıyla yaradılış tülünün aralanışına
Sema ve arzın var oluşunun vuku bulduğu, altı günlük seyir turuna
Ruhun verdiği sözün suretinde, bedene misafir oluşuna
İlkbahar mevsiminin ilk goncası olmanın verdiği huzura
Yeni bir doğuşun hafifliğiyle, gözlerin açıldığı şefkatli ana kucağına
Kâinatın hizmet için uyandırıldığı sabahın ufkuna
Tablo misali müthiş bir ahenkle nakşedilmiş hayatın penceresi aralanırken
Emeklemenin ardı sıra, ilk adımlarla birlikte düşüp kalktığın çağa

Yolculuk zuhr zamanına
Gençliğin neşesinin yüzünde oluşturduğu
Mutluluğun en belirgin simgesi tebessümün doruğuna
Olgunluğunla demir aldığın rıhtımdan
Bolluğun ve bereketin sonsuz olduğu ummana
Grilerin tozpembelere dönüştüğü yıllara
Sevgilinin gözbebeklerinde yansıdığın
Gözyaşlarının beklide en hoyratça savrulduğu
Sevda ikliminin en nadide güllerinin yeşerdiği bağa
Bir yaz güneşinin kumsaldaki dalgaları ısıttığı sabaha
kopru045630317-mdwww_resimmax_com_3D_resimler__boyutlu_resimler_11
Yolculuk asr zamanına
Güzün en hüzünlü demlerinin gözyaşıyla karşılandığı
İhtiyarlılık emarelerinin bedeninde ev sahibi olmaya başladığı anlara
Akşam seherinde ötelerin hayaliyle hem hal olurken
Yanı başındaki yalnızlıkla hasbihalin koyulaştığı zamana
Dostların bir bir habersiz vedalarının duyulduğu
Beklenenlerin uzun zamandır gelmediğinden dolayı
Her haylazca çıkan sese beklenen geldi diye kapılara koştuğun
Hasretin suya karışıp vuslata aktığı vakitleredir bu yolculuk

Yolculuk mağrip zamanına
Hüzün mevsimi hazanın son perdesi de kapanmaktayken
Semadaki güneşin parlaklığı çoktan kendini salmış kızıllığın koynuna
Göz kapakları istem dışı ayrılıyor ufukta kanat çırpan ömür kelebeğinin
ardından
Ayrılmak zamanı çoktan gelmiş ölüm sandalı yanaşmış ya limana
Gitmek ardındakilerin gözyaşlarına dokunamadan
Son bir kez bile dönüp el sallayamadan
Uykuların hakiki uyanışlara dönüştüğü diyarlara gitmek tek kişilik bir
vasıtayla

Yolculuk işa zamanına
Karanlığın kollarıyla seni sarmak için eşikte beklediği
Gün ışığının pencerenden ayrılıp, son kapıların üzerine kapatıldığı
Kışın bembeyaz örtüsüyle gelin suretine bürüdüğü doğaya nispeten
Dünyadan ayrılırken giymek için biçtirdiğin kefen kostümünün rüzgârda
savrulduğu ana
Geride bıraktıklarının seni unuttuğu koridorlarda yol alırken geriye dönüp
bakamadığın
Yaşamının gölgesinde izlenecek son filmin gişesinden bir bilet aldığın
Sahnenin önüne doğru yürürken başrol olmanın verdiği tedirginliği
zerrelerinde yaşadığın
Her karesinin saniye saniye gözler önüne serildiği ve dublörlerin yok olduğu
bir mekana yolculuk

20ra639122498nr211mf8
Yolculuk gece vaktine
Kışın en amansız fırtınalarıyla tabiatı yorgun düşürdüğü saatlere
Kabrin konuksever bir hancı suretinde iki alem arasında seni ağırladığı
vakitlere
Rahmana ihtiyacın en koyu yaşandığı ve dünyalıkların unutulduğu bir iklime
Sorgunun çetin yağmurlarında ıslandığın hiçbir takatin kalmadığından
sırılsıklam olduğun
Gelen soruları bildiğin halde tereddütle yanıtları unuttuğun ya da dillerin
lal olduğu geceye
Karanlığın üstümüzü örttüğü bir gecede ki, Teheccüdün nurunu gözlerin
hasretle arar olduğu
Bekleyenlerin berzah kapısının aralanmasıyla birlikte
Bitkin talebeler gibi sınavdan sonra mülakata doğru hızlıca koşulduğu
zamanadır yolculuk

Yolculuk ikinci günün tan ağırışına
Yeniden doğuşun vuku bulduğu haşir sabahına
Karanlıklara bürünmüş gecelerin güne kavuştuğu seherlere
Nev baharın müjdecisi cemrelerin karakışları uğurladığı vakitlere
Bir sözüne müptela olduğumuz asırlardır hasretle yürüdüğümüz Sevgilinin
iklimine
Nuru Dilara’nın sancağında gölgelenmeye, abı hayat kevseri cananın
ellerinden içmeye
Yaradan’ın cemaline sevdalı yürekle, bir o kadarda mahcubiyetin boyun
büküklüğüyle
Garip bir dilencinin hali suretiyle yoksulluğun gölgesinde diz çökülen
varlık kapısına
Umutla gidilen diyarların sahibi olan RAHMAN ve RAHİM olan Allah’adır bu
yolculuk

İLKNUR DOĞANAY
ruk-3alatagunes1200g__n_do__umu
July 11

Ağlayın, su yükselsin belki kurtulur gemi....‏



Ağlayın, su yükselsin belki kurtulur gemi....‏

Hiç sadece kendinize ait bir seccadeniz oldu mu? Çok bunaldığınız bir günün gecesinde, abdestinizi alıp alnınızı seccadenizin yumuşaklığına bırakıp huzur duygusunu yaşadınız mı hiç? Teslimiyet duygusunu tattınız mı gerçekten, o en özel anda; secde ederken..

Ayakuçlarınız, dizleriniz, avuç içleriniz ve alnınız yere değerken Ona en yakın oluş anını anlamaya, hissetmeye çalıştınız mı? Bunu ısrarla defalarca denediniz mi?


Sabah namazını camide kıldınız mı yakınlarda? Sabah namazı cemaatinin yüzlerine bir bakın, onların hallerini anlamaya çalışın. Bizim güzel dinimiz Allah a şükür- bizlere sadece ahiret saadeti değil dünya saadetini de vaat ediyor.


Sabah namazı, günün en özel anı.. O saatte uyanıp pencerenizi bir açın ve kuşları dinleyin. Düşünün, anlamaya çalışın kuşların çırpınırcasına bize neyi anlatmaya çalıştıklarını.Abdest aldıktan sonra, sabah namazını kılıp ilgili şeytanlar bizden uzaklaştıktan sonra birden kendimizi nasıl da dinç, zıpkın gibi hissetmemiz ilginç değil mi?
27kopru32lenvolbythomasxarcaneiisk7

Öğle namazı& Günün tam ortası, sabahın yoğun koşuşturmasının ardından bir durup dinlenme, zihnini boşaltma ve tefekkür molası. Veyahut yeniden şarj olma. Günün tam ortasında olduğumuzu hatırlama. Bir nevi bir anı yakalama şansı. İman etmemiş kimsenin anı yaşayabileceğine inanmıyorum şahsen. Çünkü gerçek huzuru yakalamak ancak gerçek imanla mümkün. İmani anlamda zafiyet gösterdiğimiz, dünyaya daldığımız zamanları düşünün. Böyle zamanlarda yaptığımız, acı ve haz arasında gidip gelmekten başka bir şey değil. Haz anlarında yakaladığımızı sandığımız huzur duygusu ise gerçek değil, geçici.


Ve ikindi. İkindi vakti günün ayrı bir huzur anı. Fırsat bulabilirseniz büyük bir camiye ezandan on dakika önce gidip avluda oturmanızı öneriyorum. Mevsim de uygunsa bu on dakikalık zamanı açık havada tefekkür ederek geçirmek nefis oluyor. Gerçek manada bir tefekkür seansı için Esma-ül Hüsna dan bir isim seçmek, bu ismi zikrederek derin düşüncelere dalmak özellikle harika. Bunun üstüne 4+4 lük bir ikindi namazı, Rahman ın rahmetine mazhar olmak duasıyla.


Akşam namazı, akşama selam verme anında, günün bir diğer özel zamanında yeniden O nun (c.c) huzuruna çıkış. Yeniden dünyaya, dünya işine bir mola vermek. Ya da daha doğrusu asla rücû!.


Uyumadan önce, g