ahmed's profileahmeds...Güzellikler Rab...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
November 13 Mevsim sonbahar; şimdi terhis zamanı.. Hangi daldaki hangi yaprak daha önce düşecek toprağın kucağına kimse bilemez.Bir gün bizler de gideceğiz sonsuz vuslat için son(bir) baharda. Gecelerin ardından Gecelerin ardından gündüzlerin gelmesi gibi...Sonbahar ya da Son(bir) Bahar
![]() Daha yeni alışmaya başlamıştık. Derken yaz günleri de alıp başını gitti, başka diyarlara… Hiç beklemediğimiz bir anda geliverdi sonbahar. Hazırlıksız yakaladı bizi.
Şimdilerde tatlı bir telaş var tabiatta. Ufka doğru uzanan dağların beti benzi solmakta. Rüzgârlar keskin ve sert. Deniz kokuları getirmekte boğazdan. Gözlerimiz o rengârenk çiçekleri aramaya başladı bile. Her gün eskittiğimiz sokaklarda erguvanlara hasretimiz arttı. O ruhumuzu okşayan, bize hüznü fısıldayan erguvanlara… Bir ömrün baharında işte sonbahar. Gördüğümüz her şey kızıl renklere bürünmüş bir tabloyu andırıyor. Yahya Kemal’in dediği gibi ‘Mevsim boyunca kendini hissettirir vedâ’. Yurdundan yuvasından ayrılmış gibi ana kucağı dallardan düşen yapraklar. Biraz dikkat kesilsek sessiz çığlıklarını duyar gibi oluruz yaprakların. Kimsesiz çocuklar gibi kalakalmışlardır sokak ortasında… Ateş düşmüş gibidir titreyen yüreğimize. Her bir yaprak ilk ve son defa sonbaharını yaşıyor. Bir bozkır yalnızlığı vardır bu demde. Hüzünlüdür sonbahar… Dışarıda sonbahar ve içimizde son (bir)baharı düşleyen yüreğimiz. Bu hazan şöleninde ruhumuz sükûtu örerken şöyle denize nazır bir yerden tefekküre dalmak isteriz. Bir eylül seherinde ya da akşamın alacakaranlığında gözlerimize takılan ne varsa alır götürür bizi uzaklara… Ömür sonsuza akıp duran bir nehir.. Çoğu kez hicran çoğu kez hasrettir hazana teslim günler. Yüreğimizi sarsar ansızın gelen yalnızlıklar. Avare düşlerimiz ışığını arar. Biraz da ihtiyarlığı hatırlatır bizlere sonbahar. Bazen hafif hafif çiseleyen yağmurlara eşlik eder gözlerimiz. İnkisara uğrayan hayallerimizi düşünürüz. Düşünür de visal iklimine yol almaya çalışırız. Bugünler de geçecek. Bunca hazırlık son (bir) baharda açacak çiçeklerin resmigeçidi için. Der demez ücretini peşin almışçasına kalbimizde üns esintileri esmeye başlar. Sükûn ah evet sükûn… Serviliklerde, yolda, evde, sükûn her yerde. Tıpkı mevsimler gibi bir gün ömrün de sonbaharı geliverir. İnsan kuruyan ağaçları gördükçe bir bir hatırlar geçmiş zamanlardaki sonbaharlarını. Bir defne dalı olur yeşil renkli ve canlı kalmak ister ruhumuz. Gençlik yıllarında esen meltemler yerini çoktan poyrazlara bırakmıştır. Hazanla düşen yapraklara daha yakın hissederiz kendimizi. Tıpkı ağaçlar gibi yalnızlığı yaşarız en derin biçimde. Işık huzmeleri ruhumuza hiç uğramamışsa ecel terleri döktürür bizlere Nedense gönül hep son(bir) baharı yaşamak ister. Huzurlu bir hayat, rengarenk güzellikler, kuş cıvıltıları, ırmak çağıltıları.. Fakat yoktur artık taze bir bahardaki koyun-kuzu meleyişleri, o temaşasına doyulmayan manzaralar.. Artık her ses inleyen bir nağme. Her manzara bir hüzün bestesi.. Bir an için şair gibi ‘Artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz / Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç’ akıldan geçse de yüreği şahlananlar sonbahar mı dinler? Hem bize de ne oluyor ki sonbahardan şikayet edelim?... Kışta gelip zemini hazır edenlerin ahdine vefasızlık olmaz mı? Öyle diyordu “asrın beyin yapıcısı” soylu bir katran ağacının üzerinden Cennet-asa bir baharı müjdelerken. Mevsim sonbahar; şimdi terhis zamanı.. Hangi daldaki hangi yaprak daha önce düşecek toprağın kucağına kimse bilemez. Belki de hep beklemekteler toprağa vuslat anını. Bir gün bizler de gideceğiz sonsuz vuslat için son(bir) baharda. Gecelerin ardından gündüzlerin gelmesi gibi.. Hafif bir rüzgar bizi de ayıracak bedenimizden. Umurunda mı olacak sanki dünyanın. Olsun varsın. Ümit yıldızları sönmedikçe kurur mu yapraklarımız. Çekilir yol verirler son(bir) bahara.. Şimdilerde her sonbaharda yepyeni ve ter ü taze son( bir) bahara ne çok ihtiyacımız olduğunu bir kez daha hatırlarız. Ne çok muhtacız ömrün son demlerinde zülüflerini taradığımız gecelere.. ümitle tüllenen ufuklara.. ve yepyeni son(bir) bahara.. November 04 ...Kafa tuttum, ayak diredim, pazarlık ettim; ama Sen utandırmadın, yine yine yine huzuruna aldın beni. Her secdede rahmetinle okşadın alnımı. Her rükûda “aferinler” fısıldadın gönlüme.Her vakitte yeni bir sayfanın aklığına çağırdın ruhumu...Kimselere Diyemedim...Öyle çok pazarlık ettim ki Seninle ey Rabb’im. Sen çağırınca, kendime ayırdığım vakitlerden çalındığını düşündüm. Ezan okununca, sevdiklerimle geçirdiğim zamanların azalmasından korktum. Vakit girince, içim “cız” etti hep. Odamdan uzaklaştım, bıraktım işimi, bozdum keyfimi; öylece namaza durdum. Ayak diredim, “az sonra kılsam da olur!” dedim. “Az sonra”larım “çok sonralar”a döndü, geç kaldım, geç kalmaktan utanmadım. Sonunda ayaklarımı sürüye sürüye vardım huzuruna. Pazarlığımı vaktin daralmışlığını bahane ederek yeniden ileri sürdüm. Kaçıyordu namaz ya; o yüzden çabucak kıldım, selam verdim, hemen kalktım, rahatladım. Oysa rahatlığı Sana borçluyum. Ağrımayan her bir dişim kadar huzur borçluyum Sana. Damarlarımın her bir noktasında pıhtılaşmayan kanım kadar sükûnet borçluyum Sana. Tenimin kaşınmayan her bir noktası kadar rahatlık borçluyum Sana. Dişlerim ağrıyacak olsa her biri için harcayacağım zaman Senin. Kanım pıhtılaşıp damarlarım tıkanacak olsa, her defasında ızdırap ve korkuyla geçireceğim saatlerin hepsi Senin. Tenim her noktasında yırtılacakmış gibi acıyacak olsa, kendi kendime dar geleceğim huzursuz günler Senin. Senai Demirci October 28 Lâl edilmiş çığlıklarımızın arifesinde haykırmalardayım.Şükür ki kapsama alanını aşacak yankılarım.Hadi kesin sesimi!Susturun içimdeki susmayan beni...
haykırıyorum: o halde susturun (!) Asra yemin olsun ki,
en çok kendime zulmettim!
Asra yemin olsun ki,
kinim en çok kendime!..
Asra kasem olsun ki,
İsyanım kendimedir!
Asra yemin olsun ki,
Aldanış üstüne aldanışlardayım!
Asra yemin olsun ki,
Haddi aşan hatalardayım.
Asra yemin olsun ki,
İnsanlık ziyanda. . .
October 23 ...Anne sevgisi, Eş sevgisi, Kardeş sevgisi, Evlat sevgisi, Sevgili sevgisi, Allah dostlarına duyulan sevgi, hepsi birdir.. Hepsi tek pınardan beslenir...Çünkü SEVGİ tektir...AŞK TEKTİR...!!!
![]() ![]() Yaratıcının en mükemmel tasarımıyım ben. İnsanım ! Ve en mükemmel şekilde tasarlandım. "Ben gizli bir hazineydim, istedim ki bilineyim" diyerek yarattığı âlemlerin en sevgilisi Muhammed'in nuru aşk-ı ile yaratılan kâinatın malıyım. Yani büyük bir aşkın ürünüyüm. Aşk çocuğuyum ben.. Âşık olmak ve kâinata sevgimi sunmak üzere programlandım Yaratıcım tarafından. Aşk ne zaman, ne de mekân arar. İlle de mekân derseniz kalbim derim. Zaman ise; geldiği andır... O gelmeden hissettirir kendini, olaylarla belli eder geleceğini. Sanki geleceğini bilir gibi beklerim onu. Bir hassasiyet bir durgunluk başlar yüreğimde, Fırtına öncesindeki sessizlik gibi bir sükût kaplar etrafımı. Sanki bir şeyleri hisseder ama ne olduğunu kestiremem bir türlü. İşte o an aşk kapımdadır, içeri girmek için davet bekler benden. Ben aşkı bilsem de O'nun kadar aşkı hiç kimse bilemez. O sevenlerin en sevenidir, çünkü aşkı yaratan O dur. O aşkın ta kendisidir. Sevmeseydi zaten yaratmazdı beni. O, istenmeyi istemeseydi, istemeyi içime vermezdi. O sevilmeyi ister, O istenmeyi bekler. Ve yine insanla ayna tutar insana.. Aslında aynada O'dur, Sevgide O'dur, Aşk da O'dur. O benim kapıma gelen deli sevdamdır.. "İnsan benim sırrımdır. Ben insanın sırrıyım " der. Sır nedir?... Aslında kâinattaki en büyük sır "AŞK" tır. Sev der, çok sev ama en çok beni sev.. Sevdirir birleştirmez, Gösterir yaklaştırmaz, Özletir hasret bırakır, Âşık eder kavuşturmaz. Zaten kavuşsa adı ÂŞK olmaz. Yan der, çıra gibi yan ama tutuşma der. Tutuşacaksan sadece benim için tutuş. Bir baş eğmezliktir insanın hayata karşı hırçınlığı. Ve kendini bildiği andan itibaren aşkı arar. Kâinattaki her şey O'nu arayıştır aslında.. O'nu keşfetmek üzere programlanmıştır hayat. ![]() ![]() Her şeye rağmen AŞK tektir. Gecelerce yıldızların parıltısını seyredersiniz, Ne güzel, Ne ulaşılmazdır onların ışığı. Ama onlarda güneşten alırlar parlaklıklarını. Güneşi seyredemezsiniz gözleriniz kamaşır. Gaye-i ışıktır güneş, Vesile-i ışıktır yıldızlar, güneşi yansıtırlar. Vesile-i AŞK tır insan, Gaye-i AŞK tır Allah Ve perde-i AŞK tır insanı sevmek. İnsanla perdeler kendini hasret bırakır özletir göstermez. AŞK-ı dünyevidir insan ve AŞK-ı uhrevidir Allah. O kulunun kalbine nazar etmeye görsün, Kıvılcımı yaktı mı artık hiç kurtuluşunuz yoktur. O yarattığı kulunu sevdirerek yaklaştırır kendine. Sevgilinin zatında aslında kendi nurudur görünen. Seven O'nu sever, Arayan O'nu arar, İsteyen O'nu ister, Özleyen O'nu özler. Peşinden koştuğumuz da O, Kavuşmak istediğimizde O, Sarılmak istediğimizde O dur.. AŞK; tekdir.. Aslında en büyük lütûftur bu, Kulunun kalbine koyduğu kor ateş. "Her göz etmez fark, İşitmez her kulak, Saklı olmaz birbirinden CAN ve TEN Canı görmek için izin yok ki bil ki sen Bir ateştir, yel değildir ney sesi; Kim ki ateşsizdir; Yok olsun böylesi " der Mevlana.. İşte yana yana gelir kul ona. Mucibince amel ederse dünyevi aşktan uhrevi aşka geçiverir. Aslında Mecnun'a Leyla'dan tecelli eden de onun aşkının nurudur. Ama o kalbe kendi sevgisinden daha şiddetli bir sevginin girmesine müsaade eder mi hiç? Kulunu kullanır, önce kulunda hissettirir zatını, Gönlüne lezzet tat verir. Güllerin kokusunu gül kokusuyla duyurur, Bülbüllerin sesini dinletir, Şakayıkların renklerini gösterir, Fark ettirir hayatı, Aldığı soluğu hissettirir. Sonsuz sevgi pınarından su içirir. Sevmeyi böyle öğretir kuluna. Sevince, İlkbahar olur Sonbaharlar âşıklara. Ve aşkı insana insanla efsane eder ve aşığı aşka müptela eder. Aşık artık maşuğunun peşinden koşar, her yerde onu arar. Leylalar Mecnunlar, Yusuflar Züleyha'lar, Ferhatlar Şirirnler ve daha nice efsaneler bu aşkla ona erdiler. Anne sevgisi, Eş sevgisi, Kardeş sevgisi, Evlat sevgisi, Sevgili sevgisi, Allah dostlarına duyulan sevgi, hepsi birdir.. Hepsi tek pınardan beslenir. Çünkü SEVGİ tektir.. Bilmeden Allah'ı sevmektir ÂŞIK olmak, işte budur aşka mecaz katmak. O zatını, Kulunun suretinde gizler görünmez, ama O kulunu görür.. O bilir, O çok sevdiği kulunun kendisini aradığını, Bir gün mutlaka kendine âşık olacağını da bilir. Bu aşkla Mahmut Hüdai-ye kadılığı bıraktırır. İbrahim Ethem'i atlas yorganından çıkartır. Bişr-i Hafî'ye bütün varlığını tükettirir. Niyazi-i Mısri'ye mum yaptırıp sattırır. Ferhat'a dağları deldirir, aşığa acı çektirir. ÂŞIK sadece sever, O sevdiği ile birlikte olmayı sever, o sevmeyi sever ve "Seni seviyorum" demeyi sever. Âşık, ÂŞKA âşıktır, ÂŞIK aslında SANA ÂŞIKtır... Tek "Seni seviyorum" "Seni seviyorum" demeyi seviyorum.. Güzin Osmancık October 17 Aziz dost !..Zorluklar karşısında ümitsizliğe kapılma.Sıkıntıların arasında,Karanlıkların içinde,Kendi kendini hapsetme !..Geceler hep gündüzlere gebedir.AZİZ DOST
![]() ![]() Her Yokuşun Bir İnişi Var Aziz dost !.. Zorluklar karşısında ümitsizliğe kapılma. Çünkü her şeyin bir sırası vardır. Açlıktan sonra tokluk, Uykusuzluktan sonra uyku, Hastalıktan sonra sağlık vardır!.. Elbette ki; Sefere çıkan, bir gün dönecek, Uzakta olan gelecek, Kaybolan bulunacak, Ve karanlık, Bir gün aydınlıkla son bulacaktır. Çünkü; Her yokuşun bir inişi, Her zorluğun bir çözümü vardır!.. * * * Aziz dost !.. Müjdeler olsun; Geceyi kovalayan bir gündüz var. Karanlığı kovalayan.. Dağların, tepelerin üzerinde.. Derelerin, vadilerin arasında.. Beliren bir ışık var !.. Müjdeler olsun; Sıkıntıdan sonra gelen, Onu unutturan, Belki yarından daha yakın olan, Bir ferahlık var !.. Çünkü ; Her yokuşun bin inişi Her zorluğun bir çözümü vardır !.. * * * Uçsuz bucaksız çölü, Ve engin denizleri görürsen, Bil ki; Onun ötesinde, Kıyısında, Yeşil vâhalar.. Şırıl şırıl akan sular vardır!.. Sürekli çekilen bir ipi görürsen, Bil ki; Bir gün gelecek O ip kopacaktır !.. Çünkü; Her göz yaşından sonra bir gülümseme, Her korkudan sonra bir güven, Ve her ürkeklikten sonra bir durulma vardır !.. ![]() Aziz dost !.. Tarihin derinliklerine dön ve unutma; Ateş bile, Hz. İbrahim’i yakmamış… Çünkü ilâhî kudret, Ona bir serinleme penceresi açmıştı!.. Ateş onu yakacağı yerde, Onu serinletmişti!.. Deniz bile, Hz. Mûsâ’yı ve beraberindekileri boğmamış… Çünkü ilâhî güç, Onları yalnız bırakmamıştı !.. Yılan bile, Azılı düşmanlar bile, Son peygamber’e ve mağara arkadaşına Zarar vermemiş… Çünkü; “korkma Allah bizimle beraberdir” inancı, Onların tek güvencesi olmuştu !.. * * * İnsan vardır; Zamanın kölesi olmuş.. Sıkıntıdan, Uğursuzluktan, Başka bir şey göremez olmuş… Çünkü o, Yalnız odanın duvarlarına, Ya da evin kapısına bakmıştır… Oysa; Duvarların ötesine bakıverse.. Surların dışını düşünebilse..Görebilse.. “Gün doğmadan neler doğar” ı kavrayabilse; Zindan bile onun için bahar olur. Çünkü o zaman bilir ki; Her yokuşun bir inişi, Her güçlüğün bir çözümü vardır !.. * * * Şu halde aziz dost !.. Sıkıntıların arasında, Karanlıkların içinde, Kendi kendini hapsetme !.. İçinde bulunduğun zor ortama, Kendi kendini mahkum etme !.. Günler geçicidir. Zaman değişkendir. Geceler hep gündüzlere gebedir. Gelecek ise gizlidir. Onu bilen ve yöneten Yalnız bir yüce varlık vardır!.. Ola ki yakında O, Mutlu bir ortam yaratacaktır. Çünkü inanmalısın ki; Her yokuşun bir inişi, Ve her zorluğun bir çözümü vardır ! Alıntıdır...
October 11 Neydi sahi "aradığımız"...Aradığımız, aslında kaybettiğimiz "şükrümüz"dü...Başka hiçbir şeyle dolmazdı içimizdeki boşluk ve hoşnutsuzluk..Şükür, neredeydi?...![]() Şükür....
Ne zaman kaybettik seni biz?..Ve ne zaman bu kadar sitemkar, bu kadar hoşnutsuz olduk.. Yediğimizin içtiğimizin, gördüğümüzün, gezdiğimizin, işittiğimizin, hissettiğimizin, tattığımızın, tuttuğumuzun, en mühimi, aklımızın ve sağlığımızın, şükrünü ne zaman kaybettik biz?.. Biz şükrü kaybettik, stresle sardık bedenimizi.. Sinir sistemine yüklendik farkında olmadan.. ve ince ince ağlarla tüm vücudu kaplayan sinirler, organları ve hatta zihinleri hasta etti, geri dönüşümsüz hasarlar verdi.. Cilt ile sinir sistemi aynı kökenden yaratılmıştı, ciltten çıktı hastalıkların kimileri.. Evet, sinirdi, stresti, mutsuzluktu, hoşnutsuzluktu, karamsarlıktı, tatminsizlikti ve şükürsüzlüktü hep şikayetlerimiz.. Dilimizden eksik etmediğimiz.. Ne ki, şikayetin ucu nereye gidiyordu, bilmediğimiz.. Şükrü bulsak yeniden, gelir mi mutluluğumuz, huzurumuz, kanaatkarlığımız, ruh ve beden sağlığımız??.. Neydi isteyip de alamadıklarımız?? Daha iyi bir ev mi, araba mı, giysiler mi, yiyecekler mi, turlar geziler mi?.. Başarı mı, övgü mü, itibar mı, kibir mi?.. Uğruna mesailerimizi, emeklerimizi, zihnimizi harcadıklarımız?.. Neydi sahi "aradığımız".. ![]() Aradığımız, aslında kaybettiğimiz "şükrümüz"dü.. Başka hiçbir şeyle dolmazdı içimizdeki boşluk ve hoşnutsuzluk.. Ama şükür yoktu ortalıkta, ve içlerimiz bomboştu.. Hayatlarımız, bir ucundan delinmiş çuvaldaki tanelerin boşalması gibi boşalıyordu..Boş bir çuvala dönüyordu.. Püff dese rüzgar; düşecek, yıkılacak bir çuval.. İman zedeleniyordu, hayat boşa sarf olunuyordu.. Her yerde bir kayıp esintisi, esip duruyordu... Ama yaşlı bir teyze buldu onu.. Ekmek bulamadığı günlerde, onunla doydu.. Ölmekten değil, ölmemekten korktu.. Açlığa ve hastalığa sabretti.. İşte, tüm mesailerini dünyalık emeller, hırs ve ihtiyaçlar için sarf etmemişti, çuvalında bir tanecik buğday yoktu belki.. Ama hepimizden büyük bir serveti vardı.. Şükür.. O şükür dedikçe ışıldadı gözleri... O şükür dedikçe utandım gözlerimden.. Şükür.. dedim.. Neredeydi?.. Rabia Nazik KAYA
October 08 Bize maddi yağmurlar gerek temizlenmek için... Ve manevi yağmurlar, kalbimizin kirlerini silecek...İnsanlar Kirletmese Her Yer Tertemiz!
YAĞMUR yağıyor, önce havayı temizliyor... Havada savrulan tozlar, biriken gazlar yere iniyor... Pırıl pırıl oluyor atmosfer... Sonra yere düşüyor damlalar, bütün kiri söküp çıkartıyor... Ardından akışa geçiyor, küçük derecikler oluşturuyor... Önüne gelen süprüntüleri alıp ırmaklara götürüyor... Irmaklar da denizlere taşıyor yükünü... Bu maddeler denizdeki canlılara rızık oluyor... Yeryüzünde kullanılan suyun temizlenmesi gerek... Nasıl olacak bu iş? Bizi aşar... Bu da gerçekleşiyor... Yeryüzünün buhar kazanları olan denizler, göller, su birikintileri buhar olup göklere çıkıyor... Her gün milyarlarca metre küp su... Bir pompalama işi var yerden göğe... Akıllara hayret veren bir biçimde çalışıyor bu pompalar... Göğe yükselen buhar, bulut oluyor... Sonra yağmur olup suluyor yerin yüzünü... Üstelik karalara geliyor bu bulutlar... Rüzgâr adlı başka bir görevli işini o kadar güzel yapıyor ki... Koyunlarını güden bir çoban gibi güdüyor bulutları, taşıyor karaların üstüne... Sonra damlalara dönüşüyor buhar kümeleri... Temiz, damıtılmış bir su iniyor yerin yüzüne... Her adımında mucizeler gerçekleşiyor... Bu yağmur dağları yıkıyor, ovaları, tepeleri, vadileri, ağaçları, hayvanları, yerleşim birimlerini temizliyor... Rüzgâr da temizlik görevlisi... O da üfleyerek temizliyor her yerin tozunu... Şehirlerde kullanılıp kirlenen havayı alıp götürüyor, yerine temiz hava getiriyor... İnsanın kirli elleri kirletmemişse her yer tertemiz... Nerde insan varsa orda kir var, pislik var... Yalnız gökte ve yerde mi bu temizlik? Denizlere bak, orada deniz canlılarının cenazelerini temizleyen görevliler var... İçindekileri et yiyici hayvanlar temizliyor, üste çıkanları da martılar ve benzerleri... Ve daha bir sürü temizlik erleri... Deniz de parlıyor insanı âşık edercesine... Karaların kartalları, akbabaları, karıncaları, bakterileri de birer temizlik memuru... Nerde bir hayvan cenazesi olsa gidip yiyor, çevreyi kirletmesine engel oluyorlar... Şimdi uzaya bak... Sürekli yıldızlar ölüyor, dev gibi küreler yıkılıyor... Ama feza da tertemiz... En uzak yıldızları bile teleskoplarla görmek mümkün... Gök cisimleri tesadüflerle hareket etmiyor, hepsi bir düzenin esiri... Aksi halde dünyayı harap edecekti, senin de o güzel başına taşlar inecekti... Temizlik işleri bu kadar mı? Hayır, bitmedi... Çünkü her yeri kaplayan bir iş, bir eylem var... Tüm varlıkları kapsayan bir fiil... Allahın “Kuddus” isminin varlık aynalarında yansımasından söz ediyoruz... Evet, temizlik fiilinin öznesidir, Allah... Bu iş için de nice varlıklar yaratmış... Yerleri, gökleri, denizleri, uzayı temizletir, kendini temizlik diliyle de tanıtır tanımak isteyenlere...
Şimdi sen kendini incele... Göz kapakların nasıl da temizliyor gözlerini... Gözyaşında eritici bir özellik var, gözüne giren tozu yok ediyor... Sen de görebiliyorsun... Her an kanın temizleniyor... Minnacık askerler, alyuvarlar ve akyuvarlar her an hizmette... Havanın zerreleri de boş durmuyor, kanı temizliyor... Hepsi düzenli, uyumlu, hikmetli... Bu işler hiç tesadüf eseri olur mu? Görünmez bir el öyle bir düzen kurmuş, öyle güzel işletiyor ki, her yer temiz oluyor. Elbette temizlik fiili de bir özne ister... Bir küçük ev bir ay temizlenmese içinde durulmaz... Bir fabrika da süprüntüler temizlenmese içinde çalışılmaz... İnsan bir ay kendini temizlemese yüzüne bakılmaz, kokusundan yanına yaklaşılmaz... Peki, bir fabrikaya, bir otele, bir büyük eve benzeyen şu görkemli evreni, şu güzel dünyayı kim temizliyor... Bütün varlıkların içini, dışını... Bir de manevi kirler var... Şüpheler, kuşkular, kuruntular... Ve günahlar... Bunlar da kalbin, ruhun kirleri... İnsanı iç sıkıntısına iten paslar... Bunalıma sürükleyen karanlıklar... Onları temizleyen de, Allah... Yeter ki arınmak istesin insan, pişman olsun, tevbe etsin... Kuddus ismi orada da tecelli ediyor, beliriyor, görünüyor... Bize maddi yağmurlar gerek temizlenmek için... Ve manevi yağmurlar, kalbimizin kirlerini silecek...
October 02 Ve insan unuttu!..İnişler, çıkışlarla dolu hayatında hep zikzaklar çizdi durdu insan. Hazreti Mevlânâ’nın dediği gibi: “Hayvan hayvanlığıyla kurtuldu, melek melekliğiyle. İnsan ikisi arasında yalpalayıp durdu.”...Ve insan unuttu!.. Neyi ve kimi? En başta kendini ve sonra da ölümü. Var mı bilen son gününü, son saniyesini ömrünün, var mı? Sonra kalbini ve Rabbini unuttu insan. Unuttuğumuz o kadar çok şey var ki... Tarlalardaki buğday başaklarının rüzgârın ninnisiyle salındığını da unuttu. Kırlara çıkmayı, çiçeklere bakmayı unuttu. Binler meyve veren ağaçları, kuru odunlardan ibaret olan bu mübarek ağaçların nasıl meyve verdiğini de unuttu. Ağaçların birer postacı olduğunu unuttu. Mektubu açtı okudu ama göndereni unuttu… Üstüne kurşun gibi düşmeyen, tek tek gönderilen yağmur taneciklerini de unuttu. Sonsuz rahmeti unuttu. Üst üste bindirilip de balyalar hâlinde inmeyen kar tanelerini de unuttu. Kimin, hangi ince hikmetle onları bir bir gönderdiğini de unuttu. İnsan bu dünyaya, muhteşem ve muazzam bir dâvâ, bir ideal için gelmişti. Omuzundaki yükü ve sırtındaki küfeyi bırakıp kaçan bir hamal oldu. Hâlbuki hamal, yükün altında güzeldi... Neyi unutmadı ki insan?... Allah’ın kendisine yaptığı bunca iyiliği çok çabuk unuttu. Gökyüzündeki ayı, güneşi, yıldızları, tarlaları unuttu, baharı, çiçekleri unuttu, kırları, kuşları unuttu. Zamanın oralarda ne kadar yavaş geçtiğini de unuttu. Bir filmden küçük bir sahne: Ünlü bir fotoğrafçı, kırlarda hayvanları otlatmakta olan mal sahibine bakıp: “Çoban nerde?” diye sorar. “Ona bazen izin veriyorum” der patron. Fotoğrafçı: “İşleri buradan mı takip ediyorsun?” “Evet, cep telefonu yeterli.” “Burada niçin bulunuyorsun, maksadın ne?” Patron bir göz kırpıp şu cevabı veriyor: “Dostum, kırlarda zaman, yavaş geçiyor, bunu fark ettim. Onun için bazen çobana izin veriyorum, vaktin kıymetini bilmeye çalışıyorum.” *** Vakit bereketini kaybettiyse eğer, anlamsız telâşımızın ve bitmek bilmeyen lüzumsuz bir yığın işlerimizin de suçlusu biziz. Ve en kötüsü insan, ölümü de unuttu. Hem de ne unutmak! Dünyasında böyle bir kaygı bile yok. Geçenlerde arka arkaya gelen ölümler üzerine, tanınmış bir san'atçı televizyon ekranlarından şöyle sesleniyordu: “San'at dünyamızda bir yaprak dökümüdür başladı bu aralar. Ölümler çokça olmaya başladı. Biri bunlara dur demeli.” Ne demek istiyordu bu garip insan? Gayet açık. Ölümü hayattan bu kadar dışlayıp çıkarınca onun Yaratan’ın bir fiili olduğunu düşünmek aklına bile gelmiyor insanın. Ölümü unutmak, ömrü uzatmıyor. Ölümü unutan insanı, ölüm unutmuyor. İnsan sadece unuttuğuyla kalıyor, o kadar. Zannediyor ki, Yaratan istediği zaman değil de, kendi istediği zaman ölecek bu insancık. Ne büyük bir gaf, ne büyük bir gaflet, aman Allah’ım! Gafletin de mertebeleri var… Evet, insan kendi nefsinde ve kendi dünyasında sınırlı kalınca görün işte, neler söylüyor. Oysa kâlp ve ruh gibi daha üstün mertebeleri de vardır insanın. Nefsin kendi başına buyruk olması, tehlikelerin en büyüğü. Sanki donmuş, uyuşmuş bir hayatın üzerine, ruh üfleniyor her sabah ılık ılık. Kim farkında? Ezanlarla başlıyor her sabah uyanış. Bu seslerle doğuyor yeni bir gün. Tevfik Fikret’in dediği gibi: “Bütün tabiat o dem / Kıldı secde-i şükran.” Kâinat ayakta, insan yatakta. Olur mu hiç?! Evet, böyle bakınca ne kadar güzel oluyor yaşamak. İnsana yakışan, verdiği sözü hatırlamak, o söze sâdık kalmak. Ölümü durdurmak, ölümü öldürmek, ölümü kaldırmak mümkün mü? Ne kadar arzu ederdim o insanın hayat hakkında doğru bir söz söylemesini, ne kadar. Kendimi o insana karşı suçlu hissediyorum, vazifemi yapmadığımı düşünüyorum, yapamadığımı düşünüyorum. Evet, Kur’ân-ı Hakîm’in sayfalarını bir açıp baksa ve okusa, bir baksa insan, Rabbinin kendisine neler neler söylediğini duyacak: “And olsun ki, Biz, bu Kur’ân’da insanlar için her çeşit misale yer verdik.” (Rûm Sûresi, 58). “Biz bu misalleri insanlara anlatıyoruz ama onları, bilenlerden başkası düşünüp anlamaz.” (Ankebut Sûresi, 43). Yine Araf Sûresi’nin 176. âyetinde: “Kıssayı anlat, belki düşünür, öğüt alırlar” buyrulur. Evet, öğüt almak, ders almak ve bu dersin etkisiyle uyanmak… Ne güzel söylüyor şair Cahit Irgat: “Bir damla düştü gözlerime / Geçen buluttan / Hatırladım inanmanın ne olduğunu.” “Hatırla ki” diye başlayan bir âyet vardı. Anılması bile hiç söz konusu bile olmayan bir su damlası hâli vardı ki insanın, onu da unuttu. Onu hiç unutmayan Rabbini de unuttu. Allah da ona kendini unutturdu. Şimdi cehennemî bir azabın içinde kıvranıp duruyor insan. Daha cehenneme gitmeden, dünyada tadıyor bu azabı. Şeytanın adımlarını izlememeliydi insan. Şeytan Rabbini unutmuştu, kalbinde mârifete zerre miktar yer kalmamıştı. O zulmânî hâli bize de lâyık görmeye çalışıyor. Şeytan insana önce kendini unutturur, sonra Allah’ı. Bu tuzağa dikkat, 13. Lema’da çaresi var bir bak. Sonra; unutan insan diklendi durdu Rabbine karşı. Ne yüzü ne de hakkı vardı isteyecek. Her şeye rağmen Rabbi, son derece merhamet ve şefkat sahibiydi. Onu her türlü isyana rağmen kulluğuna layık gördü. İnişler, çıkışlarla dolu hayatında hep zikzaklar çizdi durdu insan. Hazreti Mevlânâ’nın dediği gibi: “Hayvan hayvanlığıyla kurtuldu, melek melekliğiyle. İnsan ikisi arasında yalpalayıp durdu.” “Ne olacak hâlimiz?” Bu soruyu günün her saatinde sormalıyız kendimize. Elimizden bir tutanımız yoksa, bizi bizden daha çok bir düşünenimiz yoksa, ne olacak hâlimiz? Evet, her günün sabahında içimizden yankılanan sesler yükselmeli. Vicdanımızı dinlemeliyiz ve onun sesini duyup tövbeye yönelmeliyiz. Uyanışımız bugündür, belki bu sabahtır. Pişmanlık duyulmayan ve tövbe ile uyanılmayan her sabah, hafif bir rüyadan daha ağırına geçmektir. Uyanmak; kafa gözünün açılması değil, kâlp gözünün açılmasıdır. Herkes bir şeylerden sorumlu, insan ise bütün kâinattan. Şükrün bir çeşidi de namaz ile kendisine verilen bütün nimetlerin Rabbine karşı takdimini de içeriyor. İbadeti terk eden, kâinatın ibadetini de görmüyor, göremiyor. Ve insan unuttu. Ahd-ı misâkı, Elest meclisinde verdiği “Kâlû-belâ” sözünü de unuttu. Hatırlaması gerekir, ölmeden önce ona birilerinin niçin dünyaya gönderildiğini hatırlatması gerekir. Yolu, yolculuğu, kılavuzu ve o rehberin elindeki kitabı, kitaptaki işaretleri hatırlatması gerekir. Attığı her adım, onu bir daha asla dönmemek üzere ebedî bir âleme götürüyor. İnsanın uyanışını bekliyor bütün bir kâinat. Bu kâinatta insan olan bir insan eğer yoksa, kâinat da yok, kâinattaki mahlûkat da yok adeta. Kâinatta bir ustabaşıdır insan. Ustabaşı işinin başında değilse, diğer işçiler çalışıyor denemez. Gözcülük görevini, şahitlik yükümlülüğünü yerine getirmesi gerekir insanın. Hayretli bir nâzırdır, bir dellâldır, bir ustabaşıdır insan, görevinin başında olmalıdır. İnsan iş başında değilse, kâinatın çalışmasını, işleyişini görmüyorsa, yarın ne söyleyecektir, ne anlatacaktır Rabbine karşı bu insan? Hiçbir şeyin mânâsı yoktur onun nazarında. Her şeyin sorulacaktır bir bir hesabı. Unutmak çare olmayacak, unutmak bir mazeret teşkil etmeyecektir. Bilmeliydi insan bunu, unutmamalıydı hiç. İnsan unutunca, ona hatırlatma görevini yapacak bir şeyler gerek. Sadî Şirazî’den bir öykü: “Bir gün annemin kalbini kırmıştım. Kalktı, yan odadan küçük bir beşik getirip önüme koydu.” “Evlâdım” dedi. “Küçükken seni ben, bu beşikte sallayıp büyütmüştüm.” Sadî Şirazî bu hatırayı hayatı boyunca hiç unutmadığını söylüyor. Evet, bazen hatırlatma görevini bir beşik yapar, bazen de bir sel felâketi. Kayar gider ayağımızın altından her şey su gibi. Ömür de öyle geçer gider. Bir yere tutunmalı ellerimiz. Yoksa akıntıya kapılıp gideriz. Dünya ve içindekiler güçlü bir anafor oluşturuyor, bizi kendine doğru çekiyor. “Daha, daha” diye saldırırken hırsla dünyanın daha fazlasına, nice canlar gidiyor, nice ömürler tükeniyor. Ne güzel diyor Hâfız-ı Şirazî: “Neye alıştınsa onları terk et, onlara aykırı olan şeylere yapış da muradına ulaş.” İnsanın insanca yaşamasına yetecek kadar nasip her zaman vardır bu dünyada, eğer eceli gelmediyse, vakti tükenmediyse. Hikmetli ve güzel bir söz duydum yakınlarda: “Allah’ı zikirden gâfil olmayınca ne bir ağaç yıkılır, ne de bir hayvan av olur.” Değmiyor ebedî hayatı kaybetmeye, değmiyor dinin gereklerini yerine getirmeden yaşamaya, değmiyor. Bediüzzaman ne güzel diyor: “Biz dini severiz, dünyayı da din için severiz.” Ve insan unuttu. “Yamadık dünyamızı yırtarak dinimizden / Sonunda din de gitti, dünya da elimizden” diyen şair haklı çıkıyor her zaman. İnsan unutmaya devam ettikçe kaybı hep büyük olacak, kazancı ise hep küçük. Evet, mülk O’nun, nimetler O’nun, biz de misafiriyiz O’nun. Nimetlerin bolluğu, ucuzluğu Allah’tan olduğu ve Allah yarattığı için. İki arkadaş konuşuyordu ölen birinin ardından. Biri “Ne bıraktı?” diye sordu. Diğeri, “Nesi varsa, hepsini.” dedi. Diğeri “Eğer ölen, ilmiyle âmil ise, geride bıraktıklarından daha fazlasını da yanında götürmüştür; merak etme.” dedi. Bir gün kampanalar çalacak, “şimdi paydos” diyecekler. Unuttuğunu fark etmek ve uyanmak da bir nimet. O nimetin nimet olduğunu anlamak da bir nimet. Gökler ve yer dolusu hamdler ve senâlar o Yaratan’a ki, bütün sonsuz ve sayısız nimetlerini lütfettiği için. Evet, Peygamber Efendimiz (as.m.), bir hadis-i şerifinde bizi bu dünyanın nimetleri hakkında daha duyarlı olmaya ve unutmamaya çağırır: “Kıyamet gününde kula nimetlerden sorulacak ilk sual: ‘Bedenine sağlık vermedik mi, sana soğuk su içirmedik mi?’ olacak.” Bu çağrıya uyan her kula ayrı bir lütufta bulunacak Rabbimiz. Unutmanın yerini uyanışa terk etme vaktidir artık. Unutuşun hayatımızda nasıl bir yer tuttuğunu, sorgulamanın da şimdi tam zamanıdır... Selim GÜNDÜZALP September 25 Kimi zaman hata ve günahlardan bir “ah” feryadıyla yükselir insanın sesi…Kimi zaman da sürur, şükür, huzur getirir bugüne mazi…Yapıp yıktıklarımızla elde kalan insandır…Af ve merhamet bekleyen insan…Her insan pişmandır… Her insandan geriye kalan birşeyler vardır bu hayatta.
Kiminden eser, kiminden isyan… Kiminden iyilik, kiminden kötülük... Kiminden söz, kiminden sükut... Kiminden ağıt, kiminden menkıbe… Kiminden hayat, kiminden ölüm… Kiminden şükür, kiminden pişmanlık…
Hal ve mazi yaşanmışlığın izleriyle doludur…
Elbette ki bu “büyük fotoğraf” insanlığın halidir, seviyesidir, aklıdır, ruhudur, hafızasıdır.
Yaşanmış olan, insanın hem eylemidir hem de eseri.
Bu eylem ve eserden teşekkül eden “hayat hafızası” da çoğu zaman tazedir.
İyisiyle kötüsüyle mazi insanın peşini bırakmaz.
Kimi zaman hata ve günahlardan bir “ah” feryadıyla yükselir insanın sesi…
Kimi zaman da sürur, şükür, huzur getirir bugüne mazi…
İnsan yaşadıklarıyla kaybeder ve insan yaşadıklarıyla kazanır…
Şüphesiz her insanın yaşanmışlıktan kaynaklanan bir hafızası vardır ve orada bir “birikim” sözkonusudur.
Biliyoruz ki insan hem kendine aittir, hem de insanlığa…
Yani, insan hem kendinden sorumludur hem de insanlıktan…
İnsan biriktirir, çünkü insan yaşarken, duyar, hisseder, konuşur, tepki verir, etkiler, etkilenir…
Her insanın sergüzeşti hayatı ötekinden farklılık arzeder ama insanın yapıp ettikleri “insanlık havzasında” toplanır…
Yollarımız, mücadelemiz, azmimiz, irademiz, imtihanlarımız, ikramlarımız farklılık gösterse de gittiğimiz yer aynıdır.
İnsan ne olursa olsun, insan ne yaşarsa yaşasın, insan nasıl yaşarsa yaşasın, insan nerede yaşarsa yaşasın, insan arınmak ister.
Sık sık kalbinden, kalbimizden geçer bu duygu.
Herkes pişmandır hayatta.
Ömrünü heder eden de pişmandır, kendisini bir hiç uğruna tüketen de pişmandır.
Fani hayatı baki zanneden de pişmandır, öfkesinin esiri olan da pişmandır.
Fakat hayatının en küçük anını dahi israf etmeyen de pişmandır.
Şükreden de pişmandır, sabreden de… Bilende pişmandır bilmeyen de…
Birincidekiler, cehaletin, bilgisizliğin, nankörlüğün, tükenmişliğin, yolda kaymışlığın, insan kalamamanın, hedefe varamamanın pişmanlığını yaşar.
Bu “negatif pişmanlıktır”.
İkincidekiler ise, nimet vereni bulduğu, Onun huzurunda yaşadığı ve yaşatıldığını gördüğü, korunup kollandığını hissettiği ve esirgenip bağışlandığını idrak ettiği halde, şanına yakışır şükrü sergilemekte acizlik hissetme pişmanlığıdır.
Bunlarınki de “pozitif pişmanlıktır”
Negatif pişmanlık, son pişmanlıktır ki hiçbir fayda vermez, pozitif pişmanlık ise insanı yükselten bir arayıştır, faydası çoktur…
Hepimizin önünden bir hayat geçiyor, gidip maziye demirliyor.
Ve aynı anda hepimizin hayatından bir mazi geçiyor.
Hayat ve mazinin tesirinde biz hem bir istikbal hem de bir mazi adayıyız.
İnsan olduğumuz kadar da insanlıktan yanayız…
Bugünkü “büyük insanlık manzarası” da bizim eserimizdir.
Mazisiyle, atisiyle sorumluluk bize aittir.
Sorumlu ve suçlu insandır… Ve her insan pişmandır…
Yeri asla yaramayacağı, boyu dağlara erişemeyeceği halde yeryüzünde böbürlenerek yürüyen insan pişmandır.
Kibirliliği alçak gönüllü olmaya tercih eden insan pişmandır…
Kendini muktedir zannedip de ölümlü olduğunu unutarak kendini abartan insan pişmandır…
Ölümden korkup da ölümü yok etmeye çalışan insan pişmandır…
Ölüm sonrasına hazırlık yapmayan insan pişmandır…
Ölümden nasihat almayan insan pişmandır…
Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini çabucak unutan insan pişmandır…
Hiç kimsenin kendisine güç yetiremeyeceğine inanarak her şeye hakim olmak için uğraşırken hayatı yaşanmaz hale getiren insan pişmandır…
Çaresizlik tuzağına düşen, her durumda ve her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkaran insan pişmandır…
Derdi ve davası olmayan insan pişmandır…
Yaptığı iyiliği büyük görüp başa kakan ve iyiliklerini anlatarak onları kıymetsizleştiren insan pişmandır.
İyiliği karşılık beklemeden yapmayan insan pişmandır…
İyilik yapma imkanı önüne kadar geldiği halde iyiliğe eli varmayan insan pişmandır…
İnsanları hor ve hakir gören pişmandır…
Büyüklük kompleksine kapılıp, insanları ezerek arkadaşlarını kendinden uzaklaştıran insan pişmandır…
Kendisine bir kötülük yapıldığında hemen karşılık veren insan pişmandır.
İnandığı gibi yaşamayan insan pişmandır…
İnsanları kendisinden uzaklaştıran ve gittikçe bencilleşen insan pişmandır…
Dua alamayan insan pişmandır…
Tevazuu unutan insan pişmandır…
Öfke ve ihtirasın esiri olan insan pişmandır…
Yalana göz kırpan insan pişmandır…
Önyargılarla fikri ve ruhu kapanmış insan pişmandır…
Beğeni duygusunu sürekli kendine yönelten insan pişmandır…
Nefsinden razı olan insan pişmandır…
Heva ve heveslerini kendine ilah edinen insan pişmandır…
Hak ve adalet duygusunu yitirmiş insan pişmandır…
Günahtan ve hayatını israf etmekten çekinmeyen insan pişmandır…
Aklına geleni söyleyen, sözü tartmasını bilmeyen insan pişmandır…
İnsan olmanın vazgeçilmez prensiplerini küçük çıkarlar için feda eden insan pişmandır…
İnsanlara güven vermeyen insan pişmandır.
Gösteriş yapıp hayra da mani olan insan pişmandır…
Merhamet etmeyen insan pişmandır…
Aklını, kalbini işletmeyen insan pişmandır…
Kendinden iyi durumda olanlara bakıp üzülen insan pişmandır…
İmkanlarını insandan yana kullanmayan insan pişmandır.
Vermeyi almaktan daha büyük bir ihtiyaç görmeyen insan pişmandır…
“Anlamaktan” vazgeçip, bütün gücüyle “anlaşılmaya” odaklanmış insan pişmandır.
Allah'tan korkmayan insan pişmandır...
Allah'tan hakkıyla korkmayan insan da pişmandır…
Günah ve hatasını bildiği halde tövbe etmeyen insan pişmandır…
Yaşarken vicdanının sesini duymayan insan pişmandır…
Bilen de pişmandır bilmeyen de… İnanan da pişmandır inanmayan da…
Peki sizin pişmanlığınız hangisi?
Ne kadarı pozitif pişmanlık, ne kadarı negatif pişmanlık.
Bir soru daha; Hangi pişmanlıklarınızdan pişman oldunuz da kurtuldunuz, insanın düştüğü yerden kalkmasına ve insanlığın huzur arayışına nasıl bir katkınız oldu?
Kuran diyor ki; Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak, iman edip de sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (onlar ziyanda değillerdir). (Asr suresi)
Bakın ki sayamayacağımız kadar çok pişmanlık içindeyiz.
Ya sayacak kadar az olsaydı pişmanlıklarımız.
İnsanın halleri ve “büyük insanlık tablosu” daha iyi olmaz mıydı.
Pişmanlıklarımızın bedelidir; insanlığın huzursuzluğu ve sürüp giden tedirginliği.
Her insan pişmandır ama hangi pişmanlıklar hala işe yarar.
Her insandan geriye kalan bir iz vardır bu hayatta.
Hepimizden geriye kalan ortak şeydir pişmanlık. Bazı pişmanlıklar yapıcıdır, bazıları yıkıcı.
Yapıp yıktıklarımızla elde kalan insandır…Af ve merhamet bekleyen insan… September 19 Bayram;Esma-i Hüsnaya ayinelik yapmanın üstünlüğüne inanan,”İki günü eşit olan zarardadır “ âli fikrine ittiba ederek daima gayretli olanlarındır...HAKİKİ, EBEDİ ve büyük BAYRAM;
Halil Köprücüoğlu http://www.karakalem.net/?article=2321 Bütün ruh u canımızla mübarek Ramazanınızı tebrik ederiz. Ramazan Bayramının tüm âlem-i İslam için hayırlara vesile olmasını,Ve bu mübarek şehirde ettiğiniz duaların, Cenab-ı Hak yanında makbul olmasını Erhamürrâhimînden niyâz ederiz.Baki selam ve dua ile Gönül dostlarım September 15 Sakin su suskunluğunu bozdu ürkütücü hürmetsizliğe; çağladı, çarptı, suratlara vurdu çaresiz acizliği; ne tır dinledi, ne yüksek binalar, ne imaj, ne marka…Ölüm akıttı dere yatağında, gaflet uykusunda yatanları uyandırmak için…SU, SEL soludu, sahurda savurdu attı önüne geleni… Sakin su suskunluğunu bozdu ürkütücü hürmetsizliğe; çağladı, çarptı, suratlara vurdu çaresiz acizliği; ne tır dinledi, ne yüksek binalar, ne imaj, ne marka… Ölüm akıttı dere yatağında, gaflet uykusunda yatanları uyandırmak için…
Ey şehir sahura kalk, külli şükür işle… Azam ubudiyet yap, azam rububiyyete karşı… Kur’an inen aya hürmet et; dilinle, kalbinle, midenle, gözünle, kulağınla, ayağınla, elinle, bütün latifelerinle oruç tut, şükret zikret fikret… Şirk derelerine düşme, isyankâr hürmetsizliğe hiç düşme, boğulursun… Şükürsüz şirk yatağı olan her yer risk alanı; ister dere yatağı olsun, ister yüksek binalar, ya da yüksek dağlar… Hiçbir yer Kadir-i Külli Şeyin kudret alanı dışında değil, bir damla gaflette boğulma, tefekkür atına bin ki; deryalar üstünde, yıldızlar sathında korku ve hüzün görmeden yürüyebilesin… Küçük bir şehrin, küçük bir caddesindeki küçük bir su birikintisi ne ki? Küçük Enes cevap veriyor bu soruya… Selin sembolü olan belediye otobüsün üstünde kurtulan ailenin çocuğu Enes… Başka bir minibüsün şöfürü bu aileye yardım etmek isterken Enes diyor ki ağzıma su kaçacak orucum bozulur… Bu kalbi, bu samimi, bu enis ubudiyet karşısında kendini sanki baharda toprakta yürürkenki rahatlığı ve sekineyi hissediyor şoför ve herkesin gözü önünde aileyi korkmadan kurtarıyor… Bütün dünya ajansları bu kareleri geçiyor… Nuh’un (a.s.) gemisi neresi diye soran varsa Enes’in bindiği otobüs, Enes’lerin yürüdüğü sokaklar, caddeler, kıtalar… Onların bastığı yerler sağlamdır, korkuya endişeye mahal yok… ![]() ![]() Enes’in ubudiyet tavrı dünyanın kalbine, kalbimizin dünyasına oturduğunda imansızlıkta boğulmaktan kurtulmuşuzdur; o iman ki iki dünyanın saadet anahtarı, o iman ki kulu Rable bağlayan bağ… Zahir tedbirler elbette alınacak dere yatağına bina inşa edilmeyecek, fay hattına ev yapılmayacak, asıl olansa nimet veren bilinecek, hayat nimet verenin istikametinde şükürle yaşanacak, ubudiyetle bakılacak derelere tepelere, suya, susuzluğa… Geçen yıl bu sıralar barajlarda şu kadar su kaldı haberleriyle hem haldik, bu yılsa şehirler baraj gibi su dolu… Susuzluktan ibret dersi devşirmedik ki Âlemlerin Rabbi bu yıl su ile sınıyor bizi… Yarın, gelecek yıl ne olur bilemeyiz; bilmemiz gereken Enes’in verdiği dersi unutmamak; keder dalgalar ne kadar büyük olsa da Nuh’(un a.s.) gemisi sakindir, sekine doludur, içindekiler emindir, korku ve hüzün yoktur yüzlerinde yüreklerinde… Öncelikli tavır ubudiyettir; “ağzıma su kaçacak, orucum bozulur” diyebilmektir samimiyet ve ihlâsla, gerisini Kadir- i Külli Şey, Rahman ü Rahim bilir… Ubudiyetini yap, Rububiyyete karışma, sen kulsun… Ya Rabbi, Ramazan hürmetine, Kur’an hürmetine, Kadir gecesi hürmetine, Âlemlere Rahmet Peygamberin Muhammed Mustafa ( A.S.M ) hürmetine geçmişte yaptığımız hatalarımızı bağışla, bize çocuk masumiyeti ver, ne zaman ki keder dalgası yüzümüze vursa yüreğimizden ubudiyet tavrı ile mukabele etmeyi nasip eyle, imanımıza kavilik, rububiyyetine itimat ver, şükür denizlerinde tefekkür ve tezekkürle yüzdür bizi, ta ki sahil-i selamete çıkalım… Her şeyde, her bir şeyde sana yakınlaştıracak pencereler aç; bir damla suda, bir nefes havada, içine kâinat sığdırdığın zerrelerde, bir nefha kâinatta, bir nebze kederde, bir büyük sevinçte… Bize Rahmet nazarınla muamele eyle, Celalinden sana sığınıyoruz Ya Rabbi… Ey şehir, ey şehirler güvenli yer istiyorsanız şehri ramazan’da Enes’in bindiği otobüs sizi bekliyor, Nuh’un gemisi uzaklarda değil, o size siz kadar yakın; yüreğinizin ağzından dökülen ubudiyet kelimelerde… Siz oruç tutarsanız, oruç da sizi tutar; keder deresinden çekip emin yerlere taşır sizi… İmanın sağ olsun Enes ve var olun ve var kalın Enesler, yoksa bu şehirler nasıl ayakta kalır. Hüseyin EREN http://www.karakalem.net/?article=3785 September 09 Hala bitmeyen isteklerimiz var...Hala tükenmeyen arzularımız var...Ama bir gün kulağımıza gelecek bir ses:“Ahirete bir yolcu var!”Bağ Bozumu
Üstüdar Fıstıkağacında bir sokak... Adı: Bestekür Behlül sokağı... Yıllarca yaşadım bu sokakta...Ta 1979’dan 1990’na kadar... Güzel günlerdi... Her yer cıvıl cıvıldı... Özellikle ilkyaz ve sonbahar ayları muhteşem güzelliklere sahne olurdu ... Karşımda annemlerin evi... Penceresinden Marmara Denizinin efsunlu suları.... Ayasofya’nın sisli minareleri... Akşamları İstanbul’u karanlığın kollarına terk eden güneş... Bu ayrılık acısıyla ağlamaktan kızaran gözleriyle derin bir uykuya dalan gurup. Minareler arasından nazlı bir edayla süzülen hilal... Uzaklardan bu güzel tabloyu selamlayan tek tük yıldızlar.... Sokağın sonuna kadar salkım söğütler, iğde ağaçları ... Tepelerinde yüzlerce minik serçelerin sesleri... Özellikle ikindi sonraları... Babalar işlerinden döner... Çocuklar okullarından... Sokağın başındaki bakkal amcadan sakız ve çikolata almak için koşuşan çocuklar... Çocukların sevgilisi hoşgörülü ve sevimli “Kemal’in babası” olarak tanıdıkları bakkal amcaları... Sabahları kapı kapı süt dağıtan sütçü dede... Ev sahibim,yan komşum, annemlerin alt katlarındaki teyze, kocası, karşı komşusu.... Ev sahibimin kız kardeşiyle kocası.... Sokakta her gün gördüğüm yakından tanıdığım simalar... Özellikle eylül günleri çocuklar sokağın ayrı bir çeşnisi... Okula yeni başlayanlar... Annelerinin ellerinden tutarak ürkek ürkek yürüyenler... Servis aracını telaşlı yüzlerle bekleyenler... Anneanne, babaanne bazen de dedeyle okul yollarını tutanlar... Sırtlarında çantaları ellerinde beslenmeleriyle koşuşanlar... Tekrar akşam üzeri neşeyle evlerine dönüşler... Bu sokakta her an mutluluk meltemi eserdi. Burası benim için mutluluk beldesiydi. Güzel günlerdi vesselam. Ama soğuk bir kış günü sokağımıza bir samyeli esti. Penceremden sokağı seyrediyorum. O da ne! Annemlerin evinin önünde telaşlı bir kalabalık. Kalabalık giderek artıyor. Evin önüne yaklaşan bir araba ve içeriden çıkarılan bir cenaze! Annemlerin alt kat komşusuydu bu... Sokakta ilk defa çok yakından tanıdığım birisi hayata veda ediyordu... Derken üç-beş ay sonra aynı hanımın beyi bu ayrılığa dayanamamış olacak ki o da sokağa veda etmişti. Bağ bozumu, yaprak dökümü başlamıştı bir kere. Bir yıl geçti geçmedi, o hanımın alt katındaki teyze de sokağımıza veda etti. šimdi de çocukların sevimli bakkal amcası tası tarağı toplayıp gitti. Bir sabah sütçü amca ”Sütçü” diye seslenmedi. Kapıların zilini çalıp süt ister misiniz diye sormadı. Meğer o da sokağımıza veda etmişti. Ezanın sesiyle arabasını sokağa terk edip camiye koşuşu hala gözlerimin önünde... Sıra ev sahibim Rezzan hanıma geldi. Evet, o da gitti. Sonra yan komşum Sülfiye Hanıma, o da gitti. Ve annem... Ardından ev sahibimin kız kardeşinin beyi. O da gitti. Annemin karşı ve alt kat komşusunun beyi. O da gitti. Meral ablamızın kızı Esra o da bir ilkyaz günü hayatının ilk yazına veda etti. Gazel düşmüştü bahçemize...Sokağımızın tadı kaçmıştı anlayacağınız. Bağ bozumu başlamıştı bir kez... šair sanki bizim için ”bağımıza düştü gazel” diyordu... Bağımıza gazel düşmüştü... Sokak boşalmaya yüz tutmuştu... Ben de taşınmıştım sokaktan. Ama zaman zaman yolum uğrar bu sokağa. Kopamam o hatıralardan... Sokağın başında durur düşünürüm. Hayalen o güzel günlere giderim. Annemi eski evlerinin salon penceresinde hayal ederim... Ama elimden bir şey gelmez... Ne annemi geri getirebilirim. Ne de o sokaktan gidenleri... Hayallerimle bir müddet öylece kalakalırım. Hüzünlenir, öbek öbek hatıra harmanlarının arasında oradan oraya savrulur dururum... Sorarım kendi kendime: “Bir zamanlar bu sokak ne şen ne şakraktı, ne insanlarla doluydu.?” Onlar da bir zamanlar bizim gibi canlıydılar. Gülüyor, konuşuyor, yiyor, içiyor, uyuyor ve eğleniyorlardı. Peki ne oldu onlara? Nereye gittiler? Kaç tanesi bu dünyada rahat etti? Kaç tanesinin istek ve arzuları yerine geldi? Kim bilir bu sokakta kaç akşam sıkıntıyla sabahladılar? Kaç akşam sonuçsuz istek ve arzuların pençesinde kıvran-dılar? Ne hayaller uğruna tatlı dünyalarına zehir kattılar. Emel ve arzuları bu dünyaya sığmadı. Peki insan dünyaya sığdıramadığı istek ve arzuların peşinde niye koşuyor? Bu tabloyu görüp istek ve arzularımızdan vazgeçiyor muyuz?.. Neden acaba neden? Neden dünyayı daimi, kendimizi de ölümsüz sanıyoruz? Zaten onlar da öyle sanmadılar mı? Onların kaç tanesi gün gelip her şeyi burada bırakıp oraya gideceklerini hayal etti ki? Ne zaman annemin evine varsam düşünürüm. Tatile giderken bize hep tembih ederdi: “Sakın güneşlikleri açmayın. Onları sıkı sıkı kapayın. Koltuklar ve halı solmasın” Ama şimdi perdeler de açık, koltuklar da halılar da solmuş, sararmış... O sokaktan geçenlerin hepsi de aynı şeyi yapmadılar mı? Onlar öyle yaptı ve gitti... Peki biz ne yapıyoruz? Dünya bize, “Allahaısmarladık” demeden, biz ona “Eyvallah” deyip sırtımızı dönebiliyor muyuz? “Biz gidiyoruz, aldanmakta fayda yok. Gözümüzü kapa-makla bizi burada durdurmazlar; sevkıyat var.” “sözlerine kulak asıyor muyuz? Nerede?... Hala bitmeyen isteklerimiz var... Hala tükenmeyen arzularımız var... Ama bir gün kulağımıza gelecek bir ses: “Ahirete bir yolcu var!” Gülay Atasoy September 04 Kalbinin ateşini secde yatıştıracak...Kalbinin ateşini secde yatıştıracak. Yatışmış bir kalple secdeye varmak değil artık amacın.
Çok iyi bir haber bu. Bunu duymak gerçekten güzel bir haber.
Hangi itfaiyeci ateşi söndürürken zevk alır ki?
Ateş kadar ateşi söndürmek te yakıcıdır.
Namaz içindeki ateşi söndürme eylemiyse bu zevk alınacak bir eylem değildir
illa da. Rabbin kimi zaman zevk verir kimi zaman vermez.
Bu kararı Ona bırakıyorsun artık değil mi?
İçindeki tüm isteksizliğe rağmen.
Hiç zevk almasan da. Çok zor gelse de.
İnsan kalkmalı ve içindeki ateşi söndürmeli.
Ateşi söndürme eylemi ateşe maruz kalmak kadar meşakkatli ve zordur.
Her zorluğun içinde ise bir kolaylık vardır.
Şimdi Onu sevindirdin işte.
Şimdi melekler seni alkışladı.
Ve Ona haber götürmek için semaya yükseliyorlar melekler şimdi .
Hatta evren bile sevindi belki. Kimbilir.
Hayır kimbilir değil. Melekler sevindiyse evren neden sevinmesin?
Aya mı bakıyorsun? Tebessüm ediyor mu dedin? Sana mı? Bence de.
Alnın secdede. O bu davranışından razı.
İnsan başka ne isteyebilir ki? Bir de sen Ondan razı olduktan sonra.
Mustafa Ulusoy
August 30 Bize geniş zamanlarda kapında sabahlamayı öğret Rabbim. Nisyandan koru bizi. Tan yeri ağarırken gönlünde kandiller yananlardan, gönül ışığı parlayanlardan, Seninle olanlardan eyle...Bir Arz-ı Hal
Rabbim! Hamd Senin için Rabbim. Yerin, göğün ve onlarda bulunan her şeyin nurusun Sen... Hamd Senin için Rabbim. Yerin, göğün ve onlarda bulunan her şeyin varlığına hayat verensin Sen. Hamd Senin için Rabbim! Yerin, göğün ve onlarda bulunan her şeyin malikisin Sen. Hamd Senin için Rabbim! Hak Sensin... Va'din haktır. Seninle buluşmamız haktır. Sözün haktır Senin. Cennet haktır. Ateş haktır. Habercilerin haktır... Muhammed (s.a.) haktır. Sana teslim oldum Rabbim! Sana iman ettim. Sana tevekkül ettim. Sana yöneldim. Senin için mücadele ettim. İşlerimde Seni hakem tuttum. Beni bağışla Rabbim, geçmişteki gelecekteki, açık ve gizli yaptıklarımı bağışla... Sensin öncenin öncesi, sonranın sonrası... Senden başka tanrı yok Rabbim. Ancak Sana kulluk eder, ancak senden yardım dileriz Rabim... Bağışlama diliyorum Senden... Bağışlama diliyorum, bağışlama diliyorum yüce, kerem sahibi, rahmet sahibi, eşi ortağı bulunmayan, hayy ü kayyum olan Rabbim! Tevbe ediyorum Rabbim.. Tevbe gücünü vermeni diliyorum Senden, bağışlama diliyorum, yol doğruluğu, yol aydınlığı diliyorum... Sensin insanı tevbe çağlayanında yıkayan, Sensin derin rahmetlere garkeden... Nefsine zulmeden, nefsine güç yetiremeyen bizim gibi biçareleri, ölüme, dirime, mahşere yönelirken rahmetlere garkeden Sensin... Senin kapındayım Rabbim; tazarruan ve hufyeten... Derin yakarışlar içinde, gecenin sardığı yalnızlıklarda Sana yöneldim. Kapına geldim... Sen benim Rabbimsin, Allahım... Sen'den başka ilâh yok. Beni Sen yarattın. Ben Senin kulunum. Sana verdiğim sözde duruyorum, gücüm yettiğince Sana vadettiğim noktadayım Rabbim. Yaptığım işlerin kötülüklerinden Sana sığınırım. Verdiğin nimetleri, yaptığım kusurları da itiraf ediyorum. Günahımı bağışla Rabbim, günahı Senden başka bağışlayacak olan yoktur." Gözyaşlarımız, Bedir'de Secde'ye kapanıp Sana yakaran kulun ve Rasûlün Muhammed'in gözyaşları kadar saf ve duru değil belki... Onun dediği gibi "Eğer şu mü'minler helâk olursa, yeryüzünde Sana ibadet eden kalmaz" gibi naz makamında kapını çalma cesaretimiz yok muhakkak... Ama "Duanız olmasa Rabbim sizi ne yapsın" diyen de Sensin Rabbim... Bize duayı öğreten Sensin... Rahman ve Rahim sıfatlarını Sen yazdın kalblerimize... Umutları Sen yazdın. Ye'sten korunmayı Sen yazdın. "Dua edin, cevap vereyim" diyen Sensin... "Vadinde hulfetmeyen" Sensin... Hazineleri sonsuz olan sensin... Duamız var ve Senin kapında bu dualı halimize güveniyorum Rabbim... Bize rahmetini yağdır, toprağımıza, insanımıza... Aç rahmet kapılarını Rabbim. Bize hastalıksız kalbler ver. Bize Seni sevecek yürekler ver... Bize Senin sevdiklerini sevecek yürekler ver... Bize kulun ve Rasûlün Muhammed'in dualarında istediklerini ver... Ona Uhud'u sevdirdiğin gibi bize de sevdir dağı, taşı, kuşu, çiçeği... Çocuğu sevdir bize, kadını sevdir, mazlumu sevdir... Güzelliği sevdir bize... Güzelliği idrak etmeyi lütfet. Mü'minleri sevdir geçmiş ve gelecekteki... Mü'minlere karşı gönüllerimizde en küçük karışıklık, muğberiyet bırakma... Biz, zayıf varlıklarız. Dar zamanlarda dualarımız, yakarışlarımız sular-seller gibidir. Fırtınalı sularda kapına yığılırız. Tüm insanlık, kapında çığrışırız, "Rabbim, Rabbim" çığlıkları sarar yeri-göğü... Sonra unutmak da bizim nisyanla malül tabiatımızın eseri... Bize geniş zamanlarda kapında sabahlamayı öğret Rabbim. Nisyandan koru bizi. Tan yeri ağarırken gönlünde kandiller yananlardan, gönül ışığı parlayanlardan, Seninle olanlardan eyle... Zulümle ve zalimle imtihan etme bizi Rabbim... Bize acımayacak olanı başımıza musallat etme. Merhametsizlere güç-kudret verme Rabbim. Özlemlerle, hasretlerle kavrulan dudakları suya kandır Rabbim. Mazlumu çoğalan bir dünyadayız, sabır yağdır üzerimize, bize tahammül gücü ver, tahammül edemeyeceğimiz şeyle imtihan etme bizi Rabbim. Eleğin üstünde kalanlardan eyle zor zamanlarda... Bizi yarın Senin huzurunda, habib-i edibin Muhammed'in huzurunda, güzel mü'minlerin huzurunda, utanacağımız şeylerden koru Rabbim. Bizi yarın, o zor günde, birbirimizden kaçacak haller içine düşürme Rabbim. Elimizin, ayağımızın tanıklığından kaçacak hale getirme bizleri... Hep fakiriz, Sana muhtacız Rabbim... Mülk Senin, kudret Senin... Hayatımız, mematımız Senin kudret elinde... Rahmetine, merhametine, mağfiretine, nusretine, hıfzına muhtacız Rabbim, koru yolunda olanları, nusret ver onlara... Bize güneş ver ay ver, yağmur ver, kar ver Rabbim, bize çiçek ver, bize renk ver, koku ver, güzellikler ver... Ağaçlarımızı koru Rabbim, yollarda seyredenleri koru, hasta yatağında Sana yönelenlere şiffa ver, çocukları, yaşlıları, gençleri koru... Bize göz aydınlığı ver... Deryalar gibi gönül genişliği, gönül ferahlığı ver... Bize tebessüm ver Muhammed'in güzelliğinden kalma... Bize infak duygusu ver. Bize diğergâmlık ver... Bizi cimrilikten koru Rabbim. Öfkeden koru. Kıskançlıktan koru... Hasedden, riyadan, kendini beğenmekten koru... Gafletten koru bizi... Senin bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu hissetmediğimiz anlardan koru... Kalblere hükmeden Sensin... Alemlere rahmet olarak yarattığın insan bile Sana "Ey kalbleri evirip çeviren Rabbim, benim kalbimi Senin dinin üzere sabit kıl" diye dua ediyor. Kalbimizi dininle birlikte yaşat Rabbim. Namazlarımızı, seninle buluşma ânı eyle... Tekbirlerimizi, tehlillerimizi, tesbihlerimizi kalben idraki nasib eyle... Çocuklarımız Senin emanetin... Bize imtihan kıldın onları... Bu imtihanda utanç olmasın nasibimiz Rabbim. Onları Senin yolunun yolcuları, Senin sevginin sevdalıları yap. Bizim yüzümüzden onlara dünya ve ahirette mahrumiyet yaşatma Rabbim. Sana emanet ediyoruz, Sana teslim ediyoruz onları... Saadet ver onlara iki cihanda... Yuvalarımızı rahmetinle kuşat Rabbim. Bu dünyadan ötekine saadet taşıyan insanlar kıl bizleri... Eşlerimizi göz aydınlığımız kıl... Ruhumuzun durulduğu iklime dönüştür sevgilerimizi... "Yol arayın, diyorsun Sana..." "Dua edin" diyorsun... İşte dualarımız, işte yol arayışımız... "İhdina!... Bize yol göster Rabbim.!" Sen bize Doğru yolu göster... Sen göstermezsen, Sen bizi yolunda tutmazsan, biz bulamayız, biz yolnda duramayız. Kitabını kılavuz kıl bizlere... Yüreğimizin mihengi olsun kutlu Kitabın... Peygamberini ebedi rehber... Onunla yolculuğumuz Hamd Sancağının altına kadar sürsün... Muhammed'in muhabbetinden bir ışık ver gözlerimize, gönüllerimize... Sevgilerimiz O'nun sevgisinde mayalansın... Rabbim, dilimize güzel dualar öğret... Sana ula?acak dualar... Rızanı istiyoruz Rabbim. Bütün ezikliğimize rağmen rızanı... Seni hoşnud edemezsek dünyaya gelmenin ne anlamı olur? İnsan yarattın bizi... İnsan olarak huzuruna gelmeyi, insan olmaktan hoşnud olmayı nasib et bizlere... "Keşke toprak olsaydım" dedirtme bizlere... Meleğin Müslüman olarak alsın canımızı Rabbim... Sana kavuşmayı düğün-bayram sayanlardan eyle bizi... Mahşer aydınlığında yaşat bizleri... Yüzümüzü Sana döndük Rabbim, Sana teslim olduk... Kalbimizi duasız bırakma... "Attığın zaman sen atmadın, Allah attı" buyuruyorsun, lâ havle vela kuvvete illâ billahil aliyyil azîm... Her şeye kadir olan Sensin... Ahmet Taşgetiren
August 27 Ey yüreğimizdeki tarifi imkansız Dost!...YÜREĞİMDEKİ TARİFİ İMKANSIZ DOSTTA
![]() Yüreğim ne kasırgalar geçirdi, ne boranlar kopardı dost dediklerinden dostum dediklerinden . Bu yüreğim nicelerini dost bildi, bâki dostu bilmeden, 'Onu' yüreğinin derinliklerinde hissedemeden.
Dilim bunları söylerken, gönlüm tarifi imkansız haykırışlarda, 'Seni' arayışta. Dost dedikleri nasıl bir şeydir ki, benim serhad gibi yüreğimi birden sallandırdı. Dost dedikleri nasıl bir duyguyduki, gönlümü Hz.Yusuf (a.s)'un kuyuda tutsak olduğu zaman gibi yakarışta, o zaman gibi hüzünlü tâ ki Senin dostluğuna kavuşana kadar. Dost dedikleri aşk yüreğimde nasıl bir kordur ki, yüreğimi Mecnun'un yüreğinde yanan ateş gibi kor, o ateş gibi Sana muhtaç kılan. Peki neydi insanı bu kadar duygu yoğunluğuna iten,insana şiirler yaztırtan? Ya da nasıl bir duyguydu ki Sana içten seslendiği vakit nemlenen gözleri yaşartan, yüreğimize manevi iklimler saçan? Bunu nasıl anlatabilirim ki? Çünkü bu diller lâl oldu. Seni anlatamamaktan, Seni Mecnun'un aradığı gibi arayamamaktan. Ey yüreğimizdeki tarifi imkansız Dost! Sana yöneldim, Sana haykırıyorum. Biliyorum Senin dostluğuna lâyık değilim amma ümitvârım. Dostluğunun limanındayım aç yelkenleri aç tâ dostluğuna geleyim. N'olur beni dostluğuna kabul et. (Âmin) Mehmet Beydemir August 19 Ramazan zamana düşen rahmet damlası, bereket rüzgârı, hikmet yağmuru, ubudiyet bahçesi, dua mevsimi… Gönüllerin gülşeni, şehirlerin şehrayini…
Allahım! Efendimiz Muhammed'e ve âl ve ashabına Senin razı olacağın ve onun lâyık ve müstehak olduğu bir rahmetle, Ramazan ayında okunan Kur'ân'ın harfleri adedince salât ve selâm et ve Ramazan ayında okunan Kur'ân'ın harfleri adedince günahlarımızı af eyle.Amin.Hayırlı Ramazanlar... August 17 “Yön yön sarılmışım ne yana baksam;Sarılan olur da, saran olmaz mı?Kim bu yüzü çizen sanatkâr ressam;Geçip de aynaya soran olmaz mı?”…Geçip de Aynaya Soran Varmı ?
Geçip de aynanın karşısına yüzüme bakacak gözüm yok. Verdiğin emanet ne güzeldi Allah’ım. Ama ben lâyıkınca onu taşıyamadım. Yüzüme bakacak gözüm yok. Elimde kirlendi emanetin. Elmas iken, adî cama döndü. Kıymetini bilemedim. Kırk-elli yılda eskidi derim, pörsüdü cildim. Yok şimdi eski hâlimden bir eser. Yok yakınımda kimsecikler. Yok bir yakınım, yok bir bakanım. Bir Sen varsın, bir Sen, hâlden anlayanım. Bir an olsun beni yalnız bırakmayanım. Sadece Sen… Gerçek Sahibim, Mâlikim, Efendim, Rabbim, İlahım, Allah’ım, sadece Sen…
Kimler geldi, kimler geçti şu köhne dünyadan. Her biri bu aynaya baktı da geçti. Kimi elinde dolu bir tasla, kimi başucunda bir taşla geçti bu dünyadan. Kimi de malını değil, adını bile götüremedi. Her şey burada kaldı, çünkü mülk senindi. Âkil olana yakışan, suretlere takılmamaktı. Bilen öyle yaptı, bilmeyen bu yolda şaştı. Bazen taşkınlık yaptı, haddi aştı. Bu beden, kendinin sandı ve insan aldandı… Nerde bir zamanlar o ışıldayan genç ve güzel yüzler? Şimdi eser yok hiçbirinden. Gençti, güzeldi, gül gibiydi hepsi. Ömürleri, güller kadar kısa sürdü. Şimdi ben de öyleyim. Dalından düştü düşecek ömür ağacımın son yaprağı. Başımı kaldırıp bakmaya cesaretim yok. Sahip olduğumu zannettiğim ve kıymetini bilemediğim bu elbisenin içindeyim. Dar geliyor bedenime artık. Ruhum, eskimiş yuvasından çıkmaya hazırlanıyor. Belki de can atıyor. Emanetin mühleti bitmek üzere. Son yaprak dalından düşmek üzere. Bu en harika ve en güzel eserinin, bunca yıldır kıymetini bilemedim, affeyle ya Rab. Hastalanmadan elimin, gözümün, ayağımın, kalbimin kıymetini bilemedim. Geçti gitti yıllar, bitti ömürler. Hâlâ bu bedenin emanet olduğunu anlayamadım gitti. Senin emanetindir, bilemedim gitti. Yedirdin, içirdin, gezdirdin mülkünde. Bin bir nimetlerinle şereflendirdin ama ben, hiçbirinin kıymetini bilemedim. Şimdi ne sevenim, ne bakanım, ne girenim, ne çıkanım, ne bir hatır soranım var. Vücut evime, bedenimin semtine bir uğrayanım yok. Senden başka hâlimi görenim ve bir bilenim yok. Her gün, son bir geceye; her gece, son bir güne gebedir, bilemedim. İzin ver, gençlik çağımda yapamadığımı, ömrümün son deminde yapmaya çalışayım. Derman ver, iman ver, fırsat ver Allah’ım. Hep de veriyorsun ya… Kırık dökük bir hâldeyim. Tutulacak bir yerim yok. Onarmaya kalksam, her yanım harap. Oysa bir zamanlar öyle miydi? Bu beden de; gençti, dinçti. Kuşlar gibi gidip gelirdi en uzak mesafelere. Yorulmak bilmezdi. Bir nefeste çıkardı merdivenleri. Şimdi ilk basamağında bile dinlenmeden edemiyor. Yollarda yokuşları hesaplıyor. Köşede bir ayna var, odama çıkarken hep ona bakıyorum. Benim mi bu yüz Allah’ım, hayretten donakalıyorum. Kalbim heyecanlanıyor, çarpıntılarını duyuyorum. “Her kalbin çarpıntısı, kendi ecelinin ayak sesidir.” Şimdi anlıyorum. Kendimle oturup konuşuyorum, özümle baş başayım. Bir psikolog: “Kendi kalbine bakmayanın hayatı bulanıktır.” diyor ve ekliyor: “Kendi yüreğine bakabilme cesaretini gösterenler, gönlünün muradını keşfedenlerdir. Dışarıya bakan rüya görür, hayal dünyasında kaybolur; içeriye bakan uyanır, kendini keşfeder.” Ben de öyle yapıyorum, içime bakıyorum, aynalarda kendimi keşfe çalışıyorum. Hayatımı inceliyorum sayfa sayfa. Çünkü “İncelenmemiş bir hayat yaşamaya değmez.” diyor bilge bir zat. Ben de öyle yapıyorum. Aynaya bakıyorum, sorular soruyorum. Ya Rab aynaya bakacak yüzüm yok, cesaretim yok, çünkü aynalar konuşuyor. Her şeyi söylüyor bir bir: “Boşa gecen günlere yanmanın faydası yok, şimdi tövbe ve istiğfar etmenin vaktidir.” diyor. Aynadaki suretime bakmaya cesaretim yok. Bu mukaddes emaneti taşıyamadık, harap ettik, kaybettik, yitirdik ya Rab, affet. Bu emaneti senden başka kim onarır? Kırık dökük bu emaneti senden başka kim kabul edebilir ki? Kırılan, dağılan, parçalanan hayatımızın yegâne kefili ve vekili sensin. Çünkü Sen, ‘Hasbunallahu ve ni’me’l-vekîl’sin. Aynalara bakmaya korkuyorum çünkü aynalarda görüneni sevemiyorum. Ama aynalar konuşuyor: “Sen kendini bile sevmezken, seni bir sevenin var, unutma.” diyor, “Suretlere bakıp takılma.” diyor. “Evet evet, sen kendini sevmesen de, sen kendine kıysan ve kendini harcasan da seni bir seven, sana kıyamayan, harcanmana razı olmayan biri var. O seni öyle seviyor işte. Sen kendine tahammül edemesen de, sana tahammül eden en güzel bir sabır sahibi olan Rabbin var.” Allah’ım, sensiz hiçbir şey çözülmüyor. Sensiz hiçbir şey olmuyor ve anlaşılmıyor. Hayatın tadı, Seninle ve Sana imanla. Ağır baskılar altındayım, bir kördüğüm olmuş hayatım. Senin emanetin olan bu hayat, yine Senin yardımınla, merhametinle çözülebilir ve tekrar bir düzene girebilir… Ancak Senin yardımınla, Senin iltimasınla…
İşte buna canlı misâl. Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanmış bir olay… Her nasılsa ve ne olmuşsa, bir genç kendini okulun camından atmak istiyor. Tam o anda, oradan geçmekte olan bir arkadaşı durumu fark ediyor ve çekiyor genci eteğinden. “Sen ne yapıyorsun?!” diyor. “Bırak beni, bırak, kimse sevmiyor beni, bırak!” diyor, feryada başlıyor. Arkadaşı: “Seni seven biri var!” diyor. Kızcağız şaşkınlıkla: “Kim o, kim o?” diyor. Arkadaşı: sana böyle bir sonu lâyık görmeyen, seni seven biri var. Beni sana gönderen, işte O. Seni seviyor, senin Rabbindir O. Sızlanma, O’nun sevgisi sana yeter.” diyor, “Bırak, O’ndan başka hiç kimse seni sevmesin isterse. O’nun sevgisi sana değil, kâinata bile yeter.” Kızcağız: “Madem Allah beni seviyordu, niye yalnız bıraktı?” diyor. Bir yandan da hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Arkadaşı: “Bak bırakmadı işte, beni sana gönderdi.” diyor. “Koskoca koridorda sen ve ben varız, bir de Allah. Yalnız değiliz. Ben burada olmayabilirdim. Bu koridordan geçmeyebilirdim. Allah sevk etti, senin karşına beni O çıkardı. Beni sana O gönderdi, anlasana! Hadi ama toparlan, ağlama!” diyor. Kızcağız gene söyleniyor: “Beni kimse sevmiyor, hiç kimse sevmiyor.” Arkadaşı: “Sen kendini seviyor musun?” diyor. İlk defa başını kaldırıp yüzüne bakıyor kızcağız: “Hayır, ben de kendimi sevmiyorum.” “Üzülme.” diyor arkadaşı. “Sen, ben ve biz kendimizi sevmesek de, bizi bir seven var, bizim bir sevenimiz var. Sevmekle kalmayan, her an yaşatan, mideni değil sadece, kalbini ve ruhunu sevgisiyle besleyen biri var. Korkma, üzülme, ağlama, o sevgi ve o Sevgili sana değil, kâinata bile yeter.” diyor… … Güneşi bulan mumu ne yapsın? Ey güneşler güneşi! Ey nurlar nuru! Bir küçük tecellin bile neler yapmaya kâdirdir Senin. Kendini bile sevmeyen insanın, şükür ki onu seven bir Rabbi var. Ümidini yitirme ey insanoğlu, işte böyle sevgili bir Rabbin var! Aynalar gerçeği söylüyor, aynalarla yüzleşmeye var mısınız? Aynalar konuşuyor, aynaları dinlemeye, aynalara bakmaya cesaretiniz var mı? Geçip de aynaya soran var mı?… Bir dikenin duâsını güle çeviren Rabbim, bizim en kötü anımızı, en fecî hâlimizi bile dilerse en güzel bir şekle çeviremez mi? Hem de bir anda. Şimdi aynalara bakma vaktidir. Aynalarda kendimizi keşfetme vaktidir. Kendi yüzüne ve yüreğine bakabilme cesaretini gösterenlerin, gönül muradına erme vaktidir. Ne güzel diyor Necip Fazıl Kısakürek: “Yön yön sarılmışım ne yana baksam; Sarılan olur da, saran olmaz mı? Kim bu yüzü çizen sanatkâr ressam; Geçip de aynaya soran olmaz mı?”… … Kudretin aynaları çok. İnsan küçük, dünya büyük bir ayna. Her birindeki tecelli bir başka. “Hem, birbiri arkasından daim gelen geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise, onlarda tecelli edeni bil, envarını gör ve onlarda tezahür eden esmânın tecelliyatını anla ve müsemmalarını sev ve zevâle ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes.” (Sözler, sayfa 204.) Evet aynalar konuşuyor, neler söylüyor neler… “Sen kendini bile sevmezken, seni seven bir Rabbin var.” diyor. “Öyleyse aynalardaki suretinin, eskiyen bedeninin şekline üzülme, geç kalmış sayılmazsın bu ticarette. Alış verişini yapmak için yine bir fırsat, yine bir çare var. Emaneti sahibine sat.” diyor… “Halik-ü Kerim, kendi mülkünü senden satın alıyor, cennet gibi büyük bir fiyat verir. Hem o mülkü senin için güzelce muhafaza ediyor. Kıymetini yükselttiriyor. Yine sana hem bâki hem mükemmel bir surette verecektir.” … (Sözler, sayfa 213) Ve aynalar son olarak şunu da söylemeden geçmiyor: “Şimdi, hayatımın saadet içindeki kemâli ise senin hayatının âyinesinde temessül eden Şems-i Ezelînin envârını hissedip sevmektir. Zîşuur olarak O’na şevk göstermektir, O’nun muhabbetiyle kendinden geçmektir. Kalbin göz bebeğinde, aks-i nurunu yerleştirmektir.” (Sözler, 11. Söz, sayfa 135) Evet, aynalar konuşuyor. Geçip de aynaya bir soranımız var mı? Ben kendimi bile sevmezken, beni seven bir Rabbim var. Şükür ki var. Ey nefsim! Bu şeref sana yetmez mi?!… Selim Gündüzalp
August 12 "Biz hasreti sevdik, çileyi sevdik, gözyaşıyla fidan büyütmeyi sevdik. O'nun rızası için derdi sevdik, dertlenenleri sevdik."...Dostları Hatırlamak
Uzaklık mı?
O bizim için değil dost. Biz 'yürek devleti'yiz ötelere uzanan... Açarız avucumuzu, Dostlarla o dem yürek yüreğe konuşuruz... Gözyaşımız vardır bizi ayakta tutan; Bir de gönül selâmımız... Dost için geceleri tatlı uykumuzu böleriz, Dost için secdeye kapanır dua ederiz. Dostun muhabbetiyle gelir Hak selâmı, Bize en güzel hediye dost kelâmı. Nice güzellikleri paylaştık dostlarla. Nice değerin ve derinliğin farkına beraber vardık. Ömrümüzün en güzel, en taze, en saf yıllarında; insan olmanın güzelliklerini aynı pınardan yudumladık. Anamızdan atamızdan ilk ayrıldığımız zamanlarda gurbetteki garipliğimizi dostlarımızın yanında hafiflettik. Aynı evi, aynı odayı paylaşırken 'ben'lik canavarından kurtulup; ‘biz’ olmanın ne kadar tatlı olduğunu birlikte idrak ettik. Bugünün dünyasını kasıp kavuran; insanlığın özünü çürüten 'yalnızlık' hastalığından aynı mekânlarda aldığımız terbiyeyle kurtulduk. Hak armağanı ulvi hakikatleri, birlikte solukladık Üzüldüğümüzde beraber ağladık, sevindiğimizde beraber güldük. Ne kadar farklı yaratılmış olsak da, yitirilmiş cenneti yeniden kazanma yolunda aynı rüyayı gördük. Neler yaşamadık ki dostlarla... Biz onlarla, bedenimizle değil, yüreklerimizle aynı yolu yürüdük. Bütün bu güzelliklerin kıymetini ise yıllar sonra ayrı düştüğümüzde fark ettik Zaman rüzgâr oldu, yaprak gibi dört bir yana savurdu hepimizi. Kimimiz Anadolu'ya dağıldı; kimimiz dünyaya açıldı. Kimimiz, ani ve acı bir sürprizle ahiret yolculuğuna erken çıkarak hepimizi şaşırttı. Dünya bu ya, telaşı-kargaşası derken koşuşturmaya daldık. Birbirimizden haber bile alamaz olduk. "Kimimiz doğuda, kimimiz batıda, kimimiz kuzeyde, kimimiz güneyde, kimimiz ahirette, kimimiz dünyada olsak da yine birbirimizle beraberiz." dedik, hiç unutmadık birbirimizi, hiç ihanet etmedik paylaştığımız yüce hakikate... Ne kadar günahkâr olsak, dünyanın tozuyla-toprağıyla ne kadar bozulsak da, bulansa da gönüllerimiz, hep aynı sızıları duyduk, aynı pişmanlıkları yaşadık. İsraf ettiğimiz, kaybettiğimiz güzellikler karşısında birbirimizin dualarına dayandık. Sadece o dualarla ayakta kalacağımızı biliyorduk. Gecelerini bölen has dostlarımızın duası dünyada güvencemiz, aksiyon pusulamız, ahiret sigortamız olarak iman gücümüzü artırdı. O dualar ki; gönülden gönüle köprüler kurdu. Gözlerimize fer, gönüllerimize ve ruhlarımıza aydınlık kattı, kapılar açtı. Yollarda yalpaladığımız, sarsıldığımız oldu. Çok defa uçurumun kenarından tam gayyâya yuvarlanacakken dostlarımız tarafından kurtarıldık. Kaç defa büyük günahların eşiğinden dostların bize gösterdiği hüsn-ü zannın utancıyla sıyrıldık: "Ya Rabbi rızanı kazanmak için dostlarla çıktığımız bu yolda bizleri utandırma. Bizleri kaybedenler olarak huzuruna alma. Samimi dostlarımızın duaları hürmetine, Sen'in gerçek dostların hürmetine, bizi nefsimizin tuzağına bırakma. Bizleri rızan dairesinde buluşanlardan eyle ." Zaman zaman -insanlık hali işte- şeytana uyduk, birbirimizle kavga ettik, birbirimize öfkelendik, tenkit ve su-i zan hastalığına düştük . Kavgamız gayemizle çatıştı: "Kardeşlerimden rica ederim ki; sıkıntı ve ruh darlığından veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan, arkadaşlardan sudûr eden fena ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve ‘haysiyetime dokundu’ demesinler. Ben o sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın. Bin haysiyetim olsa kardeşlerimin mabeynindeki muhabbete ve samimiyete feda ederim." diyen Hak dostunun cümleleriyle kendimize geldik. Bu hakikatler karşısında, yaptıklarımızdan vicdanen rahatsızlık duyduk, uygun bir zaman ve zemini gözleyerek karşılıklı konuştuk, anlaştık. Uzlaşmanın verdiği hafiflikle eskisinden daha fazla kaynaştık. "Dünya öyle bir metâ değil ki nizâa değsin." satırlarını aynı toplulukta okuduk, hatamızın farkına vardık, pişman olduk. Hatadan dönmenin fazilet olduğunu öğrendik. Üç günlük dünyanın kavgaya değmeyeceğini anladık. Dostumuzun çaresiz kaldığı zamanlarda -üzüldük belki ama- bunu ona gerektiği gibi belli edemedik. Çaresiz kaldığında hakiki mânâda onun derdiyle dertlenemedik. Efendimiz'in (sas), "Kişi kendi nefsi için istediğini, mü'min kardeşi için de istemedikçe tam iman etmiş olmaz." hadîs-i şerifinin gösterdiği ufukta her zaman birleşemedik. Üç günlük dünyanın dostlarla paylaştıkça tatlanacağını, umutların dostlarla paylaştıkça artacağını, ayrı kaldığımızda anladık. Rabb'imiz, vahdaniyet ve ehadiyet sırrına binaen hepimizi farklı yaratmıştı. Kimimiz yumuşak mizaçlıydı, kimimiz öfkeli... Kimimiz az konuşurdu, kimimiz çok. Kimimiz karamsardı, kimimiz mütevekkil... Kimimiz en küçük bir olumsuzluğa tahammül edemezdi; kimimiz sabırlı... Kimimiz gayemiz için konuşmayı, koşturmayı severdi; kimimiz sessiz sessiz inlemeyi ve fazla ibadet etmeyi... ![]() ![]() Allah bizi öyle güzel bir yerde birleştirdi ki; birbirimize bakarak eksiklerimizi tamamladık. Çünkü biz bir vücudun âzâları gibiydik. Varılacak menzil aynıydı; ama bu dergahta hepimizin yeri, vazifesi ayrı ayrıydı. Çarkın bozuk işlememesi, aramızdaki mutabakata (uyuma), karşılıklı anlaşmaya bağlıydı. Parolamız muhabbet ve uyumdu, husumetle ve düşmanlıkla kaybedecek vaktimiz yoktu. Hâlık'ımız birdi bizim, Mâlik'imiz, Râzık'ımız, Mâbud’umuz bir, bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberimiz bir, dinimiz bir, kıblemiz bir, yüze kadar, bir, bir.. memleketimiz bir, vatanımız bir... Zaman zaman, birbirimizi çok ihmal ettik. İş-güç, çoluk-çocuk derken dostlarımıza hak ettiği değeri veremedik. Zaman oldu kendimizi dünyanın telâşına, kargaşasına, meşgalesine kaptırdık. Aramızdaki muhabbeti artıracak Hak selâmını bile dostumuzdan esirgedik. Nice bayram, nice özel gece geldi geçti, onları aramadık. Bir yerlerde karşılaştığımızda ise "İnan ki hep aklımdaydın; ama bir türlü arayamadım. Bu aralar o kadar yoğunum ki, işten güçten başımı alamıyorum. İlk fırsatta arayacağım." benzeri cümleleri kurarken utancımızdan yerin dibine geçtik, aslında söylediklerimize kendimiz bile inanmadık. Oysa sevdiklerimiz bize bir telefon, bir bilgisayar tuşu kadar yakındı. Çay-televizyon başında hesapsız şekilde israf ettiğimiz onca zaman diliminin yanında, programımıza haftada bir, can dostumuzu aramayı ekleseydik -ki bu bizim en fazla beş dakikamızı alırdı- ne kaybederdik. Veya vazifesi başında ahirete göçen bir kardeşimizin kabrine ziyarete gitsek; ailesinin, çoluk-çocuğunun hatırını gönlünü alsak, varsa ciğeri yanık anasının babasının duasından istifade etseydik, hayatımızdan bir şey mi eksilirdi?! Veya yoğunluğundan yakındığımız işlerimiz ters mi giderdi?! Şöyle bir düşünsek, etrafımıza baksak; değişik sebeplerle şimdi bizimle olmayan, hasta olan, sakat kalan, küskün-kırgın olan arkadaşlarımızın üzerimizde hiç mi hakkı-hukuku yok?! Bir gün kader aynı şekilde bizim de kapımızı çalabilir. Bizim aslî gayemiz, "insanlığı insanlığından haberdâr etmek, insanlığın özündeki değerleri iman hakikatleri ışığında ortaya çıkarmak, insanlığın kırık gönlünü tamir etmek, nerede bir mahzun gönül varsa el uzatmak"sa, bu, bugünkü halimizle tezat oluşturmuyor mu?! Şunu asla unutmamalıyız: Biz birbirimizden çok şey öğrendik. Şükür bizi Yaratan'a ki -dostlarımız vesilesiyle- bize, kendine ulaşacak yolun ehemmiyetini ve o yolda yolcu olmanın inceliklerini öğretti. Biz birbirimizden çok şey öğrendik. Hasılı, birbirimizden öğrendiklerimizle hayata karşı koymayı, bizi bırakıp giden yalancı sevgiler, sevgililer karşısında Hakk'ın yıkılmayan duvarına dayanmayı öğrendik... Belki açık açık ifade etmedik; ama bizler her şeye rağmen birbirimizi çok ama çok sevdik. "Biz hasreti sevdik, çileyi sevdik, gözyaşıyla fidan büyütmeyi sevdik. O'nun rızası için derdi sevdik, dertlenenleri sevdik." Tek başımıza zayıftık belki ama, birlikte güçlü olmayı, fırtınalara karşı koymayı öğrendik. Dağlar gibi birbirimize yaslandık, omuz omuza dayandık. ‘Bir’dik, uzlaştık, anlaştık, yan yana geldik ve ‘yüz on bir’ olduk. Yarınlar için hep beraber zirveye diktik gözümüzü. Bu uğurda bin defa yenilsek de, düşsek de ayakta olanın elinden tuttuk, birbirimizin desteğiyle ayağa kalktık ve her defasında yeniden başladık. Dost bizim için her zaman ayar düğmesi oldu. Çünkü o bizim için acısıyla tatlısıyla Hakk'a giden yolda, Allah emanetiydi. Uzaklık mı?.. O bizim için değil dost! Biz ‘yürek devleti’yiz ötelere uzanan... Açarız avucumuzu. Dostlarla o dem yürek yüreğe konuşuruz... Gözyaşımız vardır bizi ayakta tutan; bir de gönül selâmımız... "Gözümüzden gözyaşını, gönlümüzden selâmını, dilimizden birbirimize ettiğimiz duayı alma Ya Rabbi. Hiçbir zaman bizi birbirimizle imtihan etme. Aramızda uhuvvet ve muhabbetini artır. Kalbimizi su-i zandan, ağzımızı gıybetten, nazarımızı tenkitten arındır. Canımızı birer ‘uyum kahramanı’ olarak al. Bizi sahabe kardeşliği gibi bir kardeşlikle şereflendir. Birlikten beraberlikten doğacak rahmet ve feyzinden mahrum kalmaktan Sana sığınırız. Bizleri cennetin en yüksek tepesinde dostlarımızla ve Sen'in has dostlarınla beraber, Habib’inin (sas) yanında haşreyle (amin)..." Nurgül ÖZCAN
August 08 Kuleler çöktüğünde de ilk akla gelen O'ydu. Bizi ancak O korurdu. Eller O'na açıldı. Çığlığımız O'naydı: 'Acı bize, gör halimizi!'........Kuleler ve kaleler yıkıldığında...
.....Toz duman içinde, çığlık çığlığa... .....Nereye?!... "Me/deniyete" koşuyorduk... Hızlıydık...İşimiz vardı! Ama "çığlık" atmayı öğretmemişlerdi bize! Öyle "bilge" öyle "ivedi" çığlıklar attık ki...
Kuleler ve kaleler çöktüğünde... Şaşkınlık sokaklardan dünyaya, evlerimize yayıldığında... Her şeyin madde olmadığı anlaşıldığında... Hiçbir şeyin gördüğümüz gibi olmadığı ayan beyan ortaya çıktığında... Binler... "birden" ölebiliyor/muş! Hastaneler... yaralılarla dolabiliyormuş! Paramız... bitebiliyormuş birden! (Demek bitmeyen Biri varmış.) Çığlıkların yönü, "O'na koşuş"tu aslında. İmdat sesleri, sirenler kimden kimeydi? Kim duyardı nefesimizi, çığlıklarımızı? Her şeye rağmen O'na koşmayacak mıydık? Koştuk da... Kuleler çöker, kaleler fethedilir, paralar biter, canlar yere serilirdi. Böyle mi olmalıydı? Bilemem! Daha başka şeyler olabilirdi de böyle mi olmuştu? Onu da bilemem! Kuleler çöktüğünde de ilk akla gelen O'ydu. Bizi ancak O korurdu. Eller O'na açıldı. Çığlığımız O'naydı: 'Acı bize, gör halimizi!' (Duamızla önem kazanıyorduk.) Dünyanın, paranın, maddenin 'kalbiymiş' yıkılan, öyle söylüyorlar. Yunus Emre, 'Neyi seviyorsan, imanın odur.' diyor. (Sınanıyoruz!) 'Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem.' diyor Akif. Ömer, 'Kenar-ı Dicle'de bir kurt kuzuyu kapsa, Ömer'den sorulur.' diyor. Hak, haklının mı; hak, güçlünün mü? Şu, karıncanın; şu, yetimin hakkı; verile! Güçsüz de olsa, hak o güçsüze verile! Yoksa yiyemezsin zaten. Firavun gibi, Nemrut gibi olursun. Haddini bileceksin. Para da yıkılırmış bir gün. Bunu da gördün. Firavun'un sarayını karınca yıkmamış mıydı? Yıkılan bir kulübenin tozu dumanı ile, kulelerin tozu dumanı arasında fark olur muydu? Bütün gözyaşları aynıdır aslında. Bir gül, dalını terk ettiğinde... Bir kuş yavrusunu kaybettiğinde... Filistin'de, Çeçenistan'da çocuklar öldürüldüğünde... Kuleler ateşe verildiğinde... Bir deprem sonrası her şey ortaya çıktığında... dökülen gözyaşları aynıdır. ![]() ![]() Bütün anneler babalar aynıdır aslında. Bütün annelerin gözyaşları aynıdır. Bir anne bütün çocukların annesidir de. Bir baba bütün çocukların karnı tok, sırtı pek olsun ister. Acı çığlıklar... kimi güldürür, insan olan kimi? (Mazlumun ahı arşa çıkar, şahı koltuğundan eder.) Ama kuleler yıkılırsa bir gün; bil ki yıkılmayan Bir'i olduğundandır. Gelenler gidiyorsa... gitmeyen Bir'i vardır. Bir de, içimizde kaç yüz katlı kuleler inşa etmişiz. Acizliğimizi unutmak adına mı diktik bu kuleleri içimize! (Gurur kuleleri, piramitleri... önce ruha, sonra toprağa dikilirmiş.) Kuleler, kaleler, apartmanlar yapıyoruz da... Her seferinde üzerlerine şunu yazmayı unutuyoruz: "Fanidir!" Bu etiketi koyalım ki... depremde, yangında, selde uçup gittiğinde, 'Zaten faniydi!' diyebilelim. ![]() Mezar taşlarında 'Hüvel Baki' yazısını okumuşsunuzdur. Hüvel Baki, sonsuz olan, O'dur. O, sonsuzdur. Yıkılmayan, bükülmeyen, ölmeyen O'dur. Yuhyi ve Yumit, diriltir ve öldürür; öldürür ve diriltir. Kuleler çöker, kaleler fetholur, yollar kapanır, paralar biter, çığlıklar sonsuzluğa yükselir. İnsan, 'Ne oluyoruz?' der. Kuleler yıkılmasa, hastalıklar olmasa, ölüm kapımızı çalmasa, her şeyin üstesinden gelsek... Niçin peki? Onu unutalım diye mi?! (Her şey yıkılıyorsa... yıkılmayan Bir'ine doğru çığlık çığlığa koşmak için. Çığlık çığlığa...) (İçindeki kuleleri yık ve çığlık çığlığa O'na koş.) Ali Hakkoymaz ![]() ![]() August 05 Doğan her gün dua ile doğar, âminle biter… Duayla doğmak isteyen seheri seyretsin; zikirle coşsun, şükürle doysun… Doyumsuz güzelliklerle dolu seher, sonsuzluk şarkısını söylüyor zira...Sonsuzlukla doğmakKuşlar uçuyor başımın üstünde, kulaklarım cıvıltılarıyla dolu… Her biri ayrı bir beste seslendiriyor sabahın seherinde… Turnalar yüksekten gruplar halinde uçuyor; nerden gelirler nereye giderler her sabah… Serçeler sabah şarkıları söylüyor hızlı ve kıvrımlı uçuşlarıyla… Uzak ağaçlardan yükselen seslerin renkleri yaprak yaprak yayılıyor… Yerin yeşilliğiyle göğün maviliğinin buluşmasını seyir, aydan yıldızlardan ayrılığın acısını dindiriyor… Güneş, dirilişi dillendiriyor ışıktan sesiyle… Gafleti yırtan gürültüsüzlüğüyle gündüz sayfasını açıyor… Seher serinliğinde bereket kapıları aralanıyor; kuşların şen şarkılarıyla… Ağaçlar tevekkülle bekliyorlar bereketi… Yapraktan elleriyle kucaklıyorlar yağan seher bereketini… Kök saldıkları tevekkül derinliği rızkı ayaklarına getiriyor… Kavak yelleriyle keyifleniyor söğütler… Sessizliği siliyor misafir ettikleri kuşlar, kuşkanatlı yapraklar söylüyor seher senfonisini… Sevgi serinliği sarıyor seyreden sinelere… Sineklerin sivrisi sakince uyarıyor ve ayrılıyor dikkatleri toplayarak… Artık bülbüller ötmüyor, güller uzak pencerelerde kaldı… Zaman savurdu yapraklarını, yeni ilkbaharlara doğru… Vuslat akıyor ayrılık derelerinden… Aşklar tazelenecek sonbaharın sonunda…
Mavi beyaz bulutlardan umut yağıyor, gündüzün göğsüne… Rüzgâr uzaklara savuruyor mahmurluğu… Mahur beste çalmaya başlıyor gün ışıklarıyla… Gönülde doğan ışık gözlerden gönüllere yansıyor… Toprak yağmur gözlerle bakıyor göğe… Tozlu yollar, sisli yılları ıslayabilmek için… Dua dua diye çatlıyor nasır tutan dudakları… Sıcak sancılardan serin seherlere uzanıyor dua yağmurları… Beliren bulutlar müjde gözlerle bakılıyor, bayıltan bezginlikte… Doyum olmuyor günün doğuşunun dillendirdiğini dinlemenin, seyrettirdiğini seyretmenin… Işıkların, seslerin, renklerin bahçesinde müjdelerle dirilmek dinginlik veriyor… Taze dirilişe şahitlik etmek sonsuzluk hisleri uyandırıyor içte… Sonsuzluk söylüyor seher senfonisi, kuşlar yapraklar sonsuzluk raksı ediyor… Doğan gün sonsuzluk duasıyla doğuyor… Ümit yağıyor göğün göğsünden toprağın kalbine; keder tozlarını silerek, elem sislerini savurarak… Ağaçlar ayrılıktan ağlamıyor bekaya bakıyor, dökülen yapraklar kederden değil kemal duasından… Kuşlar sonsuzluk sarhoşu olmuş yerinde duramıyor, yelle yarışıyor, rüzgâra karışıyor kanatları… Serçelerin deli saçması, turnaların yüksekten ve ağır uçuşu bundan; bitmeyen bir güzellik arayışı… Dinmeyen istek, durmayan dua ister… Seherin serinleten bereketi, dua ellerin açıklığından; şükür zikri varlık cezbesinden, istek sonsuzluğundan, sonsuzluk isteğinden… Doğan her gün dua ile doğar, âminle biter… Duayla doğmak isteyen seheri seyretsin; zikirle coşsun, şükürle doysun… Doyumsuz güzelliklerle dolu seher, sonsuzluk şarkısını söylüyor zira. Hüseyin EREN Elli senelik bir mânevî ibadet ömrünü ehl-i imana kazandırabilen Leyle-i Berat’ınızı rûh u canımızla tebrik ederiz... |
|
|