ahmed adlı kişinin profiliahmeds...Güzellikler Rab...FotoğraflarBlogListelerDiğer ![]() | Yardım |
ahmeds...Güzellikler Rabbimizden,kusurlar nefsimizdendir..."Fânîyim, fânî olanı istemem; âcizim, âciz olanı istemem.Rûhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayr istemem.İsterim, fakat bir yâr-ı bâkî isterim.Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim.Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudâtı birden isterim." Bediüzzamana hz. |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
İslamiyet hakkında ingilizce liste...
|
hatemül enbiya&alemlere rahmet...
Ortak klasörler ![]() antik hasankeyf batman_.beyazsu mardin_.veysel karani_.Tillo__
![]() Bıtlıs Nurs koyu & Tatvan & Nemrut krater golu seyahatımız
![]() dua,secde,namaz ve acziyetle Rabbi Rahime yakaran resimler__
![]() dünyanın asıl yedi harikası ve diğerleri__
![]() Esmadan_.sevgiliden__
![]() gül kokulu levhalar__
![]() hayvanlar aleminden kareler__
![]() ordan,burdan,her daldan__
![]() paylaşmak güzeldir
![]() slayt
![]() sosyal sorumluluk ve çevre...çölleşme...kuraklık...küresel ısınma...
![]() Şükür büyük nimet_.Nimete şükür gerek_.ve hayattan bir kaç kare__
![]() tefekkür manzaraları__
![]() uzakdoğu seyahatimizden_.Bangkok,Pattaya ve Singapur__
![]() yurdum cennet, biz zerre__
![]() zamanın donar gibi olduğu anlar__
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
16 Aralık ...Hicretin bir ucunu Allah için herşeyden feragat eden Muhacirîn tutmuş, gitmekte; öteki ucunu ise Allah için herşeyden feragat edenler için herşeyden feragat eden Ensar tutmuş, “Bize gelin!” demektedir.Her hicret, Ensar isterHİCRET DEYİNCE, her mü’minin aklına önce Hz. Peygamber aleyhissalâtu vesselam, sonra yol arkadaşı Ebu Bekir radıyallahu anh, sonra Mekke, sonra Medine gelir. Bir adım sonra, Mekke’den Medine’ye hicret eden sair sahabileri de düşünürüz. Hicret deyince akla gelenler hayalimizde bu şekilde bir bir canlanırken, Hicret deyince muhakkak akla gelmesi gereken bir grup insan bir şekilde nazarlarda gizlenir yahut gerilerde kalır. Bu bir grup insan, Ensar’dır. Ensar: Mekke’den hicret eden Muhacir sahabilere, her açıdan yardım elini uzatan Medineli sahabiler. İşte o Ensar, Hicret hatırlara geldiğinde, unutulmasa da, sıralamada geri kalır ve nazarlardan gizlenir. Kimbilir, belki de, Hicretin asıl zor tarafını Mekkeli mü’minler gerçekleştirdiği içindir bu. Hz. Peygamber’in bile, terkederken geri dönüp “Benim için sen, Allah’ın arzında bana en sevgili yersin. Kavmim beni mecbur bırakmasıydı, seni asla terketmezdim” buyurduğu yerdir Mekke. Kâbe’si, Zemzem’i, Safâ ile Merve’si, Hira’sı ile, az ötedeki Arafat’ı ile, insanlık tarihinin en ulvî hatıralarını özünde taşıyan yerdir. Allah’a ibadet için inşa edilen ilk bina da Mekke’dedir, sözlerin en güzeli olarak Kur’ân-ı Hakîm de ilk olarak burada Peygamber’e inmiştir. Peygamber aleyhissalâtu vesselam ve Mekkeli sahabiler, işte böylesine kudsî hatıralar yüklü olduğu halde Mekke’yi terketmişlerdir. Dahası, yanlarına alabildikleri üç-beş eşya ve üç-beş dinar dışında, dünyalık namına neleri varsa onları da geride bırakarak ayrılmışlardır bu şehirden. Daha da ötesi, birçoğu anasını, babasını, eşini, evladını ve her hâlükârda akrabasını arkada bırakarak ayrılmıştır Mekke’den. Dolayısıyla, Hicret deyince, feragatin büyüğü, elbette Mekkeli Muhacirîn’e aittir. Zira, imanları için herşeyden ve herkesten geçmişlerdir. Kurulu düzenlerini bozmuş, işlerini-güçlerini bırakmış, eş-dost-akrabadan kopmuş; sırf imanlarını tam olarak yaşamak adına, hepsinden feragat etmişlerdir. Ama birşe var ki, Mekkeli sahabiler, hicret ederken, bir bilinmeze doğru göç etmiş de değillerdir. Peygamber aleyhisselam ve yol arkadaşı Ebu Bekir, hicret ederken, meçhul bir diyara ve meçhul bir akıbete doğru hicret ediyor değildir. Zira hicret, apar-topar, bir anda ve bir belirsizliğe doğru bir yolculuk değildir. Sahabiler de, Hz. Peygamber de, hicret ederken, nereye, hangi şartlarda, kimlerle karşılaşmak üzere gidiyor olduklarını bilmektedir. Açıkçası, Hicret, Mısır’dan Filistin’e o mucizevî hurucunda Hz. Musa’nın yaşadığına benzer mihnetler barındıran bir yolculuk değildir. İkibin küsur metrelik derinliğiyle Kızıl Deniz’in yarılıp yol olarak açıldığı bu mucizevî hurucun akabinde Eriha’ya varıldığında gelen cihad emri karşısında Benî İsrail’in tavrı “Ey Musa! Git, sen ve Rabbin savaşın!” aymazlığı iken; Medineli sahabiler, Hicret gerçekleşmeden evvel, hem de iki kez Akabe’de Peygambere biat etmişlerdir. Hem de nasıl bir biat! Akabe biatlarında Ensarın en ziyade öne çıkan ismi Es’ad b. Zürâre’nin dediği şekilde, onlar, Peygamber aleyhisselamı ve Mekkeli sahabileri Medine’ye davet ederken, kendileri için nelere davetiye çıkardıklarının farkında olarak bu biatı etmişlerdir: “Bizler, ancak bu zâtın Resûlullah olduğunu bilerek, develerimizin böğürlerini tepe tepe buraya gelmiş bulunuyoruz. bugün kendisini alıp Medine’ye götürmek, bütün Araplardan ayrılmaş, ayrı baş çekmek, ve neticede en hayırlılarınızın öldürülmesi ve sizlerin de kılıç darbeleriyle kesilip biçilmeniz demektir. (...) Ey insanlar! Muhammed’e ne üzerine bey’at edeceğinizi biliyor musunuz? Siz ona; Arap ve Arap olmayanlarla, bütün cin ve insanlar topluluğu ile savaşmak üzere bey’at edeceğinizin farkında mısınız?” Yahut Abbas b. Ubâde’nin dikkat çektiği şu istikbale razı olarak: “Sizler; insanların kızıl ve kara derilileriyle savaşmak üzere kendisi ile biatlaşacaksınız! Eğer karşılaşacağınız musibetle mallarınız azaldığı, eşrafınız öldürüldüğü zaman ona yardım etmeyecek, kendisini muhaliflerinin ellerine bırakacaksanız, vallahi bu, dünyada da, ahirette de yüzkarasıdır. Şimdiden bundan vazgeçin. Fakat eğer sizler kendisine vaadde bulunduğunuz yardım, barındırma, muhaliflerinden koruma gibi şeyleri yerine getireceğinize kani iseniz, mallarınızın azalması ve eşrafınızın öldürülmeleri pahasına da olsa onu tutunuz ki, vallahi bu da, dünyada da, ahirette de hayırlıdır!” Onlar işte bunun farkında olarak Akabe’de Hz. Peygambere biat edip onu Medine’ye davet etmişlerdir. Verdikleri bu sözün şartlarını da bihakkın yerine getirmişlerdir. Mallarını da, zamanlarını da, hayatlarını da Resûlullah için feda etmekten çekinmemiş; asla ve kat’a, “Git, sen ve Rabbin savaşın!” kabilinden bir aymazlığa düşmemişlerdir. işte Bedir, işte Uhud, hele ki Hendek, bunun apaçık delilidir. Bu açıdan bakıldığında ise, Hicrette Ensar’ın da hissesi daha bir berraklıkla çıkar karşımıza. Anlarız ki, Hicret, tek-taraflı bir göç değildir. İmanından dolayı yurdunda barınamayan ve canına kastedilen bir topluluğun, imanını yaşayabilmek için meçhul bir diyara göç etmesi değildir Hicret. İmanından dolayı yurdunda barınamayıp canlarına kastedilen bir topluluğun, imanlarını yaşayabilmeleri için her açıdan onlara yardıma, her türlü destek ve korumaya söz veren insanların olduğu bir diyara yapılan göçtür o. Hicretten söz ediyorsak, bir tarafta tanım gereği elbette Muhacirîn, yani ‘göç edenler’ vardır. Ama diğer tarafta o hicret edenleri yurtlarına kabule, her açıdan yardıma, desteğe ve korumaya önceden söz vermiş Ensar, yani ‘yardımcılar’ da vardır. Hicret, bir bilinmeze yolculuk değildir. Bir “Git, sen ve Rabbin savaşın!” yolculuğu da değildir. Bir “Gidin, siz ve Rabbiniz savaşın!” yolculuğu da değildir. Hicretin bir ucunu Allah için herşeyden feragat eden Muhacirîn tutmuş, gitmekte; öteki ucunu ise Allah için herşeyden feragat edenler için herşeyden feragat eden Ensar tutmuş, “Bize gelin!” demektedir. Hicret, “Gelin, ne gerekiyorsa ben de varım; ne yapılacaksa, ben de işin içindeyim; hangi bedel ödenecekse, ben de hazırım!” diyebilen bir Ensarın varlığında gerçekleşmektedir. Yok mudur “İçimde bir Muhacir var” diyebilen? Var mıdır “İçimde bir Ensar var” diyebilen? Metin Karabaşoğlu 06 Aralık … “Oku” diyor, çağırıyor. Gözü üzerimizde. İlk insandan bugüne kadar, bütün insanların her hâlini, düşebileceği her durumu görüyor, gösteriyor...Biz duyalım, duymayalım, “O” devamlı çağırıyor. Dâveti hiç bitmiyor...Çağırıyor…
Kimi?
Neye, nereye? Çağırıyor… “Oku” diyor, çağırıyor. Gözü üzerimizde. İlk insandan bugüne kadar, bütün insanların her hâlini, düşebileceği her durumu görüyor, gösteriyor. Çıkış yolunun ve çözümün nerede olduğuna da işaret ediyor. Biz duyalım, duymayalım, “O” devamlı çağırıyor. Dâveti hiç bitmiyor. Tarih önümüzde, insanlık kitabı da karşımızda. Doğruyu ve yanlışı öyle emin ve öyle gerçek çizgilerle anlatıyor ki, çağrısına uymamak, kaybetmek demek, ya da kaybolmak… Yüreğimizi yakacak pişmanlığın adım adım her safhasını biliyor, bildiriyor. Girdiğimiz yolun sonunun, nereye çıkacağını bilip, bizi daha baştan uyarıyor. Hiçbir insan, tarihin hiçbir döneminde yalnız bırakılmamış. Ulvî bir kılavuz, İlâhî bir kitap, ya da harika bir ilham nurunun yardımıyla korunmuş. Hep güzele, iyiye, doğruya çağırmışlar insanı. İçinden ve dışından bu sesler, hep yükselmiş, hiç kesilmemiş. Devamlı uyarılmış, sürekli çağrılmış insan. Bazen uymuş bu dâvetin sesine, bazen kulak tıkamış. Yollar dümdüz değil, engeller çok. İçten ve dıştan saldırmaya hazır düşmanlarımız çok. Şeytanın orduları, bazen dost şeklinde gözüküp öyle aldatır insanı. Ayartmanın her türlüsü söz konusu. Ama insan hiç yalnız kalmamış. İmam Gazalî; “Hakikatlere ermek, daima delil ile olur zannedenler, Allah’ın geniş ve sonsuz hikmetini daraltmış olurlar” diyor. Hele insan hayra ve güzelliğe doğru bir adım atsın, ne açık kapılar bulacaktır önünde. Uzak mesafelere ulaşmak, yakın mesafeleri aşmakla mümkündür. Başarı, boş duranın değil, çalışanın hakkıdır. Yüksek bir idealden feyiz almadıkça, hakikate götüren en kısa yol olan o nuranî yolu izlemedikçe, mutlu sona ulaşması zor insanın. Kitabın çağrısı hiç bitmiyor ve bitmeyecek. Allah’ın büyük bir lütfudur bizlere Kur’ân-ı Azîmüşşân. O yüce kitap ki, bizi, insanları hiç yalnız bırakmıyor. Onun çağrısına hangi durumda ve mekânda olursak olalım, uymadıkça, gerçek mutluluğu tadamayacağız. Huzurun hasını ve âlâsını asla bulamayacağız. Kur’ân’ın rehberliğinde değişen hayatları, hidayete erenleri çok duymuşsunuzdur. Aslında her an, imanın tazelenmesiyle, ruhun cenneti olan hidayet nimetine hepimiz muhtacız. Hava gibi, devamlı o nimeti içimize çekmedikçe yaşamak zordur, azab olur. Kur’ân çağırıyor. Anlaşılmayı, okunmayı, yaşanmayı bekliyor. Bu çağrıya geç de olsa uyup, sıkıntı ve huzursuzluktan kurtulmalıyız. Ondan uzak kalmanın, okuyamamanın acısını hep söylüyoruz, dile getiriyoruz, itiraf ediyoruz. Fakat belli vakitlerin dışında, bu cennet iklimine dâvetli olduğumuz hâlde, bir türlü tam lâyıkıyla geçip giremiyoruz. Nedendir acep? Samimî bir niyet, tam bir iştiyak ve ihtiyaç hissetmedikçe, bunun gerçekleşmesi zor görünüyor. Pişmanlığımızın sürüp gitmesine izin vermemeliyiz. O bizi, bize lâzım olan bilgiye çağırıyor. O bilgiyi yaşamaya dâvet ediyor. Zaten insanın bilgisayardan üstünlüğü de, bildiklerini yaşaması değil mi? İmam-ı Şâfî; “İlim, sadece öğrenilen değil, yaşanılandır. Yaşanılmayan ilim, geçmeyen para gibidir” diyor. Evet, dağınıklığımızı toparlayacak, kapalı yollarımızı açacak, zihnî ve fikrî derinliğimizi bize tekrar bahşedecek olan tek yol, O’nun dâvetidir ve O’nun çağrısıdır. Kulaklarımızın pasını silmek, bir gönül doktoruna uğramak için, risâlelerin şefkatli sayfalarına sığınmak vaktidir. Kalbî ve ruhî takfiyemizi, tam ihtiyacımızı hissederek okuyup, bir çıkış yolu bulabiliriz. Bu yol önümüzde açık duruyor. Kur’ân, kendi hayatını yaşamakta olan insanların başlarından geçen herhangi bir tarihî hadise gibi gelip geçmiş bir olay değildir. Bir toplum, bir devir, hatta dünya, onun gelişi için özel olarak hazırlanmıştır. Bu hazırlıkların bir kısmı yüzyıllarca sürmüş, nihayet şartlar tamamlanınca Kur’ân gelmiş ve yapacağı her şeyi birer birer yapmıştır. Kur’ân, çağlara sığmayacak değişimleri, bir insan ömründen de kısa bir zamanda gerçekleştirmiştir. Kur’ân’ın insanlık âlemi üzerindeki etkisini incelerken, bir noktayı dikkatten uzak tutmamak gerekir. Bu etki, iki taraflı bir uyum ve hazırlığın sonucudur. Bunların bir tarafında Kur’ân, diğerinde ise onu benimseyen insanlar vardır. Onlar, işittikleri sözü anlamaktan da öte, onun meziyetini fark edebiliyor, işittikleri anda, o kelâma vuruluyorlardı. Ünlü Arap dilcisi el-Asmaî, çok güzel şiir okuyan bir kız çocuğunu takdir ettiği zaman, kızın cevap olarak; “Bu da bir şey mi?” deyip, Kur’ân’dan şu âyeti okuduğunu: “Böylece Musa’nın annesine ‘Onu emzir’, diye vahyettik. Başına bir şey gelmesinden korktuğun zaman onu deryaya bırak. Korkma ve üzülme; biz sana onu kavuşturacağız ve onu peygamber yapacağız.” (Kasas Sûresi, Âyet 7) ve “Bu âyette iki emir, iki yasak, iki haber, iki müjde var. Allah’tan başka kim bunları iki satırda toplayabilir?” dediğini anlatıyor. Daha çocukluk çağlarında bile kelâmın meziyetlerini ayırt etmeyi refleks hâline getirmiş bir toplum, Kur’ân’a karşı ilgisiz kalamaz. İnanmayanlar bile onun tiryakisi olmuşlardır. Birbirlerinden habersiz Kur’ân’ı dinlemeye giderlerdi, yeri geldiğinde secdeye kapanırlar, secde etmeyi gururuna yediremeyenler, yerden toprak alıp alnına sürerlerdi. Eğer Kur’ân, sözün değerini bilmeyen bir topluma inmiş olsaydı, her halde bu etkisini gösteremezdi. Yağmur, rahmet ve hayat getirir; ama yağdığı toprak, toprak olursa. Hele bir de o yağmur, tohumla buluşursa, insanlık ne baharlar görür, ne mevsimler yaşar. Tıpkı Saadet Asrı’nda olduğu gibi. Kur’ân’ın âşıkları hiçbir zaman eksik olmadı. Onu okurken, nefes alır gibi, su içer gibi okumalıyız. Mu’cize arayanlar için başka bir şeye ihtiyaç var mıdır? Kur’ân’ı okuyan, onun sesinden huzur ve sükûn kokusu alır. Hükümdarla köleler onun önünde diz çöker, dersini dinlerler. İlim arayan ondan alır, adalet isteyen ona yönelir, mutluluk arayan onda bulur, ahlâkı çirkin olan ve onu güzelleştirmek isteyen, dersini ondan alır. Bu dünyada ne aradığını öğrenmek isteyen, cevabını onda bulur. Kim olursa olsun, saf bir ruhla ona yönelen, Âlemlerin Rabbi’yle baş başa bir sohbet hâlinde olduğunu bilir. Aslında insana okumak, anlamak, konuşmak, yazmak bunun için öğretilmiştir; beyan nimeti bunun için verilmiştir. Onun içindir ki hayatımızın en önemli yerinde bulunması gereken şey hiç şüphesiz Kur’ân-ı Kerim’dir. Onun herhangi bir sayfasını açan, hangi ihtiyaç ile ona başvurmuş olursa olsun, kendisine yarayan şeyleri bulur mutlaka, eli boş dönmez. Ama şu da bir gerçek ki, dünya nasıl Kur’ân’ın inişi için hazırlandıysa, bizim de önce kendi özel dünyalarımızı onun için hazır hâle getirmemiz gerek. Kur’ân, açıklayan bir kitap olduğu kadar, açıklanan bir kitaptır da. Onun en önemli açıklayıcısı ise kendisidir. Kur’ân, sahabelerin yaptığı gibi yaşanarak anlaşılacaktır ancak. Bunun sonucu ise sadece Kur’ân’ı anlamak değil, hayatı da anlamaktır. Hayatı doğru bir şekilde anlamak ve yaşamak için, Kur’ân’dan başka bir dâvet, ondan başka bir çağrı ve kaynak yoktur. Her nimet, bir fiyat ister; Âlemlerin Rabbi’ne muhatap olmanın şuuruna varmak ve bu duyguyu ayakta tutabilmek, O’nun kitabına ve hitabına gereken değeri vermeye bağlıdır. Her zaman ve O’na da tam el açacağımız an, ne engeller çıkar karşımıza, sormayın… “Ayda yılda bir namaz, onu da şeytan komaz” demiş ya eskiler, aynen öyle. Dünyevî ve lüzumsuz birçok meselenin ağırlığı altında ezilen fikir ve ruh dünyamız, ciddî bir temizlik istiyor. Bembeyaz bir sayfada, bir küçük siyah nokta hemen kendini gösterdiği gibi, Kur’ânî yolun mânevî havası da en küçük bir lekeyi kaldırmıyor. O zaman, mazhar değil, memer oluyoruz. Borunun içinden giden su gibi, fikirler üstümüzden akıp gidiyor. Evet, bir yerlere ulaşıyor ama bize bir fayda temin etmiyorsa, içinden geçtiği boruya bir yararı olmuyorsa suyun, biz sadece arada taşıyıcı oluyoruz. Oysa o bilginin bizim içimizde de yeşermesi ve kök salması gerekir. Rabbim, bu ihtiyacımızı görüp, perişanlığımızı hayra dönüştürmenin yollarını açsın İnşallah. Kur’ân’la ve Nurlarla yeniden haşir neşir olmamızı, nurânî bir iklimin içine girmemizi, cümlemize nasip eylesin. Allah’ım! Kuru bir dilekten ve niyetten öteye, bu ihtiyacımızı tam yürekten yaptığımızı biliyorsun. Sana her şey ayan beyan. Kitabının dâvetine, çağrısına uymayı, okumayı, yaşamayı azmeyleyen, cezmeyleyen kullarından eyle. Âmin… Sahilde duranın ya ayakları dalgalara değer, ya da eline çer çöp geçer ancak. İnci, ondan öteye. Kur’ân denizine dalmalı. Sahilde oyalanmamalı. “Hû” diyelim, Bismillah ile. Yolumuzu, ruhumuzu aydınlatacak bu denize, bin bir istifadenin temini için biz de girelim, dalalım, gavvas olalım. “Kur’ân’a daldım, gafletten uyandım” diyenlerden biri de niye biz olmayalım?… Ne güzel der Bediüzzaman: “… Kur’ân’da öyle bir göz vardır ki, o göz bütün kâinatı zâhir ve bâtını ile vâzıh, göz önünde bir sahife gibi görür, istediği gibi çevirir, istediği bir tarzda o sahifenin mânâları söyler.” (Sözler, 385) “Ve yine Kur’ân’ın içinde öyle bir göz var ki, bütün kâinatı görür, ihâta eder ve bir kitabın sahifeleri gibi kâinatı göz önünde tutar, tabakatını ve âlemlerini beyan eder. Bir saatin san’atkârı nasıl saatini çevirir, açar, gösterir, tarif eder. Kur’ân dahi elinde kâinatı tutmuş, öyle yapıyor.” (Mektubat, 188) İnsanın doğruyu ve hidayeti bulması nimet olduğu gibi, onda devam edebilmesi de büyük bir nimettir. Çünkü insan kalbi daima değişebilmektedir. Kalbimizin haktan sapmaması için Peygamber Efendimiz’in (asm) şu duâlarına biz de gönülden âmin diyelim: “Ey kalplere sebat veren Allah’ım, kalplerimizi dinin üzere sabit kıl.” (İbn-i Mâce) “Ey kalpleri çeviren Allah’ım, kalbimi dinin üzere sabit kıl.” (Tirmizî) “Allah’ım! Kalbimi nurlandır, gözümü nurlandır, kulağımı nurlandır, sağımı nurlandır, solumu nurlandır, üstümü nurlandır, altımı nurlandır, önümü nurlandır, arkamı nurlandır. Nurumu azîm kıl.” (Buhârî) Selim GÜNDÜZALP Ölüm gelip çatmadan...Ölüm gelip çatmadan önce insan yapacağını yapmalı. Çünkü o anki pişmanlığın hiçbir faydası olmaz. Firavun da Kızıldeniz’de boğulurken, “Ben de Musa ve Harun’un Rabbine iman ettim” demişti, ama son anda dile getirdiği bu imanı onu kurtarmaya yetmemişti. Dünyanın binbir türlü imkânlarına sahip olduğu halde, daha önceden yapmamışsa, ölüm gelip çattığında kulluk, hayır ve hasenat yapmayı ne kadar başarabilir insan? Ölümün her an gelecekmişcesine gizi tutulmasındaki sır her an ölecekmişcesine hazırlıklı bulunmak için değil midir? Rebi’ bin Haysum evinde kazdığı bir mezarda zaman zaman yaptığı nefsî muhasebede bunu gerçekleştirmeye çalışırmış. Kalbinde bir katılık hissettiğinde hemen içerisine girip bir süre yattığı bu mezarla nefsini terbiye edermiş. Gerçekten ölmüş, kabre girmiş gibi sorgularmış nefsini Rebi’ bin Haysum. “Ya Rabbi, beni bir daha dünyaya geri gönder. Umulur ki terk ve ihmal ettiğim hususlarda salih amel işlerim” meâlindeki âyet-i kerîmeyi okur, sonra da nefsine, “Ey Rebi’! İşte döndün. Haydi artık amel et” diye seslenirmiş.1 Rebi’ bin Haysum’un nefsiyle yaptığı bu söyleşi, görevinde tembellik ve gevşeklik gösteren nefsi susturan önemli bir hakikat değil midir? İnsanın aslî görevi kulluk. Yani Allah’ın emirleri çerçevesinde kulluk sergilemekle mükellef kul. Her şey bu hedefe yardımcı olacak. Hiçbir şey Allah’a kulluktan uzaklaştırmayacak insanı. Kur’ân inanan kimsenin bu önemli özelliğini şu âyetiyle dile getirir: “Onlar öyle kimselerdir ki, ne bir ticaret, ne bir alış veriş, Allah’ı anmaktan, namazlarını dos doğru kılmaktan ve zekâtlarını vermekten onları alıkoymaz. Onlar, kalblerin ve gözlerin dehşetten dönüvereceği bir günden korkarlar.”2 Demek mü’mini hiçbir şey aslî görevinden koparamayacak. Kur’ân bu noktada da bizleri uyararak, “Ey îmân edenler! Mallarınız ve evlâtlarınız sizi Allah’ın zikrinden alıkoymasın. Kim bunu yaparsa, işte onlar hüsrâna düşenlerin tâ kendisidir” buyurur ve Rebi bin Haysum’un nefis muhasebesinde dile getirdiği şu dersi verir: “Sizden birine ölüm gelip de “Ey Rabbim, ne olurdu bana biraz daha mühlet verseydin de malımın sadakasını verip sâlihlerden olsaydım” demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden bağışta bulunun. Eceli geldiğinde hiç kimsenin ölümünü Allah geri bırakacak değildir. Bütün yaptıklarınızdan Allah hakkıyla haberdardır.”3 Şaban DÖĞEN Dipnotlar: 1. İhyau Ulûmi’d-Din Tercemesi, 10: 398- 405. 02 Aralık ...Rahman’ın Kuddüs ismi şerifine sarılmadıkça, kâinatta cereyan eden tecellilerini akıl ve kalple emmedikçe nasıl temizlenebiliriz? Kâinat büyüklüğünde soru, sonsuzluğa netice verecek cevap bekliyor...Kuddüs Penceresi
HAYATA, HADİSELERE “Kuddüs” ism-i azamın pencere-i nuriyesinden bakınca kirli nezafetsiz, ufunetli, boğucu kısmı istihale olur, temizlenir, erir gider… Bakmayınca; oda kirlendiği gibi denizler kirlenir, dağlar lâşe ile dolar, feza mezara dönüşür; hadiseler iç karatır, gündemler korku üzerine döner, günler yokluğa kayar…
Tertemiz bir üslup, ak pak anlatımla, tahir bir bakışla yazılmış “Kuddüs” ismini anlatan ilgili bölüm bütünlüğü içinde okunduğunda akılda, kalpte, latifelerde nurani pencereler açıldığı görülecek, dış temizlik kadar iç temizliğin önemli olduğu, gündemler de o bütünlük içinde bakılmadığında hep kirli ve eksik olduğu fark edilecektir… Dünyayı kusmuğu ile kirleten dünyevilerin dünyevi savaşını hiç merak edip bakmayan Bediüzzaman’ın nurani zihni daha bir anlaşılır oluyor bu pencereden bakıldığında… Temiz olan kirlerden uzak durur; gıybet edilen yere yaklaşmaz, zan zulmüne bulaşmaz, hades edilen yerden uzaklaşır, menfaat düşkünlerine mesafelidir… Kuddüs’e tevekkül eden başkalarından medet umma kirliliğine düşmez… Çevreye bir çöp atmadığı gibi yol kenarındaki dikenli teli kenara atar; kurduğu fabrikayla toprağa, suya kirletmediği gibi kirletenlerle de mücadele eder; gıybet pisliğine bulaşmadığı gibi boş konuşma kirliliğine de düşmez… Kelimeleri kirletmez; ya hayır konuşur, ya da susar… İman suyundan kana kana içtikçe içi temizlenir; şüpheler, vesveseler, endişeler uzak olur, bindiği tevekkül gemisiyle temiz denizlerde tenezzühle gezer… Kuddüs’e ayine olmak başka nasıl olabilir ki? Gökyüzü nuraniyeti, yeryüzü temizliğini “Kuddüs” ismiyle tefekkür edenin kalbi temiz olur, zihni nurani; davranışları günahtan uzak, bakışları harama yaklaşmaz, konuşmaları kirlenmez… Her yönden, her koldan saldıran günah kirliliğine, şüphe bombardımanına, vesvese saldırılarına, uyutucu uyuşturucu zevk kuşatmalarına nasıl mukavemet edilir? “Kuddüs” ismi diğer esma ile beraber okunduğunda - kâinat yüzünde, hayat akışında, hadise dalgalanmalarında – ancak mukavemet edilir… Aklı, kalbi, latifeleri “Kudüs” ismi ile şüphe ve günahlardan her sabahta ve akşamda temizlemedikçe dünyevilerin deni işlerine, gündem bombardımanlarına takılmamak, alet olmamak elde değil… Bahsin son cümlesi ve haşiyesi müdakkikane okunursa yeni çağrışımlarla farklı hikmet sahifeleri açabilir… Rahman’ın Kuddüs ismi şerifine sarılmadıkça, kâinatta cereyan eden tecellilerini akıl ve kalple emmedikçe nasıl temizlenebiliriz? Kâinat büyüklüğünde soru, sonsuzluğa netice verecek cevap bekliyor. Hüseyin EREN 26 Kasım “Allahu Ekber! Allahu Ekber! La ilahe illallahu vallahu ekber! Allahu Ekber ve lillahil hamd!”...Mübarek Kurban Bayramanızı Ruh-u canımızla tebrik ederiz...İBRAHİMİ YOL, İBRAHİMİ DURUŞ
Cenab-ı Allah (cc): Hasan Kutulman
Aziz, sıddık kardeşlerim! Kurban Bayramımız mübarek olsun hayırlara vesile olur inşallah baki selam ve dua ile dostlarım Hammadesi makbul fakat adresini yitirmiş birini gördüğünde,'bundan ne güzel müslüman olur' demeli ve tüm yüreğinle hidayeti için dua etmelisin... ![]() çok değerli gönül dostlarım konuk defterimiz bir süre kapalı olacak,blog yazılarını ve listeleri okumak adına hemde o güzelim yazıların kıymetinin anlaşılması istifade edilmesi adına bir süre kapalı kalması daha iyi olur kanaatindeyim.ve yorum eklemek sadece konuk defterine eklemekle de sınırlı değil,blog yazılarını okuyup onlar hakkında ekleyeceğiniz bir iki satır yazı bile o resimli yorumlardan çok daha makbuldür...ve dostlar her zaman aklınızda bulunsun dünya ahirzamanı yaşıyor siz siz olun bencilleşmeyin ne yaparsanız beklentisiz yapmaya Allah rızası için yapmaya gayret edin ve ahdinize ahidlerinize vefa edin...hoşça bakın zatlarınıza baki selamlar sevgiler dua ile...aciz ahmed Rabbimiz buyuruyor: "Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa, gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz." (Hucurat Suresi, 6)
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|