ahmed adlı kişinin profiliahmeds...Güzellikler Rab...FotoğraflarBlogListelerDiğer Araçlar Yardım

ahmeds...Güzellikler Rabbimizden,kusurlar nefsimizdendir...

"Fânîyim, fânî olanı istemem; âcizim, âciz olanı istemem.Rûhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayr istemem.İsterim, fakat bir yâr-ı bâkî isterim.Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim.Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudâtı birden isterim." Bediüzzamana hz.

ahmed ak

Konum
İlgi alanları

Windows Media Player

sanatçı 
sanatçı 
sanatçı 
sanatçı 
sanatçı 
sanatçı 
sanatçı 
sanatçı 
16 Aralık

...Hicretin bir ucunu Allah için herşeyden feragat eden Muhacirîn tutmuş, gitmekte; öteki ucunu ise Allah için herşeyden feragat edenler için herşeyden feragat eden Ensar tutmuş, “Bize gelin!” demektedir.

Her hicret, Ensar ister

HİCRET DEYİNCE, her mü’minin aklına önce Hz. Peygamber aleyhissalâtu vesselam, sonra yol arkadaşı Ebu Bekir radıyallahu anh, sonra Mekke, sonra Medine gelir. Bir adım sonra, Mekke’den Medine’ye hicret eden sair sahabileri de düşünürüz.

Hicret deyince akla gelenler hayalimizde bu şekilde bir bir canlanırken, Hicret deyince muhakkak akla gelmesi gereken bir grup insan bir şekilde nazarlarda gizlenir yahut gerilerde kalır.

Bu bir grup insan, Ensar’dır. Ensar: Mekke’den hicret eden Muhacir sahabilere, her açıdan yardım elini uzatan Medineli sahabiler.

İşte o Ensar, Hicret hatırlara geldiğinde, unutulmasa da, sıralamada geri kalır ve nazarlardan gizlenir.

Kimbilir, belki de, Hicretin asıl zor tarafını Mekkeli mü’minler gerçekleştirdiği içindir bu. Hz. Peygamber’in bile, terkederken geri dönüp “Benim için sen, Allah’ın arzında bana en sevgili yersin. Kavmim beni mecbur bırakmasıydı, seni asla terketmezdim” buyurduğu yerdir Mekke. Kâbe’si, Zemzem’i, Safâ ile Merve’si, Hira’sı ile, az ötedeki Arafat’ı ile, insanlık tarihinin en ulvî hatıralarını özünde taşıyan yerdir. Allah’a ibadet için inşa edilen ilk bina da Mekke’dedir, sözlerin en güzeli olarak Kur’ân-ı Hakîm de ilk olarak burada Peygamber’e inmiştir.

Peygamber aleyhissalâtu vesselam ve Mekkeli sahabiler, işte böylesine kudsî hatıralar yüklü olduğu halde Mekke’yi terketmişlerdir. Dahası, yanlarına alabildikleri üç-beş eşya ve üç-beş dinar dışında, dünyalık namına neleri varsa onları da geride bırakarak ayrılmışlardır bu şehirden. Daha da ötesi, birçoğu anasını, babasını, eşini, evladını ve her hâlükârda akrabasını arkada bırakarak ayrılmıştır Mekke’den.

Dolayısıyla, Hicret deyince, feragatin büyüğü, elbette Mekkeli Muhacirîn’e aittir. Zira, imanları için herşeyden ve herkesten geçmişlerdir. Kurulu düzenlerini bozmuş, işlerini-güçlerini bırakmış, eş-dost-akrabadan kopmuş; sırf imanlarını tam olarak yaşamak adına, hepsinden feragat etmişlerdir.

Ama birşe var ki, Mekkeli sahabiler, hicret ederken, bir bilinmeze doğru göç etmiş de değillerdir. Peygamber aleyhisselam ve yol arkadaşı Ebu Bekir, hicret ederken, meçhul bir diyara ve meçhul bir akıbete doğru hicret ediyor değildir.

Zira hicret, apar-topar, bir anda ve bir belirsizliğe doğru bir yolculuk değildir.

Sahabiler de, Hz. Peygamber de, hicret ederken, nereye, hangi şartlarda, kimlerle karşılaşmak üzere gidiyor olduklarını bilmektedir.

Açıkçası, Hicret, Mısır’dan Filistin’e o mucizevî hurucunda Hz. Musa’nın yaşadığına benzer mihnetler barındıran bir yolculuk değildir. İkibin küsur metrelik derinliğiyle Kızıl Deniz’in yarılıp yol olarak açıldığı bu mucizevî hurucun akabinde Eriha’ya varıldığında gelen cihad emri karşısında Benî İsrail’in tavrı “Ey Musa! Git, sen ve Rabbin savaşın!” aymazlığı iken; Medineli sahabiler, Hicret gerçekleşmeden evvel, hem de iki kez Akabe’de Peygambere biat etmişlerdir.

Hem de nasıl bir biat!

Akabe biatlarında Ensarın en ziyade öne çıkan ismi Es’ad b. Zürâre’nin dediği şekilde, onlar, Peygamber aleyhisselamı ve Mekkeli sahabileri Medine’ye davet ederken, kendileri için nelere davetiye çıkardıklarının farkında olarak bu biatı etmişlerdir:

“Bizler, ancak bu zâtın Resûlullah olduğunu bilerek, develerimizin böğürlerini tepe tepe buraya gelmiş bulunuyoruz. bugün kendisini alıp Medine’ye götürmek, bütün Araplardan ayrılmaş, ayrı baş çekmek, ve neticede en hayırlılarınızın öldürülmesi ve sizlerin de kılıç darbeleriyle kesilip biçilmeniz demektir. (...) Ey insanlar! Muhammed’e ne üzerine bey’at edeceğinizi biliyor musunuz? Siz ona; Arap ve Arap olmayanlarla, bütün cin ve insanlar topluluğu ile savaşmak üzere bey’at edeceğinizin farkında mısınız?”

Yahut Abbas b. Ubâde’nin dikkat çektiği şu istikbale razı olarak:

“Sizler; insanların kızıl ve kara derilileriyle savaşmak üzere kendisi ile biatlaşacaksınız!

Eğer karşılaşacağınız musibetle mallarınız azaldığı, eşrafınız öldürüldüğü zaman ona yardım etmeyecek, kendisini muhaliflerinin ellerine bırakacaksanız, vallahi bu, dünyada da, ahirette de yüzkarasıdır. Şimdiden bundan vazgeçin.

Fakat eğer sizler kendisine vaadde bulunduğunuz yardım, barındırma, muhaliflerinden koruma gibi şeyleri yerine getireceğinize kani iseniz, mallarınızın azalması ve eşrafınızın öldürülmeleri pahasına da olsa onu tutunuz ki, vallahi bu da, dünyada da, ahirette de hayırlıdır!”

Onlar işte bunun farkında olarak Akabe’de Hz. Peygambere biat edip onu Medine’ye davet etmişlerdir.

Verdikleri bu sözün şartlarını da bihakkın yerine getirmişlerdir. Mallarını da, zamanlarını da, hayatlarını da Resûlullah için feda etmekten çekinmemiş; asla ve kat’a, “Git, sen ve Rabbin savaşın!” kabilinden bir aymazlığa düşmemişlerdir. işte Bedir, işte Uhud, hele ki Hendek, bunun apaçık delilidir.

Bu açıdan bakıldığında ise, Hicrette Ensar’ın da hissesi daha bir berraklıkla çıkar karşımıza.

Anlarız ki, Hicret, tek-taraflı bir göç değildir.

İmanından dolayı yurdunda barınamayan ve canına kastedilen bir topluluğun, imanını yaşayabilmek için meçhul bir diyara göç etmesi değildir Hicret.

İmanından dolayı yurdunda barınamayıp canlarına kastedilen bir topluluğun, imanlarını yaşayabilmeleri için her açıdan onlara yardıma, her türlü destek ve korumaya söz veren insanların olduğu bir diyara yapılan göçtür o.

Hicretten söz ediyorsak, bir tarafta tanım gereği elbette Muhacirîn, yani ‘göç edenler’ vardır.

Ama diğer tarafta o hicret edenleri yurtlarına kabule, her açıdan yardıma, desteğe ve korumaya önceden söz vermiş Ensar, yani ‘yardımcılar’ da vardır.

Hicret, bir bilinmeze yolculuk değildir. Bir “Git, sen ve Rabbin savaşın!” yolculuğu da değildir. Bir “Gidin, siz ve Rabbiniz savaşın!” yolculuğu da değildir.

Hicretin bir ucunu Allah için herşeyden feragat eden Muhacirîn tutmuş, gitmekte; öteki ucunu ise Allah için herşeyden feragat edenler için herşeyden feragat eden Ensar tutmuş, “Bize gelin!” demektedir.

Hicret, “Gelin, ne gerekiyorsa ben de varım; ne yapılacaksa, ben de işin içindeyim; hangi bedel ödenecekse, ben de hazırım!” diyebilen bir Ensarın varlığında gerçekleşmektedir.

Yok mudur “İçimde bir Muhacir var” diyebilen?

Var mıdır “İçimde bir Ensar var” diyebilen?

Metin Karabaşoğlu

06 Aralık

… “Oku” diyor, çağırıyor. Gözü üzerimizde. İlk insandan bugüne kadar, bütün insanların her hâlini, düşebileceği her durumu görüyor, gösteriyor...Biz duyalım, duymayalım, “O” devamlı çağırıyor. Dâveti hiç bitmiyor...

Çağırıyor…
 
Kimi?

Neye, nereye?

Çağırıyor… “Oku” diyor, çağırıyor. Gözü üzerimizde. İlk insandan bugüne kadar, bütün insanların her hâlini, düşebileceği her durumu görüyor, gösteriyor. Çıkış yolunun ve çözümün nerede olduğuna da işaret ediyor. Biz duyalım, duymayalım, “O” devamlı çağırıyor. Dâveti hiç bitmiyor.

Tarih önümüzde, insanlık kitabı da karşımızda. Doğruyu ve yanlışı öyle emin ve öyle gerçek çizgilerle anlatıyor ki, çağrısına uymamak, kaybetmek demek, ya da kaybolmak… Yüreğimizi yakacak pişmanlığın adım adım her safhasını biliyor, bildiriyor. Girdiğimiz yolun sonunun, nereye çıkacağını bilip, bizi daha baştan uyarıyor.

Hiçbir insan, tarihin hiçbir döneminde yalnız bırakılmamış. Ulvî bir kılavuz, İlâhî bir kitap, ya da harika bir ilham nurunun yardımıyla korunmuş. Hep güzele, iyiye, doğruya çağırmışlar insanı. İçinden ve dışından bu sesler, hep yükselmiş, hiç kesilmemiş. Devamlı uyarılmış, sürekli çağrılmış insan. Bazen uymuş bu dâvetin sesine, bazen kulak tıkamış. Yollar dümdüz değil, engeller çok. İçten ve dıştan saldırmaya hazır düşmanlarımız çok. Şeytanın orduları, bazen dost şeklinde gözüküp öyle aldatır insanı. Ayartmanın her türlüsü söz konusu.

Ama insan hiç yalnız kalmamış. İmam Gazalî; “Hakikatlere ermek, daima delil ile olur zannedenler, Allah’ın geniş ve sonsuz hikmetini daraltmış olurlar” diyor. Hele insan hayra ve güzelliğe doğru bir adım atsın, ne açık kapılar bulacaktır önünde.

Uzak mesafelere ulaşmak, yakın mesafeleri aşmakla mümkündür. Başarı, boş duranın değil, çalışanın hakkıdır. Yüksek bir idealden feyiz almadıkça, hakikate götüren en kısa yol olan o nuranî yolu izlemedikçe, mutlu sona ulaşması zor insanın. Kitabın çağrısı hiç bitmiyor ve bitmeyecek.

Allah’ın büyük bir lütfudur bizlere Kur’ân-ı Azîmüşşân. O yüce kitap ki, bizi, insanları hiç yalnız bırakmıyor. Onun çağrısına hangi durumda ve mekânda olursak olalım, uymadıkça, gerçek mutluluğu tadamayacağız. Huzurun hasını ve âlâsını asla bulamayacağız.

Kur’ân’ın rehberliğinde değişen hayatları, hidayete erenleri çok duymuşsunuzdur. Aslında her an, imanın tazelenmesiyle, ruhun cenneti olan hidayet nimetine hepimiz muhtacız. Hava gibi, devamlı o nimeti içimize çekmedikçe yaşamak zordur, azab olur.

Kur’ân çağırıyor. Anlaşılmayı, okunmayı, yaşanmayı bekliyor. Bu çağrıya geç de olsa uyup, sıkıntı ve huzursuzluktan kurtulmalıyız.

Ondan uzak kalmanın, okuyamamanın acısını hep söylüyoruz, dile getiriyoruz, itiraf ediyoruz. Fakat belli vakitlerin dışında, bu cennet iklimine dâvetli olduğumuz hâlde, bir türlü tam lâyıkıyla geçip giremiyoruz. Nedendir acep?

Samimî bir niyet, tam bir iştiyak ve ihtiyaç hissetmedikçe, bunun gerçekleşmesi zor görünüyor. Pişmanlığımızın sürüp gitmesine izin vermemeliyiz. O bizi, bize lâzım olan bilgiye çağırıyor. O bilgiyi yaşamaya dâvet ediyor. Zaten insanın bilgisayardan üstünlüğü de, bildiklerini yaşaması değil mi?

İmam-ı Şâfî; “İlim, sadece öğrenilen değil, yaşanılandır. Yaşanılmayan ilim, geçmeyen para gibidir” diyor.

Evet, dağınıklığımızı toparlayacak, kapalı yollarımızı açacak, zihnî ve fikrî derinliğimizi bize tekrar bahşedecek olan tek yol, O’nun dâvetidir ve O’nun çağrısıdır. Kulaklarımızın pasını silmek, bir gönül doktoruna uğramak için, risâlelerin şefkatli sayfalarına sığınmak vaktidir. Kalbî ve ruhî takfiyemizi, tam ihtiyacımızı hissederek okuyup, bir çıkış yolu bulabiliriz. Bu yol önümüzde açık duruyor.

Kur’ân, kendi hayatını yaşamakta olan insanların başlarından geçen herhangi bir tarihî hadise gibi gelip geçmiş bir olay değildir. Bir toplum, bir devir, hatta dünya, onun gelişi için özel olarak hazırlanmıştır. Bu hazırlıkların bir kısmı yüzyıllarca sürmüş, nihayet şartlar tamamlanınca Kur’ân gelmiş ve yapacağı her şeyi birer birer yapmıştır.

Kur’ân, çağlara sığmayacak değişimleri, bir insan ömründen de kısa bir zamanda gerçekleştirmiştir.

Kur’ân’ın insanlık âlemi üzerindeki etkisini incelerken, bir noktayı dikkatten uzak tutmamak gerekir. Bu etki, iki taraflı bir uyum ve hazırlığın sonucudur. Bunların bir tarafında Kur’ân, diğerinde ise onu benimseyen insanlar vardır. Onlar, işittikleri sözü anlamaktan da öte, onun meziyetini fark edebiliyor, işittikleri anda, o kelâma vuruluyorlardı.

Ünlü Arap dilcisi el-Asmaî, çok güzel şiir okuyan bir kız çocuğunu takdir ettiği zaman, kızın cevap olarak; “Bu da bir şey mi?” deyip, Kur’ân’dan şu âyeti okuduğunu: “Böylece Musa’nın annesine ‘Onu emzir’, diye vahyettik. Başına bir şey gelmesinden korktuğun zaman onu deryaya bırak. Korkma ve üzülme; biz sana onu kavuşturacağız ve onu peygamber yapacağız.” (Kasas Sûresi, Âyet 7) ve “Bu âyette iki emir, iki yasak, iki haber, iki müjde var. Allah’tan başka kim bunları iki satırda toplayabilir?” dediğini anlatıyor.

Daha çocukluk çağlarında bile kelâmın meziyetlerini ayırt etmeyi refleks hâline getirmiş bir toplum, Kur’ân’a karşı ilgisiz kalamaz. İnanmayanlar bile onun tiryakisi olmuşlardır. Birbirlerinden habersiz Kur’ân’ı dinlemeye giderlerdi, yeri geldiğinde secdeye kapanırlar, secde etmeyi gururuna yediremeyenler, yerden toprak alıp alnına sürerlerdi. Eğer Kur’ân, sözün değerini bilmeyen bir topluma inmiş olsaydı, her halde bu etkisini gösteremezdi. Yağmur, rahmet ve hayat getirir; ama yağdığı toprak, toprak olursa. Hele bir de o yağmur, tohumla buluşursa, insanlık ne baharlar görür, ne mevsimler yaşar. Tıpkı Saadet Asrı’nda olduğu gibi.

Kur’ân’ın âşıkları hiçbir zaman eksik olmadı. Onu okurken, nefes alır gibi, su içer gibi okumalıyız. Mu’cize arayanlar için başka bir şeye ihtiyaç var mıdır?

Kur’ân’ı okuyan, onun sesinden huzur ve sükûn kokusu alır. Hükümdarla köleler onun önünde diz çöker, dersini dinlerler. İlim arayan ondan alır, adalet isteyen ona yönelir, mutluluk arayan onda bulur, ahlâkı çirkin olan ve onu güzelleştirmek isteyen, dersini ondan alır. Bu dünyada ne aradığını öğrenmek isteyen, cevabını onda bulur.

Kim olursa olsun, saf bir ruhla ona yönelen, Âlemlerin Rabbi’yle baş başa bir sohbet hâlinde olduğunu bilir. Aslında insana okumak, anlamak, konuşmak, yazmak bunun için öğretilmiştir; beyan nimeti bunun için verilmiştir.

Onun içindir ki hayatımızın en önemli yerinde bulunması gereken şey hiç şüphesiz Kur’ân-ı Kerim’dir. Onun herhangi bir sayfasını açan, hangi ihtiyaç ile ona başvurmuş olursa olsun, kendisine yarayan şeyleri bulur mutlaka, eli boş dönmez. Ama şu da bir gerçek ki, dünya nasıl Kur’ân’ın inişi için hazırlandıysa, bizim de önce kendi özel dünyalarımızı onun için hazır hâle getirmemiz gerek.

Kur’ân, açıklayan bir kitap olduğu kadar, açıklanan bir kitaptır da. Onun en önemli açıklayıcısı ise kendisidir. Kur’ân, sahabelerin yaptığı gibi yaşanarak anlaşılacaktır ancak. Bunun sonucu ise sadece Kur’ân’ı anlamak değil, hayatı da anlamaktır. Hayatı doğru bir şekilde anlamak ve yaşamak için, Kur’ân’dan başka bir dâvet, ondan başka bir çağrı ve kaynak yoktur.

Her nimet, bir fiyat ister; Âlemlerin Rabbi’ne muhatap olmanın şuuruna varmak ve bu duyguyu ayakta tutabilmek, O’nun kitabına ve hitabına gereken değeri vermeye bağlıdır.

Her zaman ve O’na da tam el açacağımız an, ne engeller çıkar karşımıza, sormayın… “Ayda yılda bir namaz, onu da şeytan komaz” demiş ya eskiler, aynen öyle.

Dünyevî ve lüzumsuz birçok meselenin ağırlığı altında ezilen fikir ve ruh dünyamız, ciddî bir temizlik istiyor.

Bembeyaz bir sayfada, bir küçük siyah nokta hemen kendini gösterdiği gibi, Kur’ânî yolun mânevî havası da en küçük bir lekeyi kaldırmıyor. O zaman, mazhar değil, memer oluyoruz. Borunun içinden giden su gibi, fikirler üstümüzden akıp gidiyor. Evet, bir yerlere ulaşıyor ama bize bir fayda temin etmiyorsa, içinden geçtiği boruya bir yararı olmuyorsa suyun, biz sadece arada taşıyıcı oluyoruz. Oysa o bilginin bizim içimizde de yeşermesi ve kök salması gerekir. Rabbim, bu ihtiyacımızı görüp, perişanlığımızı hayra dönüştürmenin yollarını açsın İnşallah. Kur’ân’la ve Nurlarla yeniden haşir neşir olmamızı, nurânî bir iklimin içine girmemizi, cümlemize nasip eylesin.

Allah’ım! Kuru bir dilekten ve niyetten öteye, bu ihtiyacımızı tam yürekten yaptığımızı biliyorsun. Sana her şey ayan beyan. Kitabının dâvetine, çağrısına uymayı, okumayı, yaşamayı azmeyleyen, cezmeyleyen kullarından eyle. Âmin…

Sahilde duranın ya ayakları dalgalara değer, ya da eline çer çöp geçer ancak. İnci, ondan öteye. Kur’ân denizine dalmalı. Sahilde oyalanmamalı. “Hû” diyelim, Bismillah ile. Yolumuzu, ruhumuzu aydınlatacak bu denize, bin bir istifadenin temini için biz de girelim, dalalım, gavvas olalım.

“Kur’ân’a daldım, gafletten uyandım” diyenlerden biri de niye biz olmayalım?…

Ne güzel der Bediüzzaman: “… Kur’ân’da öyle bir göz vardır ki, o göz bütün kâinatı zâhir ve bâtını ile vâzıh, göz önünde bir sahife gibi görür, istediği gibi çevirir, istediği bir tarzda o sahifenin mânâları söyler.” (Sözler, 385) “Ve yine Kur’ân’ın içinde öyle bir göz var ki, bütün kâinatı görür, ihâta eder ve bir kitabın sahifeleri gibi kâinatı göz önünde tutar, tabakatını ve âlemlerini beyan eder. Bir saatin san’atkârı nasıl saatini çevirir, açar, gösterir, tarif eder. Kur’ân dahi elinde kâinatı tutmuş, öyle yapıyor.” (Mektubat, 188)

İnsanın doğruyu ve hidayeti bulması nimet olduğu gibi, onda devam edebilmesi de büyük bir nimettir. Çünkü insan kalbi daima değişebilmektedir. Kalbimizin haktan sapmaması için Peygamber Efendimiz’in (asm) şu duâlarına biz de gönülden âmin diyelim:

“Ey kalplere sebat veren Allah’ım, kalplerimizi dinin üzere sabit kıl.” (İbn-i Mâce)

“Ey kalpleri çeviren Allah’ım, kalbimi dinin üzere sabit kıl.” (Tirmizî)

“Allah’ım! Kalbimi nurlandır, gözümü nurlandır, kulağımı nurlandır, sağımı nurlandır, solumu nurlandır, üstümü nurlandır, altımı nurlandır, önümü nurlandır, arkamı nurlandır. Nurumu azîm kıl.” (Buhârî) 

Selim GÜNDÜZALP

Ölüm gelip çatmadan...

Ölüm gelip çatmadan önce insan yapacağını yapmalı. Çünkü o anki pişmanlığın hiçbir faydası olmaz. Firavun da Kızıldeniz’de boğulurken, “Ben de Musa ve Harun’un Rabbine iman ettim” demişti, ama son anda dile getirdiği bu imanı onu kurtarmaya yetmemişti. Dünyanın binbir türlü imkânlarına sahip olduğu halde, daha önceden yapmamışsa, ölüm gelip çattığında kulluk, hayır ve hasenat yapmayı ne kadar başarabilir insan? Ölümün her an gelecekmişcesine gizi tutulmasındaki sır her an ölecekmişcesine hazırlıklı bulunmak için değil midir?

Rebi’ bin Haysum evinde kazdığı bir mezarda zaman zaman yaptığı nefsî muhasebede bunu gerçekleştirmeye çalışırmış. Kalbinde bir katılık hissettiğinde hemen içerisine girip bir süre yattığı bu mezarla nefsini terbiye edermiş.

Gerçekten ölmüş, kabre girmiş gibi sorgularmış nefsini Rebi’ bin Haysum. “Ya Rabbi, beni bir daha dünyaya geri gönder. Umulur ki terk ve ihmal ettiğim hususlarda salih amel işlerim” meâlindeki âyet-i kerîmeyi okur, sonra da nefsine, “Ey Rebi’! İşte döndün. Haydi artık amel et” diye seslenirmiş.1

Rebi’ bin Haysum’un nefsiyle yaptığı bu söyleşi, görevinde tembellik ve gevşeklik gösteren nefsi susturan önemli bir hakikat değil midir?

İnsanın aslî görevi kulluk. Yani Allah’ın emirleri çerçevesinde kulluk sergilemekle mükellef kul. Her şey bu hedefe yardımcı olacak. Hiçbir şey Allah’a kulluktan uzaklaştırmayacak insanı. Kur’ân inanan kimsenin bu önemli özelliğini şu âyetiyle dile getirir: “Onlar öyle kimselerdir ki, ne bir ticaret, ne bir alış veriş, Allah’ı anmaktan, namazlarını dos doğru kılmaktan ve zekâtlarını vermekten onları alıkoymaz. Onlar, kalblerin ve gözlerin dehşetten dönüvereceği bir günden korkarlar.”2

Demek mü’mini hiçbir şey aslî görevinden koparamayacak. Kur’ân bu noktada da bizleri uyararak, “Ey îmân edenler! Mallarınız ve evlâtlarınız sizi Allah’ın zikrinden alıkoymasın. Kim bunu yaparsa, işte onlar hüsrâna düşenlerin tâ kendisidir” buyurur ve Rebi bin Haysum’un nefis muhasebesinde dile getirdiği şu dersi verir: “Sizden birine ölüm gelip de “Ey Rabbim, ne olurdu bana biraz daha mühlet verseydin de malımın sadakasını verip sâlihlerden olsaydım” demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden bağışta bulunun. Eceli geldiğinde hiç kimsenin ölümünü Allah geri bırakacak değildir. Bütün yaptıklarınızdan Allah hakkıyla haberdardır.”3

Şaban DÖĞEN

Dipnotlar:

1. İhyau Ulûmi’d-Din Tercemesi, 10: 398- 405.
2. Nur Sûresi: 37.
3. Münafikûn Sûresi: 9-11.

02 Aralık

...Rahman’ın Kuddüs ismi şerifine sarılmadıkça, kâinatta cereyan eden tecellilerini akıl ve kalple emmedikçe nasıl temizlenebiliriz? Kâinat büyüklüğünde soru, sonsuzluğa netice verecek cevap bekliyor...

Kuddüs Penceresi

HAYATA, HADİSELERE “Kuddüs” ism-i azamın pencere-i nuriyesinden bakınca kirli nezafetsiz, ufunetli, boğucu kısmı istihale olur, temizlenir, erir gider… Bakmayınca; oda kirlendiği gibi denizler kirlenir, dağlar lâşe ile dolar, feza mezara dönüşür; hadiseler iç karatır, gündemler korku üzerine döner, günler yokluğa kayar…

“Bir insan bir ay yıkanmazsa ve küçük odasını süpürmezse çok kirlenir, pislenir. Demek bu saray-ı âlemdeki paklık, safilik, nuranilik, temizlik; mütemadiyen hikmetli bir tanziften, bir dikkatli tathirden ileriye geliyor. Ve eğer o daimi tathir ve süpürmek ve dikkat ile bakmak olmasaydı, bir senede bütün hayvanların yüz bin milletleri arzın yüzünde boğulacaklardı. ( Otuzuncu Lem’a, Birinci Nükte)”

 

Tertemiz bir üslup, ak pak anlatımla, tahir bir bakışla yazılmış “Kuddüs” ismini anlatan ilgili bölüm bütünlüğü içinde okunduğunda akılda, kalpte, latifelerde nurani pencereler açıldığı görülecek, dış temizlik kadar iç temizliğin önemli olduğu, gündemler de o bütünlük içinde bakılmadığında hep kirli ve eksik olduğu fark edilecektir… Dünyayı kusmuğu ile kirleten dünyevilerin dünyevi savaşını hiç merak edip bakmayan Bediüzzaman’ın nurani zihni daha bir anlaşılır oluyor bu pencereden bakıldığında…

Temiz olan kirlerden uzak durur; gıybet edilen yere yaklaşmaz, zan zulmüne bulaşmaz, hades edilen yerden uzaklaşır, menfaat düşkünlerine mesafelidir… Kuddüs’e tevekkül eden başkalarından medet umma kirliliğine düşmez…

Çevreye bir çöp atmadığı gibi yol kenarındaki dikenli teli kenara atar; kurduğu fabrikayla toprağa, suya kirletmediği gibi kirletenlerle de mücadele eder; gıybet pisliğine bulaşmadığı gibi boş konuşma kirliliğine de düşmez… Kelimeleri kirletmez; ya hayır konuşur, ya da susar… İman suyundan kana kana içtikçe içi temizlenir; şüpheler, vesveseler, endişeler uzak olur, bindiği tevekkül gemisiyle temiz denizlerde tenezzühle gezer… Kuddüs’e ayine olmak başka nasıl olabilir ki?

Gökyüzü nuraniyeti, yeryüzü temizliğini “Kuddüs” ismiyle tefekkür edenin kalbi temiz olur, zihni nurani; davranışları günahtan uzak, bakışları harama yaklaşmaz, konuşmaları kirlenmez…

Her yönden, her koldan saldıran günah kirliliğine, şüphe bombardımanına, vesvese saldırılarına, uyutucu uyuşturucu zevk kuşatmalarına nasıl mukavemet edilir? “Kuddüs” ismi diğer esma ile beraber okunduğunda - kâinat yüzünde, hayat akışında, hadise dalgalanmalarında – ancak mukavemet edilir…

Aklı, kalbi, latifeleri “Kudüs” ismi ile şüphe ve günahlardan her sabahta ve akşamda temizlemedikçe dünyevilerin deni işlerine, gündem bombardımanlarına takılmamak, alet olmamak elde değil…

Bahsin son cümlesi ve haşiyesi müdakkikane okunursa yeni çağrışımlarla farklı hikmet sahifeleri açabilir…

Rahman’ın Kuddüs ismi şerifine sarılmadıkça, kâinatta cereyan eden tecellilerini akıl ve kalple emmedikçe nasıl temizlenebiliriz? Kâinat büyüklüğünde soru, sonsuzluğa netice verecek cevap bekliyor.

Hüseyin EREN

26 Kasım

“Allahu Ekber! Allahu Ekber! La ilahe illallahu vallahu ekber! Allahu Ekber ve lillahil hamd!”...Mübarek Kurban Bayramanızı Ruh-u canımızla tebrik ederiz...

İBRAHİMİ YOL, İBRAHİMİ DURUŞ

Cenab-ı Allah (cc):
Kimini düşmanla
Kimini hastalıkla,
Kimini fakirlikle,
Kimini zenginlikle,
Kimini evladıyla,
Kimini eşiyle,
Kimini çeşitli bela ve musibetlerle,
Kimini de mevki ve makam ile imtihan eder.
Bunlardan biri de Hz. İbrahim (a.s)’in ders ve ibretlerle dolu imtihanıdır.

Hz. İbrahim (a.s) denilince, “la ilahe illallah”a davet eden bir tevhid mücadelesi gelir aklımıza. Anlayışları körelmiş, kalpleri taşlaşmış Nemrut ve kavmine karşı iman mücadelesi gelir aklımıza: “…Ey kavmim! Ben sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Çünkü ben yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah’a çevirdim ve ben O’na ortak koşanlardan değilim.” (En’am: 78-79)

Hz. İbrahim (a.s) denilince, tuğyana başkaldırı gelir aklımıza. İlahlık davasında bulunan zorba Nemrut’a: “… Benim Rabbim güneşi doğudan getiriyor. Haydi, gücün yeterse sen de batıdan getir...”(Bakara: 258) meydan okuyuşuna karşı Nemrut’un afallayıp kalması gelir aklımıza.

Hz. İbrahim (a.s) denilince, tefekkür gelir aklımıza. Sönenlerin, batıp yok olanların ilah olamayacağı gelir.

Hz. İbrahim (a.s) denilince, put kıran İbrahim gelir aklımıza. Baltasını omuzlayıp hiçbir fayda ve zarar vermeyen putları paramparça etmesi gelir aklımıza: “Sonra İbrahim onları paramparça etti. Sadece onların büyüğünü bıraktı. Belki ona müracaat ederler diye.” (Enbiya: 58)

Hz. İbrahim (a.s) denilince, tevekkül gelir aklımıza. Dağlar büyüklüğünde hazırlanan ateşe atıldığında Cibril-i Emin’in: “Ey İbrahim! Bir hacetin var mı?” imdat girişimine; “Allah bana yeter. O, ne güzel vekildir. O, benim halimi görüyor ve biliyor.” Cevabı gelir aklımıza. Dost, dostu yardımsız bırakır mıydı hiç? Dost dostu unutur muydu hiç? Ve ardından bu tevekkülün mükâfatı olarak Rabbimizin: “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selametli ol, dedik. Böylece ona bir tuzak kurmak istediler, fakat biz onları daha çok hüsrana uğrayanlardan kıldık” (Enbiya: 69-70) fermanı gelir aklımıza.

Hz. İbrahim (a.s) denilince, hicret gelir aklımıza. İmansızlık ateşinin kalpleri nasıl taşlaştırdığı, gözleri nasıl körleştirdiği, kulakları nasıl sağırlaştırdığı hakikati çıkar karşımıza. Bunca delil ve mucizeye rağmen putperestliklerine devam eden o azgın kavme karşı, Hz. İbrahim (a.s)’in: “Ben Rabbime hicret ediyorum. O, bana doğru yolu gösterecektir” (Saffat: 99) sözü gelir aklımıza.
 
Birçok peygamberin, salih insanların, davetçilerin hayatlarında var ola gelen hicret… Ve bu yoluculukta:

İnsi ve cinni şeytanlardan, Cenab-ı Allah’a,
Halkı zalim olan bir beldeden, halkı yardımcı olan bir beldeye,
Küfür ve şirkten, iman ve İslam’a,
Dünyadan, ukbaya hicreti gelir aklımıza…

Hz. İbrahim (a.s) denilince, itaat gelir aklımıza. Issız ve çorak bir vadide oğlu İsmail ile yalnız kalan Hacer’in yürek vuruşları gelir aklımıza: “Ey İbrahim! Ne görüşecek kimsenin ne de hayat eserinin bulunduğu bir vadide bizi bırakıp nereye gidiyorsun? Bunu, sana Allah mı emretti? Emir Allah’tan ise, Allah bize yeter” sadakati gelir aklımıza.

Ve sonra Hacer’in çaresizlik ve telaş içinde Safa ile Merve tepeleri arasında koşuşturması, bunun akabinde Cenab-ı Allah’ın bir ikramı olarak zemzem’in fokur fokur fışkırması gelir aklımıza.

Hz. İbrahim (a.s) denilince, adanış gelir aklımıza. Bir babanın evladıyla, bir evladın canıyla imtihan olması gelir aklımıza. Veren Allah (cc), emanetini geri istiyor. Vermek elde mi? Bu icabette, Hz. İbrahim (a.s)’in: “Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum, bir düşün ne dersin?” sualine, İsmail’in: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulursun” cevabı gelir aklımıza.

Hz. İbrahim (a.s) denilince, kararlılık gelir aklımıza. Şeytanın: “Vallahi, rüyanda şeytanın sana gelip oğlunu boğazlaman için emirde bulunduğunu görüyorum.” Hile ve tuzağına karşı, Hz. İbrahim (a.s)’in: “Ey Allah düşmanı! Benden uzak dur. Vallahi Rabbimin emrettiği şeyi yapacağım” kararlılığıyla şeytanı büyük bir hışımla taşlaması gelir aklımıza.

Hz. İbrahim (a.s) denilince, teslimiyet gelir aklımıza. En değerli varlığını sunmak için bıçak İsmail’in boğazında gidip gelirken: “Ey İbrahim! Rüyanı doğruladın” nidası ile İsmail’e bedel, cennetten kurbanlık bir koçun gönderilişi gelir aklımıza. Ve ardından bu rahmete karşılık Hz. İbrahim (a.s)’in; “Allahu Ekber! Allahu Ekber! La ilahe illallahu vallahu ekber! Allahu Ekber ve lillahil hamd!” tekbir ve tahmidleri gelir aklımıza.

Hz. İbrahim (a.s) denilince, Kâbe ve Hacc gelir aklımıza: “Ey insanlar! Allah u Teâlâ size Haccı farz kıldı. Rabbinizin davetine icabet edin!” çağrısına, insanların “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk” telbiyeleri gelir aklımıza.

Ve sonra kıyam merkezinde ayrı dil ve renkteki insanların bembeyaz ihramlara bürünmüş olarak dua ve niyazda bulundukları; ırk, dil ve renk farklarını bir yana atarak İslam birliği içerisinde hep beraber Allah (cc) için yaptıkları Hacc ibadetleri gelir aklımıza.

Hz. İbrahim (a.s) denilince, Halilullah gelir aklımıza. Allah (cc)’ın dost edindiği hilm, sahibi hanif İbrahim gelir aklımıza.

Ve Hz. İbrahim (a.s) denilince, dua gelir aklımıza. Kalpten dudağa, dudaktan avuca, avuçtan göğe yükselen dua: “Rabbimiz! Bizi, sana teslim olan kimseler eyle ve neslimizden sana teslim olan bir ümmet (çıkar)! Bize, (razı olacağın Hacc, kurban gibi) kulluk usullerimizi göster ve tevbelerimizi kabul buyur. Şüphesiz ki Tevvab, Rahim ancak Sensin!” (Bakara: 128)

İşte tevhid ile arındırılmış, tevekkül ile süslenmiş, teslimiyet ile bezenmiş, takva ile taçlandırılmış bu İbrahimi yol ve İbrahimi duruş kıyamete dek tüm Müminlere örnek ve önder olacak İnşaallah.

Bu vesileyle, İbrahimce tevekkül, İsmailce teslimiyet şuuruyla önümüzdeki kurban bayramınızı tebrik eder, İslam ümmetine hayır ve bereketler getirmesini dileriz.

Hasan Kutulman

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Ruh u canımızla mübarek bayramınızı tebrik ediyoruz. İnşâallah âlem-i İslâm’ın da büyük bir bayramına yetişirsiniz. Cemahir-i Müttefika-i İslâmiye’nin kudsî kanun-u esasiyelerinin menbaı olan Kur’an-ı Hakîm, istikbale tam hâkim olup beşeriyete tam bir bayramı getireceğine çok emareler var...

Kurban Bayramımız mübarek olsun hayırlara vesile olur inşallah baki selam ve dua ile  dostlarım

 

Hammadesi makbul fakat adresini yitirmiş birini gördüğünde,'bundan ne güzel müslüman olur' demeli ve tüm yüreğinle hidayeti için dua etmelisin...

                            
 

 çok değerli gönül dostlarım konuk defterimiz bir süre kapalı olacak,blog yazılarını ve listeleri okumak adına hemde o güzelim yazıların kıymetinin anlaşılması istifade edilmesi adına bir süre kapalı kalması daha iyi olur kanaatindeyim.ve yorum eklemek sadece konuk defterine eklemekle de sınırlı değil,blog yazılarını okuyup onlar hakkında ekleyeceğiniz bir iki satır yazı bile o resimli yorumlardan çok daha makbuldür...ve dostlar her zaman aklınızda bulunsun dünya ahirzamanı yaşıyor siz siz olun bencilleşmeyin ne yaparsanız beklentisiz yapmaya Allah rızası için yapmaya gayret edin ve ahdinize ahidlerinize vefa edin...hoşça bakın zatlarınıza baki selamlar sevgiler dua ile...aciz ahmed

Rabbimiz buyuruyor:

"Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa, gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz." (Hucurat Suresi, 6) 

Lütfen bekleyin...
Girdiğiniz yorum çok uzun. Lütfen kısaltın.
Hiçbir şey girmediniz. Lütfen yeniden deneyin.
Üzgünüz, şu anda yorumunuzu ekleyemiyoruz. Lütfen daha sonra yeniden deneyin.
Yorum eklemek için ebeveyninizden izin almanız gerekiyor. İzin isteyin
Ebeveyniniz yorumları devre dışı bıraktı.
Üzgünüz, şu anda yorumunuzu silemiyoruz. Lütfen daha sonra yeniden deneyin.
Bir günde bırakılabilecek yorum sayısı üst sınırını aştınız. Lütfen 24 saat içinde yeniden deneyin.
Sistemlerimiz diğer kullanıcılara istenmeyen posta gönderiyor olabileceğinizi bildirdiğinden hesabınızdan yorum yazma özelliği kaldırıldı. Hesabınızın devre dışı bırakılmasının yanlış olduğunu düşünüyorsanız, lütfen Windows Live desteğine başvurun.
Yorum bırakmayı bitirmek için aşağıdaki güvenlik denetimini tamamlayın.
Güvenlik denetiminde yazdığınız karakterler, resimdeki veya sesteki karakterlerle eşleşmelidir.
ahmed akyazan:

Hicret etmek zordur; ama cennet de ucuz değil!

 
 
Hicret, göç etmektir. Maddî göç bellidir. Bir şehirden diğer bir şehre gitmek gibi...

Manevî göç teferruatlıdır. Bir Müslüman, bulunduğu beldede veya şartlar içinde dinini yaşayamıyorsa, o Müslüman dinini yaşayacağı bir beldeye gidebilir.

Bulunduğumuz odada televizyon varsa ve odada bulunanlar istemediğimiz bir programı izliyorlarsa, o odadan diğer bir odaya geçmek HİCRETTİR.

Akrabalar, arkadaşlar, komşular İslam`a aykırı yaşayışlarını sürdürmek için toplanmışlarsa, onların toplantısına katılmamak HİCRETTİR.

Her gün kahveye gidenler, her gün sohbetlere gitmeye başlarsa bu hal bir HİCRETTİR.

Kötü arkadaştan ayrılıp, âlimleri ziyarete gitmek HİCRETTİR.

Buyrulmuş ki "Bir dağın hareket ettiğini duyarsanız inanın; bir insanın huyunun değiştiğini duyarsanız inanmayın." Huylar değiştirilmez ama yönü değiştirilir. Huylara yön vermek, yönünü değiştirmek HİCRETTİR.

Bedenimizi bir yerden bir yere taşıma yerine, huyumuzu, âdetimizi, örfümüzü bir yerden bir yere taşıyalım.

Peygamberimiz`in ve O`nunla beraber hicret eden sahabenin bu hareketi, bütün Müslümanlara örnektir.

Bulunduğunuz işyerinde İslamiyet`i yaşayamıyorsanız, işinizi değiştirin.

Oturduğunuz muhit iyi değilse, evinizi değiştirin. Yaşayış tarzınızdan siz ve yakınlarınız memnun değilse, yaşayış tarzınızı değiştirin. Bu değişiklikler, dünyanızı cennet eder.

Alak Sûresi "oku" diye başlar. Nasıl okuyacağımızı da hemen açıklar: "Oku, seni yaratan Rabbinin adıyla..."

Ne okursak okuyalım, Allah adına okumak lazım. Allah`ın yarattıklarını öğrenmek için okumak, dalaletten hakka HİCRETTİR.

Bir hanım tesettürün şartlarına riayet etmiyorsa, karar verip tesettürün şartlarını tam yerine getirmesi HİCRETTİR.

Çocuğumuza Kur`an öğretmeye başlamak bir HİCRETTİR.

Kısacası insanın kendi hayatında yaptığı iyiliklere doğru hareketlerin bütünü HİCRETTİR.

Hicret zordur; fakat cennet de ucuz değildir.

Allah, türlü işkencelere maruz kalan Peygamber`ine ve Müslümanlara, "hicret edin" diyor. "O işkencenin içinde kalın, sabredin" demiyor. Bu ayetten, olaydan bizim almamız gereken ders şudur: "Müslüman bile bile zarara giremez, haramdır!"

Haline bak...

Olumsuz bir durum varsa, olumlu hale geçmeye çalış. İşte hicret budur.

"Yer çalışsın, gök çalışsın, sen sıkılmazsan otur!

Bunların hakkında bilmem bir bahanen var mı? Dur!

Mâsivâ bir şey midir, boş durmuyor Hâlık bile,

Bak tecelli eyliyor bin şe`n-i günâgûn ile.

Ey bütün dünya ve mâfihâ ayaktayken, yatan!

Leş misin, davranmıyorsun? Bari Allah`tan utan!"

Mehmed Akif Ersoy

HEKİMOĞLU İSMAİL
Hicri 1431. Yeni hicri yılınızı tebrik eder hayırlara vesile olmasını Yüce Rabbimden niyaz ederim baki selam ve dua ile Gönül dostlarım hayırlı cumalar
2 gün önce
ahmed akyazan:
 

“Nuh Rabbine şöyle yalvardı: Rabbim ben bittim, yardımıma sen yet! Bunun üzerine biz de göğün kapılarını ardına kadar açıp (denizi) boca ettik!” (54:10-11) İnsan ne ki? İnsan biter. Gerçekten bitmek ve “Bittim” demek kusur değil, bilakis meziyet. Bir hak ediş. “Bittim” demeyi hak edecek kadar koşan, soluğu tükenene kadar durmayan, varını yoğunu ortaya koyup “İşte, hepsi bu!” diyen kaç fani var şu dar-ı dünyada? Peygamberler onların başında geliyor. Hz. Nuh da onlardan biri. Allah’ın bu yüce nebisi bitmiş belli ki.

Onun davet süresi konusunda Kur’an istisnai bir üslup sergiliyor. Bu sadece ona has bir durum. Kur’an tam ifadesiyle “Elli eksiğiyle bin yıl” diyor. Bendeniz bu “elli eksiğiyle bin yıl” ibaresinin, nümerik anlamıyla sınırlı olmadığını düşünenlerdenim. Zira Kur’an başka yerlerde de kullanır “bin yıl” ifadesini. Mesela Yahudileşen İsrailoğulları’nın dünyada yaşama tutkusunu anlatırken “İster ki bin yıl yaşasın” der. Elbet bu bir mecaz. “Bin yıl yaşamak” dilimizde de kullanılır. “Elli eksiğiyle bin yıl” ibaresi bu çerçevede düşünüldüğünde, “Çok küçük bir bölümü hariç, bir insanın tasavvur edebileceği en uzun ömrün hemen tamamını davet yolunda harcadı” gibi bir açılıma tekabül eder.

İşte böyle. Bir ömrü iman yoluna adamak ve en sonunda “Bittim ya Rabbi!” demek.

Bu kıssanın muhatabına yaptığı çağrı açık: “Kendi çağının Nuh’u ol! Eğer buna adaysan, bitene kadar koş! Bittiğin yerde ‘bittim’ de!..”








Denizde gemi yapmak neyse ne de, karada gemi yapmak zor zenaat. Herkes bir tarafından kılçık atar. Dalga geçenler, dudak bükenler, bıyık altından alaycı tebessümleriyle kendilerini tatmin edenler, haline bakmayıp acıyanlar, üşütük hareketi yapanlar… Hangi birine laf yetiştireceksin? Hz. Nuh etrafın alaycı bakışlarına işte bu yüzden maruz kalmıştı. “Rasyonel” olmayan hizmetlerin altına girmek, bir tür karada gemi yapmaya talip olmaktır. Herkes kuruşuna kadar hesaplı davranırken “hasbi” davranmak, karada gemi yapmaktır. Herkes dalgasına bakarken, dalgalarda batanların imdadına yetişmek için nöbet tutmak, karada gemi yapmaktır. Çivisi çıkmış, ipten kazıktan halas olmuş ihtiyar dünyanın çivisini çakmak, ipe kazığa bağlamak için uykusunu yitirmek, karada gemi yapmaktır. 40′tan bir çıkınca 39 kalır diyenlere inat, “iman matematiğine” dayanarak, 40′tan bir çıkınca 400 kalır diye inanmak, karada gemi yapmaktır. “Kıl beşini, gör işini, al maaşını” fiyakasına tav olmayıp, “kul olmak kesmez, dost olmak lazım” diyerek insan yükü yüklenmek, karada gemi yapmaktır.

Böyle bir gemi görürseniz, koşun, bir çivi de siz çakın bu gemiye. Sizin de bir katkınız bulunsun. Bakarsınız lazım olur. Kenan’ınızı gemiye çağıracak yüzünüz olur. Olsun, o gelmeyip boğulmayı tercih edebilir. Ama siz yine de tedarikli olun.

Neden mi?

Nedeni belli: Tuğyan olan yerde tufan olur. Buna inanın. Yasa bu. Hep böyle olmuş, bundan sonra da böyle olacak. Sonra bu bir “kara haber” değil. Öyleyse bile bu, tuğyan sahipleri için felakettir. “Bittim” diyecek kadar koşanların tufandan korkmalarına gerek yok. Çünkü tufan, onlar için felaket değil, nimettir.

Karada gemi yapanlara, “İyi de, hani bunun denizi?” diyenler çıkar. Onlara söyleyecek söz belli: “Sen gemini yap, vakti geldiğinde deniz ayağına gelir”. Öyle ya, “Rabbim isterse sular büklüm büklüm burulur” diyen şairin dediği de bu değil miydi? “Bunun üzerine Biz de göğün kapılarını ardına kadar açıp (denizi) boca ettik” diyen ayet işte bunun ifadesi. Göklerin kapılarını kimin tuttuğunu bilen, kime dua ettiğini de biliyor demektir. “Ben bittim, sen yet ya Rabbi!” diyen, karada yaptığı gemisini tamamlamışsa, denizi hak ediyor demektir.

“Bu millet size dinin ölüsünü öptürmez” diye yazmış, öyle çıkmıştım yola. Orta Anadolu’nun bu şirin ilinin kapalı spor salonunu zemin de dahil hınca hınç dolduran o İmam-Hatib neslini ve onlara gönül veren halkı görünce, buna bir kez daha kani oldum.

“Şubat soğuğu” yalancı bahara kanıp erken çiçek açan ağaçlara zarar vermiş olabilir. Fakat “güz ekini” soğuktan zarar görmez. Karların üzerinde uğuldayan rüzgarların ayazı ilikleri dondursa da, güz ekini karın altında büyümeyi sürdürür. Herkes “dondu, öldü, bitti” derken, kış bitip karlar kalktığında, “güz ekini” canlılığı ve tazeliği temsil eden göz alıcı görkemli yeşilliğiyle arz-ı endam eder.

Bu satırları bana salonlar ve kalabalıklar değil, kadın ve erkek yiğitlerin şahit olduğum aşk ve sancıları yazdırdı. Vitrinlere bakmadım, bakmam da. Mahut süreçte görüldüğü gibi, bir taşlık canı var onların. Baktığım yer gözler ve onların açıldığı gönüllerdi. Oralara, oralardan baktım ve gördüm ki, “Bir âh ile bu âlemi vîran ederim ben” diyen yiğitler hâlâ yaşıyor.

Bir de şunu gördüm: Yatanlar umutsuz, koşanlar umutluydu.

 
BAKİ SELAM VE DUA İLE HAYIRLI CUMALAR GÖNÜL DOSTLARIM
3 Ara.
ahmed akyazan:

Kelebeğin gözyaşı


Yeni bir bin yılın içinde, yeni bir misyon üstlenerek dünyaya iz bırakmak ve asra şekil vermek gibi bir hedefin şerefiyle onurlanmak ister misin?

Dünya küçüldü… Hedef büyüdü. Hedef güzel, hoş ve lâtif… Hedef; güzellikleri bütün insanlığa, seven bir kalb, gülen bir yüzle sunmak… Bu sunuş kalb tepsisinde, hoşgörü eliyle olursa hiç kimsenin reddetmeye gücü yetmez. Sen hiç bir gülün, bir şekerin asık surat, kin dolu bir kalble sunulduğunu gördün mü? Aldığın nefesi, attığın adımı, “Bir” görenin olduğunu biliyor, inanıyorduk… Şimdi binlerce gizli göz, meraklı kulak seni görüyor, takip ediyor ve her hareketini kaydediyor.

Belki yarın, bilmem kaç sene önce söylediğin bir sözü, yaptığın bir hareketi, fezanın derinliklerinden milyarlarca sesin içinden ayırıp çıkaracak ve bir CD içinde sana hediye edecekler… Belki en yakınlarının bilgilerine sunacaklar… Hem “Bir” görenden, hem de CD’deki hareketleri seyreden ve dinleyen yakınlarının yanında yüzünün kızarmayacağı bir hayat sürmek zorundasın…

Bu kurucusu eşsiz ve tek olduğu için mükemmellerin mükemmeli düzende, kirpiğinin çıkardığı sesin bile kaybolmadığını biliyor musun?.. Artık şeffafsın… İç organların bile MR’ın maharetiyle camlaşırken, beyin dalgaların EEG’lerle çözülürken, tarihin sahnesindeki son başrolünü, bir kere daha sana, ceddine ve inancına yakışır bir şekilde oyna…

Kelebek gibi ol… Konduğun zambak, öptüğün gül, kokladığın menekşe senden incinmesin. Kanatlarında güzellik tohumları götürdüğünü, bu güzellik tohumlarının hayat bulmuş hâlinin sen olduğunu anlatabilirsen, problemi çözmüş olursun. Ne kan dök, ne kanını dök… Senden beklenen ter ve gözyaşı… Ter; gönül verdiğin sevdanın uğrunda zihnî ve bedenî her türlü gayret, fedakârlık ve samimiyet… Gözyaşı ise sevgisinden, hoşgörüsünden, merhamet ve şefkatinden yumuşamış bir gönlün aşk deyince, sevgili deyince, gözlere “yaş dök!” emrini vermesine gerek kalmadan yanaklarından aşağı düşen, bir damlası güneşi söndürecek kadar tesirli hazine…

Okyanusta intihar eden bir balinanın, Afrika’da aç ölen bir çocuğun sorumluluğunu omuzlarında hisseden bir insan olmak ne kadar güzel. Ne güzel, bir eroinman gencin hâlini lânetlemeden, anne ve babasının çektiği acıyı yüreğinde hissetmek; kendini o anne ve babanın yerine koyarak kollarını açabilmek, sevip sarabilmek… Ne güzel kendi çaresizliğine ağlayabildiği gibi, başkalarının çaresizliğine de ağlayabilmek ve sevinciyle neşelenmek…

Kelebek; bunca yük senin omuzlarında… Oysa ki, ömrün bir mevsimlik bile değil. Ter dökeceksin kelebek… Islanacak kanatlarındaki bin bir renk, bin bir desen, bin bir inci… Ağlayacaksın kelebek… Göz yaşların güzelliklerin destanını yazacak…

Ve sen kelebek! Senin gibi düşünmeyeni, senin gibi inanmayanı da hoş görecek ve gönül gülünü ona verecek, hoşgörü pınarının suyunu gönlüne akıtacaksın. Gönlün geniş, ufkun açık, gayen güzel, hedefin doğru…

Ve sen Kelebek, inandığın kadar güçlüsün…

A. Mahir Pekşen

Kurban Bayramınız mübarek olsun baki selam sevgi ve dua ile Gönül dostlarım

25 Kas.
ahmed akyazan:

http://img2.blogcu.com/images/e/m/r/emrahesss/mevlana1600x12002600x45em3.jpg

Bir gün...
Belki de dünyayı en çok sevdiğimiz bir gün...
"Sonsuz bir davet" alacağız. 
Kalbimiz yanımızda...
Kalıp adına ne varsa... burada bırakıp gideceğiz. 
 
O zaman şunu diyeceğiz kim bilir:  "Şöyle keyifli keyifli kaç nefes alabildim? Ne de geçici imiş dünya! Böyle birdenbire mi bitecekti her şey? 'Hızlının hızlısı bir yer'in adı mıymış o geçici hayat?"
 
Bir ağaç dikip gitmişsek eğer, belki de gölge olacak orda. Ağacın meyveleri gelecek belki de önümüze. Bir çocuğun tebessümünü çoğaltmışsak, koşup gelecek çocuk yanımıza: 'İşte bu amca/teyze elime bir şeyler tutuşturmuştu.' diyecek. Okuduğumuz ne kadar hoş cümle varsa hepsi hece hece "ışık" olacak mı; olur! Düşer önümüze, aydınlatır yolumuzu.

Bir kirazı yerken, şöyle kulpundan tutup, bir çamurun nasıl olup da kiraza dönüştü(rüldü)ğünü düşünmüşsek... Hoşuna gidecek Sanatkârlar Sanatkârı'nın...  "hoş geldin"ini duyacaksınız. Çamuru kiraz, elma, karpuz, portakal ve saire yapanı göreceksiniz. 
 
Bir bardak su verene teşekkür insanlığımızı küçültür mü? Olmaz der içiniz dışınız, olmaz! Suyu taşların, toprakların arasından çıkarıp gönderene teşekkür de... insanı insan yapar, işte! 
 
Baki: 
"Minnet Hüda'ya devlet-i dünya fena bulur; 
Baki kalır sahife-i âlemde adımız." der. Der ve minnetin adresini verir. 
 
Dünya Devleti'ni bırakıp bırakın gidenler bıraktıklarını kime bıraktı! Bütün "yığdıklarımız" burada kalmıyor mu? Taştı, topraktı, altındı, evdi, yalıydı, halıydı... Hepsi, hepsi O'na bırakılmıyor mu? Onun ihtiyacı yok ki ama... En büyük vâris O demek ki. 
 
Şu, Ahmet'ten Mehmet'e; ondan ötekine de... Daha sonra?
Daha sonrası gerçek Vâris'e... 
Öyle ya... Kimin malını kime bırakıyorsun? Bizimkisi sözde vârislik. Bu geçici vârisliğimizin aynasında/n gerçek Vârisi görmek aslolan. 
Başka ne ki?
 
Öyle; aldanmamıza, üzülmemize gerek kalmıyor o zaman. Nerede benim mülküm, nerede samur kürküm diye hayıflanmanın gereği var mı?

Ara sıra müsekkine ihtiyacımız var. Hapishane gibi mesela. Gidip oralara hürriyetin ne olduğunu anlamak için. 
Hastaneye bir de... 'Oh, sağlığım yerinde!' diye.... Aynada kendinize bakıp bakıp: Ne zenginmişim!' demek için. Hoşluğun, nefes almanın, ayağımızın yere bastığının daha nelerin farkında olmak için. 

Sonra? Sonrasını anlatmak o kadar kolay değil. Kolay değil 'lezzetleri acılaştırıp tahrip edeni/ölümü' günde defalarca düşünmek. Düşünmek ve arada bir "Ölüler Ülkesi"ne gidip gelmek. Onlar da nice şeyleri ve kimilerini bırakıp gitti. 
 
Biz de bırakıp gideceğiz. 

Gözümüz arkada niye kalsın! 
Vârislerin Vâris'ine bırakıp gideceğiz. 
Endişemiz, korkumuz... cehaletimizdendir. 


Ali Hakkoymaz 
selam ve dua ile hayırlı cumalar gönül dostlarımKırmızı gül

20 Kas.
ahmed akyazan:

 
Ayağım dolanır, Yolumu keser sebebler
Emrini bekler zerreler, Zorumu kolay eyle
~
Yüreğim darlanır, Uçurumum olur ayrılıklar
Emrini bekler uzaklar, Uzaklarımı yakın eyle
~
Önemsediklerim senin yanındadır
Vazgeçemediklerime sen yetersin
Aczime kudretinle yetişirsin
Sen bana kafisin
~
Kâfi olan Rabbi unutmadan yaşayanlara selam ile hayırlı cumalar gönül dostlarım
12 Kas.